23 Aralık 2010 Perşembe

die unterschiede...

Kış ayları, yılın kendi hayatımı film gibi gördüğüm, üstüne bir de o filmi çektiğimi hissettiğim zamanlarına denk gelmektedir, ya da tam tersi de olabilir aslında.

Öyle bir film ki, sadece bana hitap ediyor; bana, tam da böyle hitap ediyor.

Sahneler belli, fon müzikleri belli, senaryo belli... Oyunculuk yeteneğim konusunda denecek hiçbir şey yok. Diğer oyuncular da rollerinde oldukça ustalar.

Sonra rüyalarım var bir de, ne idüğü belirsiz rüyalarım; uyandıktan sonra asla hatırlamadığım, ama günün alakasız bir zamanında aniden aklıma düşen; bu akla düşme sonucunda hatırladığım parçalarını bazen aklımda tutabildiğim, bazen tutamadığım rüyalar.

İlköğretim okulum, servisten inince kullandığımız bahçe kapısı. Kare taşlar. İlkokul öğretmenim. Ne alaka, ben de bilmiyorum.

Bugün öyle doldum ki, öyle çok şey yazmak istiyorum ki; ama öyle az şey yazabiliyorum ki.

Anlatmak istediklerimin bir kısmı öyle gülünç ki. Ve ben onlara öyle bir umursamazlıkla inanıyorum ki.

Keşke zihnimdeki o kareleri öylece tutup da buraya ekleyebilme şansım olsaydı. Kendi hislerimle beraber. Belki o zaman siz de benim gibi aptal bir mutluluk duyardınız.

Durumun alakasızlığının farkında olsanız dahi aynı gülünç şey yüzünden mutlu olmaya devam ederdiniz.

Beyniniz bin parçaya bölünürdü belki. Her bir parçasında ayrı şeyler bulur, ayrı parçaları tamamlamaya çalışırdınız.

Bütün parçaları tamamlamanın mümkünsüzlüğü ve mümkünlülüğü üzerine kafa patlatırdınız; aynı anda ikisinin de olabildiğine nasıl inandığınıza bir türlü akıl sır erdiremezdiniz.

Tam o noktada her şeyi bırakır, yeniden o karelere dönerdiniz; üstlerine biraz renk, biraz müzik eklerdiniz. İfadesiz gözlerinizi karşı duvara dikerken, zaten bildiğiniz şeyleri kim bilir kaçıncı defa içinizden tekrarlardınız.

Bir yanınız mutlaka filmlere inanırdı. Filmlerin film olduklarını bile bile, sırf inanmak istediğiniz için inanırdınız. Çevresindeki dünyayı ona uyarlamak için elinizden geleni ardınıza koymazdınız.

Ama gerçek, gerçektir. Film ise film. Gerçekle film bazen aynıdır, bazen farklıdır. Basit denklemler bunlar.

İşte olması gerekenle olan arasındaki fark gibidir bu da. Uzun vadede ne olacağı hakkında pek bir şey söyleyemezsiniz. Temel seviyede oyun teorisiyle de işi kurtaramazsınız.

Yapabileceğiniz tek şey bakmak, düşünmek, dinlemek ve istemektir. Bunlara ek olarak biraz hayal gücü, biraz da yazmak belki de.

Ne kadar huzurlu, değil mi.

the match.

Yes, maybe I haven't found it yet, but at least there actually is a scene that I'm looking for. The colors are apparent in my head, the background music is ready to play, it's already been playing in my head for many many days. However, the actual "vision" does not match the audio. That's what I'm waiting for. The match.

I know I believe. I know I must believe. I know I must believe until there is no "until".

It's a nice December evening.

22 Aralık 2010 Çarşamba

was ist passiert?

Sana ait sandığın, ama aslında hiçbir zaman "senin" olmamış şeyler. Arkadaşlar. Arkadaşlıklar. Tanışıklıklar. Sevgiler. Hatta nefretler.

Böyle hissetmeyi haklı kılacak ve kılmayacak şeyler arasında o kadar ince bir çizgi var ki, gençlik yılları bu silik çizgiyi konumlandırmaya yönelik alıştırmalarla geçiyor.

Doğruyla yanlışı, gerçekle gerçek olmayanı (yalan ya da hayal denebilir buna, duruma göre), olması gereken ile olmuş olanı ayırt etmek...

Canımız yana yana, kendimizi garip, bazen çelişkide hissede hissede öğreniyoruz.

Bir yandan ise topluluğa karışmak, onun bir parçası olmak; onun içinde çözünmek; aynı zamanda farklı da olmak için can atıyoruz. Burada da çelişiyoruz, çelişkili hissediyoruz.

Bazen insanların yüzlerine bakıyorum, yüz ifadelerinden bir şey çıkarmaya çalışıyorum. Bazılarını az çok anlıyorum ama bazılarında olması gereken şeyleri bulamıyorum. Olması gereken şeyin olması gerektiği konusunda bir sıkıntı yok. Ama çıkan sonuç şaşırtıcı. Çünkü, öyle değil işte. Olması gereken, olması beklenen olmuyor.

İşte o noktadan sonra denecek fazla bir söz de kalmıyor zaten. Bütün olay, House gibi  "Everybody lies" diyip, göreceli mantık sınırları dahilinde devam edebilmekte belki de.

18 Aralık 2010 Cumartesi

un jour par semaine, un jour par mois.

Her ne kadar Fransızca bir başlık atmış olsam da, bu aralar İspanyolca şarkılara takmış vaziyetteyim. Taktığım bu şarkıların olduğu liste:
şeklinde uzayıp, gidebilir. Önerilere açık olduğumu da büyük bir zevkle eklemek isterim.


Her ne kadar soğuğa çıktığımda bu düşüncemden baya pişman olsam da, kış aylarını seviyorum. Çınar ağaçlarından düşmüş turuncu, kuru yaprakların yağmurla beraber kaldırıma yapışmasını, bunun getirdiği manzarayı seviyorum.


Dün tam olarak 10 saat derse girdim. Sabah 07:30da evden çıktım, 08:30da derse girdim, 12.30da dersten çıkıp ödev teslim ettim, yemek yedim. 13.30da tekrar derse girdim, 16.30da dünyanın en sevdiğim hocasının yerine gelen dünyanın en sevdiğim asistanı (işbu cümlede asla "sarcasm" yoktur, asla) bizi azadetti. Apar topar eve gittim (Eskişehir yolundaki trafikten hiç bahsetmiyim), eşyalarımı bıraktım, ayakkabılarımı bile çıkarmadan tekrar evden çıktım, Almanca kursuna gittim. 18.00da ders başladı, 21.15e kadar falan devam etti. Dersten çıktım, otobüse binip eve gittiğimde saat kaçtı bilmiyorum, sanırım 21.45 civarı bir şeydir.


İşin garip yanı dün bütün bu koşturmaca bittiğinde tahmin ettiğimden daha az yorgundum. Nedense bütün gün kendimi daha bir enerjik hissettim, Rusça sınıfında daha çok konuştum, hocayı daha iyi anladım, okul hayatım hakkında daha az şikayet ettim, daha az "of"ladım falan filan. Günün başı güzel gelince, devamı da fena olmadı. Ha saat 23.30 olduğunda benim gözlerim yorgunluktan önüme düşmek üzereydi, o ayrı.


Yine de burada günümü daha az yorucu yapan şeyi çözmek gerek. Her neyse, aynısından daha sık istiyorum.


Başka bir konu. Hani ben ikide birde kendimce "şifreli" yayın yapıyorum ya; uzun dönemli hafızamın gazabına uğrayıp, onların bir kısmını yazdıktan bir süre sonra unutuyorum. Bu da bir itiraf olarak gelsin madem.


E hadi o zaman, biraz da v'leri b, ll'leri y, j'leri de h diye okuyalım. :)

14 Aralık 2010 Salı

quand j'étais petite...

Uykum niye bu kadar çabuk geliyor benim ya...

2-3 gündür göreceli olarak baya huzurlu hissediyorum kendimi; abuk subuk rüyalar az biraz parazit yapsa da (Adana, çekil aradan!) uyuyorum, müzik dinliyorum, eve insani saatlerde geliyorum falan. Bir de güzel güzel yağan kar var tabi.

Aklımın köşelerinden daha insancıl şeyler geçmeye başladı, yine hayatımda kariyer dışında bir şeylerle ilgili düşünmeye başladım.

Fonda House'un Cuddy'e serenatı olduğu iddia edilen bir piyano parçası var; hoşuma gitti. Hugh Laurie şurada yanımda piyano çalsa saatlerce dinleyebilirim bence. Hatta illa Hugh Laurie de olmasına gerek yok o kişinin, herhangi bir insan, adam gibi bir şeyler çaldığında yeterli etkiyi gösterecektir.

Sırada Jeff Buckley abimizden Hallelujah geliyor; House M.D soundtrackleri arasında yerini almış, çok da güzel yapmış.

Kimi zaman değişiklikler güzeldir. 3-4 gündür yağan kar bile hayatımda bir değişiklik yaptı; bakışımı değiştirdi, dinlediğim müzikleri daha anlamlı kıldı.

Galiba gerçekten de değişmeye mahkumuz. Hatta biraz daha derin saçmalamak gerekirse, değişmeye mahkum olduğumuz bile değişebilir. Ama değişiklik güzeldir.

Belki bir ara Fransızca bir şeyler yazmayı deneyebilirim. Sırf zevkine.

Bölüm derslerinden ne kadar nefret ediyorsam, yabancı dillere, psikolojiye, ekonomiye de o kadar sarılasım var. Bir sonraki dönem cost analysis and control'umu alır, mis gibi otururum. Hiç uğraşamayacağım valla.


Neyse, buraya nereden geldim onu da bilmiyorum, fonda hala Jeff'ciğim var ve bunu rezil etmeyi hiç mi hiç düşünmüyorum...


Bu kış mevsimi bana güzel bir şeyler getirecekmiş gibi hissediyorum. Bu mevsimle ilgili güzel bir şeyler hissettiğimi derinde bir yerlerde biliyordum ama ilk defa bu kadar net söyleyebiliyorum; karın beyazlığından, Ankara'nın pisliklerini örtüşünden midir nedendir bilemeyeceğim artık; bende pek bir umut dolu bir hava uyandırdı. Hayatıma ufak da olsa bir değişiklik kattı, hayal gücümü genişletti, güzel müzikleri daha çok dinleyip, onlara daha derin anlamlar yüklememe yardım etti... Sadece görüntüsüyle bile huzur verdi. Arabalar sustu, sokaklar durgunlaştı. Aile babalarıyla beraber homo sapiensler de kapalı mekanların yollarını tuttular. İşte kar tanelerinin oradan oraya uçtuğu zamanlar o zamanlardı.

Hani senenin ilk yeşil eriğini ağzınıza attığınız an vardır ya; onun gibi bir şey işte.


Önemli olan samimiyeti kaybetmemek; ne kendine, ne de başkasına karşı.

13 Aralık 2010 Pazartesi

kendime bir not-2: kar şarkıları

Alberto Iglesias - Los Amantes Del Circulo Polar film müziklerinin tümü
Vega - Ankara
Alice in Chains - MTV Unplugged

Bir de tipi halinde yağan kar, açık perde, turuncu bulutlar. Huzur.

11 Aralık 2010 Cumartesi

for life.

Açıklıyorum, Max FM, Ankara'nın başına gelmiş en güzel şeylerden biridir bence. Adamlar güzel müzik yayınlamanın dışında, mikrofon başında içten de davranabiliyorlar bence, saman gibi konuşmalar olmuyor; insanı sıkmıyor, üstüne gülümsetiyor. İşte tam olarak bu yüzden de, bu radyoyu çok seviyorum. Ankaralı olmanın nadir güzel yanlarından.

Başından başlayarak anlatıyım madem son birkaç günü.

Çarşamba akşamı uçakla kalktık, İstanbul'a gittik projemiz için. Gece Gebze'ye vardık, oteli karşısındaki çorbacıya ufak bir ziyaretten sonra uyuduk, sabah kendimizi Unilever'in deposunda bulduk. Öğlene kadar projeyle ilgili konuştuk, öğle yemeğini depoda yiyip kendimizi Ümraniye'deki merkez binasına attık. Akşam 5'e kadar da orada toplantı yaptık. Daha sonra Ataşehir'deki terminale gittik, terminal tostu yedik.

Otobüsün gelmesini beklerken bir olay oldu ki, okurken komik olur mu bilmiyorum ama yine de anlatmam gerek bence. Bekleme salonu ile tuvaletlerin arasında bir çocuk, tuvaletteki annesine aynen şöyle seslendi: "AAAAANNEEEEEEE SENİN TUVALETİN BÜYÜK MÜ KÜÇÜK MÜÜÜÜ... AAAAAANNNEEEEEEEE... SENİN TUVALETİN BÜYÜK MÜ KÜÇÜK MÜÜÜÜ..." Çocuğun bunu demesiyle beraber bekleme salonundan gülüşmeler yükseldi. Daha sonra kadın tuvaletten çıktı, hiçbir şey demeden çocuğun elinden tuttu ve olay yerinden uzaklaştı.

Güzel bir otobüs yolculuğu yaptım. Bir önceki yazımda biraz ondan bahsetmeye çalışmıştım ama beceremedim, olmadı, galiba aklımdan geçenleri hak ettikleri gibi anlatmam da pek mümkün olmayacak.

Gece otobüs yolculuklarını seviyorum. Otobüsteki ışıklar kapandığında kulaklığımdan gelen müziğin hiç bilmediğim yerlerdeki hiç bilmediğim ağaçların, dağların, taşların arasına karışmasını seviyorum. Otobüsün penceresinden Avcı takımyıldızını seyretmeyi, gözlerimi Orion'a dikmeyi seviyorum. Bu beni kesinlikle dinlendiriyor.

Nitekim dinlendim yine. Yolculukta arkamdaki koltukta 5 aylık bir bebek vardı ve yol boyunca ağladı; ama o kadar tatlı bir bebekti ki, sinir bile olmak mümkün değil. Kızılacak bir durum da zaten yok. Işıklar açılınca bir de gülücükler atıyordu ki. Bebeklerin de çoğunu seviyorum galiba.

Bir de üstüne anılar var tabi. Son İstanbul-Ankara yolculuğumla bugünün arasındaki farklar, aynı yollardan bir kez daha geçince bir an için kaybolmuş gibi oldu. Aslında kaybolmadıklarını ben de çok iyi biliyordum ama insanın hayal gücü o kadar geniş ve sonsuz ki.

Bunu anlatırken dün gece gördüğüm rüyayı hatırlar gibi oldum bir an. Bir kare geldi gözümün önüne ama anında unuttum. Benim gibi duyduğu Rusça kelimenin anlamını 10 sn içinde unutabilen bir insan için çok da anormal bir durum değil tabi.

Özlüyorum, hem de özlemiyorum. Özlüyorum, çünkü hayal gücüm çok geniş. Özlemiyorum, çünkü ayaklarım yere basıyor, öyle bir şey olmadığını ve olmayacağını biliyorum. Ben, işte böyle tam ortamdan ikiye bölünüyorum.

Yine de, bu ikilemin bile verdiği abuk bir memnuniyet hali var. Mutluluk demiyorum, sadece memnuniyet. Demek ki bu ikisinin farklı olduğu yerler de varmış.

Dün akşam ilk kar düştü Ankara'ya. Bu durum benim için aynı zamanda Los Amantes del Circulo Polar soundtracklerinin dinlenirken ayrı anlam kazanacağı zamanların başlangıcına tekabül ediyor.

Bugün ekonomi sınavım için okula gittim. Çıkışta bembeyaz olmuş kampüste 3-5 dakika yürümek güzeldi.

Kısacası, biraz değişiklik oldu hayatımda; sevdiğim hatıralarıma bulaştım falan, çok da iyi oldu, çok da güzel oldu.

10 Aralık 2010 Cuma

Первый снег.

Güzel bir şarkı listesini hak ediyor "bu aralar".

Sertab Erener - Yolun Başı
Vega - Ankara
Morcheeba - Enjoy the Ride

Dün akşam uzun, upuzun bir aradan sonra İstanbul - Ankara arası otobüs yolculuğu yaptım. Anılar pörtledi, pörtledi; yolu aydınlatan lambalardan fışkırdı, ağaçların arasından fırladı. Arkamdaki koltukta sürekli ağlayan 5 aylık Derin bebeğin bağırışlarına karıştı.

Yeri geldi Enjoy the Ride oldu, yeri geldi Sinitaivas oldu. Marmara Denizi'nin kıyısında bir yerlerde yavaş yavaş ilerlerken ışıkların denizdeki yansımasında dolandı.

Shut the gates and sunset
After that you can't get out
You can see the bigger picture
Find out what it’s all about
You're open to the skyline
You won't want to go back home
In a garden full of angels
You will never be alone

But oh the road is long
The stones that you are walking on
Have gone

With the moonlight to guide you
Feel the joy of being alive
The day that you stop running
Is the day that you arrive

And the night that you got locked in
Was the time to decide
Stop chasing shadows
Just enjoy the ride

If you close the door to your house
Don't let anybody in
It's a room that's full of nothing
All that underneath your skin
Face against the window
You can't watch it fade to grey
And you'll never catch the fickle wind
If you choose to stay

İlk kar yağdı bu akşam. Arabaların üstü, çimler beyazla kaplandı.

Kışı seviyorum. Anıları da.

27 Kasım 2010 Cumartesi

le miel.

Bazen ister istemez düşünüyorum, acaba eskisi gibi olabilir miyiz diye. Biraz eskiyi özlüyorum, insanların yapmacık hallerinin çok çok daha gerçekçi olduğu o zamanları. Hani biraz alttan alıyordum, biraz öyle kabul ediyordum, falan filan ya. Dahası, bunu yapabiliyordum. "Öyle" kabul edebiliyordum.

Artık yüzlerini her görüşümde her defasında içim buz gibi oluyor. Bakışlarımın, sesimin donuklaştığını hissediyorum. Bir yanım eskisi gibi laf atmayı delicesine istiyor; ama güvenimi kaybettim bir kere, bu güven kaybını arka plana atmayı reddediyorum. Ki mantıklı da zaten.

İnsanın güvenebileceği insanların sayısının zaman içinde eksponansiyel olarak azalması gerçekten içler acısı bir durum.

Litanies Pour Un Retour dokundu bugün, Jacques Brel'den. Bu adamın şarkı söyleyişini çok samimi buluyorum.

23 Kasım 2010 Salı

osmoz, aktif taşıma.

Bugün uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım.

Bir kafede manzarası olan bir masayı kaptım, çayımı aldım. Her şeyi bıraktım, oturdum ve kitap okudum. Öyle 3-5 sayfa da değil, baya da okudum. George Orwell - Hayvan Çiftliği. Geçen gün zorla gittiğim Ankamall'den aldığım üç kitaptan biri. Diğer ikisi: Paul Auster - Şans Müziği ve Ayn Rand - Hayatın Kaynağı.

Sonra ORKampüs'10'un ilk oturumuna gittim. Mehmet Auf geldi, süper de bir oturum oldu bence. İnsan içine karıştım, eski arkadaşlarımı gördüm, mutlu oldum.

Şunu anladım ki, bu kadar keşmekeşin içinde sürüklenip gitmemek için yapılması gereken çok önemli bir şey var: Akıntıya karşı kürek çekmek.

İnsanın kendisine vakit ayırması lazım ve bunu bir zorunluluk olarak görüp, ciddiye alması lazım. İşi ne kadar başından aşkın olursa olsun, insan kendisine vakit ayırmalı. Yoksa uzun dönem yorgunluklar bir yerden sonra psikolojiyi çok fena yıpratıyor.

Şöyle bir benzerlik geldi aklıma şimdi; bu bahsettiğim "sinir stres atma" işi, bir nevi hücredeki madde transferi olaylarına benziyor. Birtakım şeyler doğal bir kuvvetle bünyeye katılıyor. İş/okul hayatlarımızın yoğunluğu bizi osmozvari bir şekilde stres manyağı yapıyor. İşte tam o sırada bir şeylerin patlamaması için devreye aktif taşımanın girmesi gerek; bütün o stresi bizim enerji harcayarak üstümüzden atmamız anlamına geliyor bu da. O stresi bünyeden uzaklaştırmak için özellikle bir şeyler planlayıp, onları gerçekleştirmek çok gerekli.

Yoksa en sonunda patlayıp gidersin.

Bundan sonra buna dikkat edilecek. İyi sonuçlar alacağımdan eminim.

19 Kasım 2010 Cuma

heeeeeeeyy yaaaa...

Bugün ilginç bir şey oldu.

Daha önce buralarda bir yerlerde bahsettiğim trafik kazasından beri, kırılan iki ön dişim dolguyla idare ediyor. Bir tanesi şimdiye kadar pek kıllık çıkarmadı sağ olsun ama daha büyük olan öteki kırıktaki dolgu 2-3 ayda bir düşüyor, yeniden yaptırıyorum.

Bugün sabah dişimi fırçalarken, işte o büyük dolgu düştü.

Çok sallamadım bu sefer. Hatta "Aaa bak her defasında daha az tepki veriyorum bu dolgu düşmesi olaylarına, ne güzel" falan dedim kendime.

Diş fırçalama işini bitirdim çıktım, odamda dolanırken "Hadi yerine yerleştirmeyi deniyim" dedim. Biraz uğraştım ama sonuçta oldu. İşte tam bu noktada dolgu ilginç bir şekilde oraya yerleşti ve kıpırdamadı. Sevindim, annemlere söyledim, güldük ettik falan filan.

İnanır mısınız, o dolgu ek hiçbir kuvvet olmadan, bütün gün orada KIPIRDAMADAN durdu.

Su içtim, yemek yedim. Yerinden oynamadı bile.

Bendeki mutluluğu tahmin edemezsiniz.

Gelgelelim, yemekten sonra ellerimi yıkamaya gittim, aynada bakınırken gözüme ufacık, miniminnacık bir karabiber kalıntısı takıldı, tam dolgunun oralarda gezinen.

Hah. Olaya gel şimdi.

İlla alıcam ya onu, hafif hafif diş fırçasıyla dokunmaya başladım. Dolguyu da düşünüyorum ama, "Düşmez ya, bir şey olmaz." düşüncesiyle falan. Sonra, bir anda, ne oldu demeden dolgu yerinden çıktı, lavabonun içinde tıkırdayarak yuvarlandı ve lavabo deliğinde kayboldu.

Sonra tabi dank etti, "Salak, ne oynuyosun karabiberse karabiber ya; bari önlemini alsaydın, değil mi!"

Şimdi, böyle bir olaydan sonra hayatın öğretici olmadığını kim söyleyebilir ki. Öğrenmen için her şeyi önüne koyuyor, o da yetmiyor sana bas bas bağırıyor. Bir yandan da egon kulağına fısıl fısıl konuşuyor. Karşı koyması o kadar güç ki. Hayatın dediklerini duymuyorsun bile. Sonra da işte böyle ağzın açık kalıyorsun.

İşte bunu öğrenmek lazım arkadaş. Acele kararlar vermemek, gaza gelmemek gerek. Ego'yu susturabilmek gerçekten önemli bir şey ve büyük de bir başarı.

Hayat gerçekleri bundan daha acı şeylerle öğretmesin inşallah.

the doctor.

Hayal dünyasında yaşamayalım da, nerede yaşayalım arkadaşım.

Bu fikir bazılarına "Öeaaaa" dedirtse de, beni hiç korkutmuyor. Ayaklarımız yere bastı da ne oldu, söyleyin bana.

Tek yapmam gereken şey gözlerimi bir noktaya sabitlemek. Ders gibi kısıtlı durumlarda bu bir nokta daha spesifik bir nokta halini alabilir (tahtanın üzerindeki bir nokta mesela). Görüntü yavaş yavaş bulanıklaştığında zaten her şey kendiliğinden oluveriyor. Hatta, o dünyaya geçtiğinde algıların bulanıklaşmasının bile kendi içinde oldukça ilginç bir sebebi var gibi geliyor bana.

Bundan sonra havalarda uçma, efendime söyliyim, kendimi roman & dizi karakteri sanma hakkımı saklı tutuyorum. Kimse karışmasın.

Zaman makinesi nerede! Feynman'la konuşmam gerek.

18 Kasım 2010 Perşembe

bu geyikleri lisede bıraktık sanıyordum, dostum.

Belki de daha basit kitaplar okuyarak yeniden başlamalıyım.

Çok inatçıyım, çok. Aylardır aynı kitabı okumaya çalışıyorum, kitapla aramda "It's not you, it's me" tarzı bir ilişki oluştu. Evet, Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'i. Çok da güzel kitap, biraz fazla uzun sadece. NŞA'da üstesinden gelmek çok zor olmazdı. Ama... Ama...

Doğru düzgün kafamı veremiyorum. Başak burcuyum, detaylar olmadı mı da rahat edemiyorum. Okudum mu, harfi harfine okumalıyım. Oysaki, şu günlerde ben değil detaylarla boğuşmak olsun, iki okuma seansı arasında kitabın anafikrini, 5029890384 isimli karakterlerini aklımda tutabilmek için bile büyük çaba harcıyorum. Ah, Dostoyevski'yi de nasıl seviyorum halbuki.

Eskiden, küçükken, çocukken, gece uyumadan önce kitap okumaya bayılırdım. Başucumda kapağı olmayan, eski püskü, büyük ihtimalle babamdan kalmış bir Keloğlan kitabı vardı. Onun tadını hala unutamıyorum. Şimdi... başladığım sayfayı bitirebilmek için göz kapaklarımı açık tutmakta zorlanıyorum. Her defasında başucumdaki lambamı söndürürken üst üste kule olmuş kitaplara (ciddi anlamda kule yalnız), özellikle de Karamazov Kardeşler'e bakıyorum, kendime kızıyorum.

Yine de bu bayram tatilinden yararlanıp, bu kitap okuma işine yeni bir soluk getirmeye kararlıyım.

Belki biraz Paulo Coelho karıştırmalıyım araya. Hem çok uzun değil, hem akıcı, hem kolay okunur. Zaten Paulo Coelho kitapları benim için hep böyle durumlara yönelik birer joker oldular. Okumaktan uzak kalıp yeniden kitapları elime almaya karar verdiğimde başvurduğum bir yazar kendisi. Acaba, diyorum, bir ara Kızılay'a indiğimde Portobello Cadısı'nı mı alsam...

Uzun zamandır Dost Kitabevi'ni gezip, kitap almıyorum. Kendimi kitapların, kitap kokularının içinde kaybetmiyorum. Hazır kafam birazcık rahatlamışken, belki de dizilerden birazcık ödün verip kendimi yeniden kitap okumaya yönlendirebilirim. Tatilden sonra işler nasıl bir yoğunlukta geri dönecek bilmiyorum gerçi; rapor, ödev vs vs teslim tarihlerini kafamda tutmayı bıraktım desem yalan olmaz artık. Ayrıca, tedarik zinciri dersinin vakalarını okumadan saymıyoruz tabi ki.

Bu arada başlıkla alakasız yazılar yazmak, ya da yazıyla alakasız başlıklar atmak; evet, bunu bilinçli yapıyorum ve hoşuma da gidiyor nedense.

bir günışığı ki, gözlerin kamaşır yani.

Şöyle bir düşünüyorum, nerede bıraktım, şu an neredeyim diye.

Yok canım, fazla bir hayal kırıklığına uğramadım öyle yani. Beynimde duvarlara tırmandım, o kadar.

Bakalım bu düşünceler ne zaman rahat bırakacak, "Neydi, aceba niçün böyle oldu" gibi sorular.

Geçmişi sorgulayıp sorgulamama konusunda oldukça kararsızım. Ders çıkarabilmek için belli bir miktar deşmekten kaçamıyoruz gibi gözüküyor, bir yandan da "Eh, olacağı varmış, takılma artık, devam et" bakış açısı var; ki ilkine tamamen zıt; ve bu seçim yapmayı hiç mi hiç kolaylaştırmıyor (Kolay olmasını beklemek saçma mı, değil mi, o da ayrı bir kendi-kendine-tartışma konusu tabi).

Hangisi, ne zaman, nereye kadar?

Bunları söylerken gözümün önüne takılan kareleri çoktan geride bırakmıştım halbuki. Arka planda çalan Valkea Sisar'ın, hafızanın derinliklerindeki kareleri, yere paralel uçuşan kar tanelerinin hatıralarını su yüzüne çıkarmada bu kadar etkili olmaması gerekiyordu.

Güzel bir gece aslında, Fin Tangosu dinliyorum, tonlarca ayrı ayrı konudan konuşabilirim. Kafamda milyonlarca gerekli gereksiz şeyin uçuştuğunu söyleyerek kendimi buna ve bunun sonucunda da işin içinden çıkmanın zor olduğuna inandırabilirim. Buna meyilli bir yapım var şu an, evet. Ama şu son cümledeki şeyleri yapmasam belki de daha iyi olabilir.

Şarkıya taş plak çıtırtıları, taş plağın boğukluğu karışıyor; ve ben bunu çok seviyorum; çünkü beni buradan alıp, parçalarını algılamaktan zevk aldığım alternatif bir uzay-zamana götürüyor. Belki uzay-zaman değildir, hatta uzay ya da zaman bile değildir, gerçi. Ama bir yerlere gidiyorum işte.

Şarkının iniş çıkışları çok zarif, oldukça zarif. Yormuyor. Taş plak cızırtısıyla beraber güzel bir uyum oluşturuyorlar. Öyleki, taş plak cızırtısı olmadan bu şarkı bu kadar anlamlı olmazdı belki.

fin tangosu.

Yeniden çılgınca Fin tangosu dinlemem için güzel bir sebep olması lazım, kafamın müsait olması lazım, falan, filan. Bir fon müziği görevi görmesi lazım, anlatabiliyor muyum...

Eski şarkıların (50'ler, 60'lar...) tadı başka ya hani; sanki o zamanki hayatlar, sevgiler de başkaymış, daha bir hayal gibiymiş, ama daha bir gerçekmiş gibi geliyor. Belki böyle düşünmem tamamen beynimin eksik parçaları kafasına göre (beynimin kafası, lütfen ama) tamamlayışıyla alakalı olabilir. Bilmiyorum. Ama böyle şarkıların çıktığı bir devirde yalan sevgilerin yaşanması hiç de mantıklı gelmiyor.

Yine de en sevdiğim Fin tangosu sanatçısının yaşadıklarını okuyunca, her an her şeyin olabileceğine yeniden inanıyorum. Hiç belli olmuyor galiba biliyor musunuz, hiç.

O zaman, Olavi Virta - Yölintu. Sizin beyniniz de biraz dans etsin bakalım. Ha bu arada, Yölintu Fincede "gece kuşu" ("night bird") demekmiş, olur da şarkıyı dinlemeyi atlarsınız falan, söylemeden geçmiyim dedim.

Bu arada, kafam 8000 metrelerden yeryüzüne yaklaştıkça blog yazma isteğim ve hevesim de artıyor, oldukça güzel bir his.

17 Kasım 2010 Çarşamba

ustaya söyleyin müdüre söyleyin, o balığın... ağzına... lamba kapatsın!

İyi bayramlar.

Valla ben de isterdim öyle facebook'larda "@ıbık", "@zıbık" diye şu anda bulunduğum odamdan apayrı "location"lar belirtmeyi ama, yurtta kalmayıp kendi hasbehas evimde kalmamdan ötürü, yurttan evime dönüp de "sonunda @home" deme durumum bile olmadığı için, elimden hiçbir şey gelmiyor inanır mısınız.

Hayır, Ankara birden nasıl bomboş kaldı, nasıl yaşanır, çekilir, park yeri bulunması kolay bir yer oldu; orası zaten apayrı bir mesele.

Ama ben diyorum ki; Ankara gittikçe tuhaflaşıyor. Bunda yönetimin payı tabi ki kaçınılmaz, ama bir de insanlardaki engellenemez "beyne oksijen yetersizliği" hâli var, onu ne yaparız, inanın bilemiyorum.

Milyonlarca bölüm the Big Bang Theory seyretmeye devam ediyorum, 2. sezonun 18. bölümü endüstri mühendislerinin ve endüstri mühendisliği öğrencilerinin ağızlarına layık (sözgelimi) bir bölüm -ki Sheldon bu lafıma "Excuse me, spoiler alert!" diye tepki verirdi büyük ihtimalle-.

Bir yandan iki akşamdır cnbc-e'de Spartacus abimizle karşılaşıyoruz. Normalde bu tip konular pek ilgimi çekmiyor ama dönen entrikalara hayır diyemedim. Ha, tabi bir de Yüzüklerin Efendisi'nde Haldir (Haldir O' Lorien, Aragorn'un deyişiyle) rolüyle tanıdığımız Craig Parker'ın da dizide olduğunu görmem de merak etmem için baya yeterli bir sebep oldu. Yalnız; her şey çok iyi, çok güzel de; o nasıl bir ses Craig abicim ya.

Ve tabi ki bir yandan da çaktırmadan bir bayramı daha geçiriyoruz. Bayramın nasıl geçtiği hakkında bir şeyler yazayım madem biraz da; her bayram olduğu gibi annem benden "vakitli" kalkmamı bekledi ve yine her bayram olduğu gibi onun bu konudaki beklentilerini karşılamadığımı söylemek zorundayım (sebep: "Ohuyom ben yığaaa!"). Ama akraba-eş-dost ziyaretlerinde gösterdiğim tutarlılığı ve kararlılığı da benim yaşımdakilerin çok azı gösteriyor galiba.

Kimseye mesaj atmıyorum, bireysel gibi gözüken ama bireysellikten çıkmış mesajlar her ne kadar hatrı sayılır bir hatırlanma örneği teşkil etse de, yeteri kadar samimi olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden Facebook'tan yazdığım kısa ve öz, "iyi bayramlar. :D" şeklindeki bir durum güncellemesi ile yetindim. Ha bir de, buradan kimseyi sallamadığım gibi bir mesaj çıkaran olursa, kendisine plaket yaptırmak için adını öğrenmekten memnuniyet duyarım.

Bu seferki kayıt biraz alaycılıkla dolu oldu galiba, biraz the Big Bang Theory etkileri görülmesi mümkündür, yadırgamayın. Sadece kendi çapımda eğleniyorum, bir yandan da bu kendi çapımdaki eğlencemi dünyaya açıyorum (öeaaaaaaaaaaaaaa).

Neyse o zaman ben uyumaya gidiyorum. Hadi görüşürüz. Tımammmm mığea! (Linkteki videoya bakın tabi ki!)

16 Kasım 2010 Salı

geçen gün yine gelecekle ilgili düşünüyorum; inanır mısın...

Biri beni durdursun.

Başıma gelecekleri bile bile, bir an önce iş hayatına atılasım var. Komik, çok komik. Hayır, okulda da pek bir nane kalmadığı bir gerçek ama, iş hayatına atılmayı istemek de biraz sakat bir olay bence.

Bu mülakatlar falan, yavaş yavaş aklıma takılmaya başladı bile. Tipik mülakat soruları vardır ya mesela hani: Önümüzdeki 10 yıllık süreç için kariyer planım neymiş, gibi. "Evlenip, çoluğa çocuğa karışmak" diyen kadınlar kaç puan kazanıyor acaba, mesela? Bunu demese bile, bunu yaşamayacak olma ihtimali nedir?

Bir de "Çocuk da yaparım, kariyer de" olayları var. Kim, ne yapıyor arkadaşım? Birileri beni aydınlatsın, bu olay nasıl oluyor. Hangisi hangi sırayla oluyor, ne kadar ödün vermek gerekiyor, vs vs. Geçen sene bir hocamla, çok sevdiğim bir hocamla ufaktan, birazcık konuşmuştuk bu meseleyi. "Evlenmeden önce dilediğin gibi takıl (kariyerden bahsediyoruz burada tabi) ki, evlendikten sonra 'Şunu da yapamadım' deme" demişti. Ne yalan söyliyim, bir sürü güzel, mantıklı şey dedi (Şimdi burada uzun uzun anlatamayacağım hepsini); benim içim baya da rahatlamıştı ama yine de bazen, ufaktan; kafama takılmıyor değil. Günün birinde evlenirsem de çoluk çocuğa karışırsam, bensiz büyüyecek o çocuğa yazık günah değil mi? Hadi ben evde oturup o çocuğa baktım diyelim, evde oturma fırsat maliyetime (opportunity cost) yazık değil mi? Bu ödünleşim (tradeoff) için bir "başabaş noktası" (breakeven point) var mıdır, varsa nedir; nerededir?

Burada yaptığım "Ev işiyle falan hayatta uğraşamam" varsayımının pratikteki geçerliliğinden hiiiiiiiç bahsetmiyorum bile.

Bir diğer soru, Ankara'da istediğim sektörde adam gibi bir yerde üretim planlama yapabileceğim yerlerin sayısı bir elin parmağını bile geçmiyor sanırım. E ben İstanbul'a mı gideceğim şimdi? Hadi gittim diyelim, bunun maddi ve manevi getiri ve götürüleri nasıl olacak? Ailemden ayrı yaşama fikrine alışmamın zaman alacağı bir gerçek.

Vesaire, vesaire. Unutmadan, belki de bilenlere yavaş yavaş sormak lazım bunları.

14 Kasım 2010 Pazar

just don't expect me to memorize without learning.

As I was heading home, in a public bus, watching around; I realized & remembered that...

the way to remembering passes through understanding and learning. First you understand and put it in the short-term memory. Then you learn it by repeating it several times. Only after that, you take it into long-term memory, which means you memorize.

Therefore, we can't memorize without learning.

Teachers, instructors, or whoever reading this; don't you ever tell someone to "just memorize something". Teach them at first place and that could eventually lead to memorizing after some repetition.

Just some introduction-to-psychology stuff.

And yeah, I do like psychology.

13 Kasım 2010 Cumartesi

100. kayıt derken?

Ben hangi ara doksan dokuz kayıt girdim buraya yahu...

Acaba, diyorum, yavaş yavaş İngilizce blog yazmaya başlasam mı ki. Bir okuyan eden olur, ya da ne bileyim, en azından kendime bir meydan okumuş olurum, biraz değişiklik olur, rapor dışında bir şeyi İngilizce yazmış olurum, falan filan.

Of, en son ne anlattığımı bile doğru düzgün hatırlamıyorum ki.

Kısacası, şu son 10 gün gerçekten yıpratıcıydı ama yavaş yavaş yeniden toparlıyorum da denebilir.

Dün tam 12 saat uyudum. 12'de kalktım, kahvaltıda poğaça değil, ev tostu yedim. Laptopu kucağıma aldım, saatlerce the Big Bang Theory seyrettim; utanmadım, ilk sezonu bitirdim.

Sonra House M.D.'nin son bölümünü Fransızca altyazıyla seyretmeye çalışmak gibi saçma bir şeye kalkıştım (ha zevkli olmadı değil, az çok söküyorum galiba ben bu dili). Evet, inanılır gibi değil ama saçma bir şey yapmak için vaktim oldu.

Kim bilir, belki ilerleyen günlerde biraz kitap bile okuyabilirim. Ya da daha mantıklı konular üzerine yazılar yazabilirim. Yazabilmeyi gerçekten çok istiyorum.

Bazen aklıma o kadar güzel konular geliyor ki; "Tamam," diyorum; "bunu kesin yazmalı bir ara." Ama çok alakasız bir anda olduğu için bu olay; ne bir yere not almak, ne de sonradan hatırlamak mümkün olmuyor.

Tıpkı, canımın gecenin köründe Türk kahvesi çekip, gündüz bunun aklımın köşesinden bile geçmemesi gibi.

10 Kasım 2010 Çarşamba

yeteeeeeeeeeeer!

Son 10 günüm 1 yıl gibi geçti adeta.

Milyonlarca sınava girdim. Final dönemi tadında vize haftası yaşadım, öyle ki final uçuğumu bile attım (hayırlara vesile!).

Şu son 5 günün 2'sinde İstanbul'a taşınıp durduk. Hayatımda ilk defa uçağa bindim. O kadar da abartılı bir şey olmadığına karar verdim. Bol sarsıntılı, biraz baş dönmeli, basık kabinlerden kaynaklı hafif klostrofobik yolculuklar.

Onu ara, ona mail at, onu mutlu et, onun dediği abuk şeylerden anlamlar çıkarmaya çalış, şu saatte kalk, oraya git... Benim bir ara bir yaşantım, bir sosyal hayatım, kendime ayırdığım bir zaman falan vardı?

Sınav diyeni vururum artık.

2 Kasım 2010 Salı

EQ.

"Never ever ever ever underestimate the importance of EQ."

Bugün kazandığımız deneyim de bu.

Ha öyle tırnak işareti içinde yazdım falan ama, benden çıktı bu laf da. Bir gün toplayıp kitap yapmak üzere biriktiriyorum(!).

Kafamın daha müsait olduğu bir ara uzun uzun anlatırım, belki.

29 Ekim 2010 Cuma

Asimptotik hayatlar...

Tedarik zinciri ders notlarını temize çekerken yapıştırıverdim bu iki kelimeyi birbirine. Bullwhip effect konusunda termin süreleri ile ilgili bir grafiği geçirmeye çalışırken, kalemi olmayacak yerlere kaydırdığımda aklıma düştü. Eh, fırsattan istifade, unutmadan yazmam gerek.

Bir şeye kavuşmayı beklerken, o yönde yola koyulmuşken, ha oldu ha olacak derken, bir türlü olmaması, olmaması ve olmaması. Hem de o yöndeki bütün eğilime rağmen. Ne kadar tanıdık, değil mi...

Bazen hayatta her şey hep bizim başımıza geliyormuş gibi hissediyoruz. Ama aslında, tedarik zinciri dersindeki kıytırık bir termin süresi grafiği bile "Ha kavuştum, ha kavuşacam" diyip, bir türlü kavuşamıyor o doğruya. E biz ne yapalım artık, ya.

İnternet bağlantımda yaklaşık bir haftadır bir sıkıntı var ki, gıcık etti. Şu an tamamen gitti, o yüzden bu yazıyı önce wordpad'de yazıyorum. Daha sonra umarım blogspot'a geçirme imkanı bulacağım. TTNet işte!

Deli divane bir-iki hafta beni bekliyor. Şu 10 gün içinde 6 tane sınavım var. Bu sınavların arasına bir de bitirme projesinin kickoff toplantısı denk geldi. Unilever'de proje yapıyoruz, her zaman merak ettiğim, daha iyi tanımak istediğim bir şirket oldu Unilever. Haftaya Cuma günü, tam olarak 7 saat dersimi asacağım ve günübirlik İstanbul'a gidip Unilever ve birkaç üniversite ile birlikte ilk toplantıyı yapacağız (Chain Reaction 2011'e dahil olmuşuz).

Bakalım ruhsal durumum bu süreçte nasıl seyredecek. Olacakları ben de çok merak ediyorum.

Pazar günü Almanca kursunun sınavı var, A1'in yarısını bitirdik. İnanılır gibi değil ama, ich kann Deutsch ein bisschen sprechen.

21 Ekim 2010 Perşembe

...çünkü anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

Kimseye güvenmeyeceksin. Kimseye "Yok yahu, bu yapmaz..." demeyeceksin. Bu kadar basit. Bu kadar basit yahu, güvenmeyeceksin o kadar! Gü-ven-me-ye-cek-sin. Kendi işini kendin en baştan halledeceksin. Olaya duygusallık katmayacaksın. Olaya duygusallık katacağın son yer üniversite son sınıf ve iş hayatın olacak. Bu kadar.

Ben de bu iş/okul hayatındaki yavşaklıktan utanıyorum arkadaş. İyi günde herkes birbirine gülücükler atıyor, "canım, cicim, kanka" modunda. Ertesi gün bir gelişme; ve sen bir bakıyorsun ki, verilen sözler havalarda bomboş uçuşmakta. Etik sıfır, inisiyatif sıfır. Daha ağır konuşurdum ama konuşmuyorum. Çünkü anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az...

Beyin, harbiden bedava.

İleride birlikte çalışacağım, çalışmak zorunda kalacağım insanları, sırf bu insanlardan kaynaklanacak problemleri düşündükçe şimdiden bir "of" çekiyorum.

Dünyada bilmem kaçıncı olmuş okullarından mezun olacak/olmuş insanlar olarak bir yerlere gelecekler; ortalama desen olacak, yabancı dil desen olacak, programlama dilleri, seminerler, ödüller, aktiviteler... Her şey mükemmel görünüyor, değil mi?

Bir yandan da iletişim yeteneği sıfır olan, empati kurmasını bilmeyen, sorumluluk almayan, almaya yeltenmeyen, hatta sorumluluktan kaçan, bencil ötesi, inisiyatifin yanından geçmeyen, yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşemeyen; not peşinde koşarak geçirdikleri dünyalar sıkıcısı, dört yıllık üniversite hayatlarıyla "Ben oldum" diyebilen insanlar olacaklar. Bazıları, kendilerini kandırmakta sınır tanımayacak. Diğerlerinin dünyadan bile haberi olmayacak.

Okulda envanter teorisini, tedarik zincirini, finans mühendisliğini öğrettikleri gibi herkesin hayatını kolaylaştıracak, iş hayatındaki bazı problemlere kazan&kazan sonuçlar getirmeyi mümkün kılacak birtakım insancıl, yapıcı şeyleri de öğretseler keşke. Yine bazı dolaylı yollarla bir şeyler öğreniyoruz insanlar hakkında, ama bu şeyler yapıcı olmaktan çok, hoş olmayan durumlara karşı bireysel bağışıklığımızı artırarak bizi hayata hazırlayan bir yapıya sahip. Eh, bu da herkese nasip olmuyor. Ben şanslı (!) kesimdenim.

Aslında birilerinin gerçekten de biraz etik, biraz yol yordam öğrenmesi gerek. Nasıl olur bilmiyorum ama, gerçekten, lazım bu tip şeyler. Çok önemli bence.

Biraz dikkat etmeli.

15 Ekim 2010 Cuma

"biggıyametgeldi vuuuuyyy..."

Dün gece gök sağlam gürledi, öyle ki bir uyuyunca top atılsa duymayan beni bile uyandırdı gürültüsü. Ama, nedenini bilemesem de, sanki gök gürledikçe, bir elektrik akımı oluşup da elektrik yükleri bulutlar ve yer arasında mantıklı bir şekilde dağılınca ben de kendimi daha iyi hissetmeye başladım, sanki birileri benim elektriğimin de bir kısmını aldı da toprağa aktardı, sanki +3q idim de +q'ya düştüm gibi (Fizik bilgilerim de süperdir(!)).

Belki bu durum havadaki iyonların durumuyla ve bu iyonların bana olan etkileriyle falan açıklanabilir, ama emin değilim; ciddi sıkıyor da olabilirim. Neyse, fizik bilgimin enginliğini (!) bu kadar ifşa etmek istemiyorum.

Şimdi de gök gürlüyor, arada yağmur yağıyor (ki bu yağmur nedense genelde ben araba kullanırken yağıyor, acemiyim ya, yağsın bakalım!).

Şunu fark ettim, bu yağmurlu-güneşli havada bile bir ortalama tutturma merakım varmış. Yazın gözümüze gözümüze giren güneş ve sıcak havalarda "N'olur artık kış olsun biraz serinlesin bunaldım anam offf..." modunda dolaşıyorduk. Nitekim, etraf günlük güneşlikken bir anda, 2 gün içinde bir soğuk geldi, montlar, çizmeler çıktı, şemsiyeler çantalardaki yerlerini aldı. Bir soğuk, bir kıyamet, aman. "Yok vazgeçtim, biraz daha ısınabilir galiba" demedim değil.

Bugün hava biraz daha ortalamaydı sanki, ne çok soğuk, ne çok sıcak, ne çok güneşli, ne çok bulutlu. İşte böyle havaları seviyormuşum ben. Sonbahar, ya da kış güneşi olacak, usul usul kızıla bürünüp, öyle batacak bulutların arasından. Ağaçlar sarı ve kızılın tonlarına bürünecek. Tedarik zinciri ve envanter modelleri derslerinin olduğu sınıfın bir manzarası var, anlatamayacağım kadar hoşuma gidiyor; derste hep gözüm pencereden dışarı kayıyor hatta. Belki bir ara fotoğraf makinesiyle gider, fotoğrafını çekerim.

Kısacası, bence şöyle güzel, tadı çıkarılır, biraz daha kuru bir sonbahar olsa da ondan sonra kış mevsimi sınırları içerisinde çamura batsak, kısa vadede fena olmayabilir.

Son olarak, sizle Hacile Teyze'nin "hortum-gıyamet" konulu röportajını görmenizi tavsiye ediyorum; video burada.

Hadi до свидания can(lar).

bızzzt-zıbıt-zzzzt. bt bt bt... biiiip.

I was totally an idiot.

İnsanların en ufak davranışlarından alakasız şeyler çıkarabilecek kadar salaktım hem de. Belki hala öyleyimdir, bilmiyorum; ama şundan eminim ki, eskiden, daha önceden böyle bir eğilimim varmış.

Nasıl da hoplayıp zıplamıştım, duvarlara tırmanmıştım; ne düşünceler geçmişti kafamdan (şimdi onlara hayal demekten utanıyorum; ama bunu buraya yazdığım zaman da galiba demiş kadar oluyorum).

Yok arkadaş, yok.

Bilmiyorum, belki de olaylara bodoslama dalmak yerine temkinli yaklaşmak gerekiyordur. Ya da bunların arasında bir yerde bir denge noktası vardır, orayı bulmak gerekiyordur.

Ama insanın ayaklarının gerçekten yere basması gerek. Ya da ne bileyim, bir E(x) falan almak gerek. Bir bak değil mi; olasılıklar ne, neler olabilir, bunun sana getirisi ve senden götürdükleri neler olabilir, falan diye. Peh.

Çok salakmışım, çoook.

12 Ekim 2010 Salı

letsgivetenminitbreyk.

Uzun zamandır blog yazmadığımın farkındayım ama şu an başlarsam zaten yarım yamalak anladığım mikroekonomiden falan bahsedebilirim, bence hiç gerek yok.

Şu cuma gününü bir atlatıyım önce, sonra inşallah devamını getireceğim. Şimdilik biraz dursun ama.

Tschüss.

29 Eylül 2010 Çarşamba

kendime bir not: ortalarda bir yerlerde dolanmak

Az buçuk anlamaya başlıyorum galiba, hiçbir zaman onlar gibi olamayacağım, çünkü olmayacağım ve büyük ihtimalle de olmamam gerekiyor zaten.

Hayat daima karşıma bir şeyler çıkaracak ve ben daima bu şekilde teste tabi tutulacağım. Kimi zaman sağlığım sınanacak, kimi zaman sosyal çevremle olan ilişkilerim, kimi zaman bağlılığım, kimi zaman inancım...

Tıpkı laboratuvarlarda yapılan psikolojik deneyler gibi... Hayat karşıma birtakım resimler çıkaracak (bağımsız değişkenler) ve birileri benim o resimlere tepkimi (bağımlı değişkenler) ölçecek.

Her zaman ortalamalarda gezmenin güzel olduğunu düşünüyorum, bazen karşıma öyle baştan çıkartıcı resimler çıkıyor ki, bu düşüncemi uygulamayı unutuyorum. Komik geliyor şimdi, az biraz dışardan bakmayı başarınca. Neyse, işte bu unutkanlık safhasında aniden başka resimler çıkıyor önüme ve ben öyle kendime geliyorum. Evet, hala yanılabiliyorum. Ama yanıldığımı da fark ediyorum. Neyse ki. Çünkü yanıldığımı fark etmem, bir dahaki sefere yanılmamanın yolunu öğrendiğim anlamına gelebilir bazı durumlarda.

Bir dahakine inşallah karşıma garip garip resimler çıkmadan da ortalamalarda yüzebileceğim.

Ve işte ortalamalarda yüzebilmem için de, hiçbir zaman öyle, o karedeki gibi biri olmayacağım, olmamam gerekiyor, ve zaten olmayacağım da. Hiçbir zaman her şey mükemmel gitmeyecek ve ben bunu bilip ona göre davranacağım. Ve bu sırada ortalamayı ne kadar tutturabilirsem, her olasılıkta aldığım zarar da en az olacak. Yüzleşmem(iz) gereken bir gerçek var ki, hayat güzel bulduğumuz ve güzel bulamadığımız şeylerle bir bütün. Böyle bir ortamda ya bedeli enazalt, ya da kazancı enbüyült. Birbirinin eşi iki problem. İster envanter teorisi de buna, ister tüketici teorisi de, ister benim dediğim gibi de; hepsi aynı şey aslında. Bu kadar alakasız görünen şeylerin böyle ortak noktalarda toplanması da çok ilginç geliyor bazen.

Kısacası, ne çok uçmak iyi, ne de çok dibe batmak. Sakinlik güzeldir. Ve şükretmek. Ve dilemek.

Mesaj alındı. Şükürler olsun ki.

Allah hepimize hem bu dünyada, hem de ahirette iyilikler, güzellikler nasip etsin.

20 Eylül 2010 Pazartesi

höylöylöy uykum mu geldi ki?

Kaç gündür ilk defa yarın erken kalkmayacağım ya, bir boşluğa düştüm; sıkıldım yine. Fırsat bu fırsat, bir iki şey yazmış olayım bari.

Almanca kursuna devam ediyorum, önceden söylediğim gibi. Beklediğimden çok daha güzel gidiyor her şey. Hatta Almanca kursundaki en yaşlı (!) kişi ben değilim artık, 11 kişi olduk sınıfta ve benden büyük insanlar da var! Yaşasın!

O değil de, ben Active English'in ortamını baya baya sevmeye başladım. Devam ederim yani. Her ne kadar o sabahın köründe uyanmalar, sabah uykusundan feragat etmeler biraz zorlasa da, buna değdiğini görebiliyorum. Zaten kurstan eve gelince televizyon karşısında yayıldığım an uykuya daldığım için uyku anlamında fazla bir kaybım da olmuyor. Bir de annem üstümü örtünce çok mutlu oluyorum hatta.

Hava değişiminden midir, yorgunluktan mıdır, nedendir bilemeyeceğim ama; bir ağırlık, efendime söyliyim, hafif bir baş ağrısı hakim şu anda bende.

Okul geçen perşembe başladı. Sanki okuldaki son senem değilmiş gibi, sanki hala yaz tatilindeymişiz gibi bir his var üzerimde. Araya giren haftasonu tatilinden kaynaklı da olabilir. Bilmiyorum.

Amaaan. Pek yazı yazacak modda değilmişim. Kafam dağınık, düşüncelerim alakasız yerlerde dolanıp duruyor, hiçbirini de buralarda anlatamam. Başka bir ara uzun uzun anlatacağım şeyler olur belki. Şimdilik bu kadar yeter.

7 Eylül 2010 Salı

ağlamaklı, ağlak.

Çok sinirliyim şu an. Hani dokunsalar, ağlarım.

Diyecek çok şeyim var ama hiçbir şey diyemiyorum. Söylemek istediklerimin %90ını yutuyorum. Kalan %10 da hiçbir şey ifade etmeden, yarım yamalak çıkıyor ağzımdan, parmaklarımın ucundan.

Zamanın aramıza ve insanların zaman içindeki halleri arasına ördüğü duvarı hiç sevmiyorum. Dün yaşadığımız şeyi bugün unutuyoruz.

Başıma gelmeyen kalmadı bu yüzden, 71 yaşındaki bir şoförün kullandığı okul servisinde kaza geçirdim, ağzım burnum dağıldı. Bir hafta yemek yiyemedim, konuşamadım, pipetle beslendim. Hâla kalan maddi ve manevi izlerle uğraşıyorum.

Ben unutmuyorum zaten de, o kadar kolay mı bu kadar yakınımda olan bir başkası için bunu unutmak? Bir tek ben mi dün gibi hatırlıyorum şimdi o günü? Koca otobüste yerlerinden fırlamış koltukları, yerde yatan adamın üzerinden atlayarak kapıdan kendimi dışarı atışımı? Hastanede duyduğum, şoförden gelen çığlıkları? Annemin, babamın yüzündeki ifadeyi? Dikiş atılmadan önce yüzüme serilen yeşil ameliyat bezini? Bir tek ben mi hatırlıyorum bunları? Bir hafta boyunca beslenebilmek ve iletişim kurabilmek için çektiğim çileleri?

Keşke konuşabilsek, biraz konuşabilsek.

siyasetiniz yerin dibine batsın.

Allah aşkına, şu event'teki yorumlara bi bakın. Adama sorsan, "anlat bana" desen, diyecek bir kelimesi çıkmaz, ama iş "reröre"ye gelince üstüne yok. Yaptığı şeyin anlamlarından haberi olsa, istediğini desin. Demokrasi rulaz. Ama adamın bildiği tek şey mitinglerde ezberlediği, televizyonda duyduğu, birilerinin Facebook'ta paylaştığı sloganlar.

Haberlerde duydum, yanlış hatırlamıyorsam toplumun %50'sinden fazlası referandumda nelere oylayacağını bilmiyor, sadece tuttuğu siyasi parti ne diyorsa ona oy vermeyi düşünüyor. Yaklaşık %20'lik bir kesim kısmen bilgi sahibi olduğunu iddia ediyor.

Bu nasıl bir millettir ya... Futbol takımını siyaset yapar gibi destekliyorlar; öyle ki, en ufak şey hayat memat meselesi oluveriyor. Öte yandan, siyasetle de futbol takımı destekler havasında takılıyorlar.

İnsanlar siyasetle takım tutar havasında ilgileniyorsa, burada bir sorun var demektir. E ama siyasetçisi yeni bir fikirle gelmeden, sürekli karşı tarafa "bir şeyler" atarak siyaset yaparsa, bu tiplerin bölünerek çoğalması da normal. CHP, AKP'yi ağzından düşürmüyor. AKP de CHP'yi. MHP zaten kime, neye sardıracağını şaşırdı; Bahçeli videolarını eğlenmek için seyrediyorum bazen (geçen gün internette bir video gördüm, bozkurt işareti ile metalci işaretinin farklarını anlatıyordu). Ötekileri kaale bile almıyorum.

İşte bu yüzden siyasetten, ve siyasetçinin hiçbir türlüsünden hazzetmiyorum. Referandumunuz da, oyunlarınız da, laf salatanız da yerin dibine batsın. Kısaca.

5 Eylül 2010 Pazar

en sonunda Deutsch yahu!

Ich heiße Nil.
Ich komme aus der Türkei.
Ich wohne in Ankara.
Ich spreche Türkisch, Englisch und Französisch.
Ich lerne Deutsch.
Wie heißt du?
Woher kommst du?
Wo wohnst du?
Welche sprache sprichst du?
Welche sprache lernst du?

Evvvet, tahmin ettiğiniz üzere, Almanca kursuna başladım sonunda!

Zar zor açıldığından olsa gerek, sınıfımızda sadece dört kişi var ve inanılır gibi değil ama, şu yaşımda (Hıh!) en büyükleri benim. Benden sonra ODTÜ İstatistik öğrencisi bir kız var, daha yeni birinci sınıfa başlıyormuş. Diğer iki oğlan da sanırım lise öğrencisi. Yani, koca(!) sınıfta en büyük, EN YAŞLI (sfdşalsdkşf) kişiyim ve buna biraz şaşırmadım değil. Malum, alışkın değilim böyle şeylere. Karşıdaki İspanyolca sınıfında liseden iki arkadaşım var. Hatta biriyle tanışıklığımız, LGS zamanlarımıza, dershanelere kadar uzanıyor. Onlarla takıldık aralarda. Sonra onlar "Hollywood"a çıktılar (bir üst kattaki sınıflardan birinin adı).

Lise 1'deyken Almanca görmüştüm, gerçekten ilginç bir hocamız vardı, burada anlatılmaz. Hiç ciddiye almamıştık olayı, o yüzden bir senelik Almanca öğrenimimden sadece yukarıdaki cümlelerin 2-3 tanesini hatırlayabiliyorum. Nitekim lisedeki Almancama dair hatırladığım her şeyi hoca yirmi dakikada anlattı ve bitirdi. Bu da oldukça hoş tabi. Yine de, gördükçe hatırlıyorum azar azar. Bu sefer salaklık yapıp unutmayacağım. E boru değil, bizzat kendi finansal kaynaklarımı kullanıyorum bu iş için!

***

Ben niye bu kadar çok uyuyorum ki? İki gündür sabah erken kalkıyorum, öğlen ya da öğleden sonra eve geliyorum ve yatay pozisyona geçer geçmez gözlerim direk kapanıyor. Öyle ki, bugün kurstan geldikten sonra salonda annem ve kardeşimi dinlerken iki dakika gözlerimi kapatıyım dedim, kapatış o kapatış. Gözümde lenslerle uyuyakalmışım. Bir ara birisinin üstümü örttüğünü fark ettim, sonra biraz daha uyudum. Hatta o azıcık uykuda rüya bile gördüm, iki tane kedi vardı rüyamda. Sonra gözümü yarım yamalak açtım bir ara, kendime zar zor "Bana bak kızım, öğlen bu kadar çok uyursan gece yatmak bilmezsin" diyerek, uyanmaya çalıştım. Biraz zor oldu ama başardım. Ha şu an ayaktayım, gece erken uyuma anlamında pek bir şey değişmedi ama olsun artık. Öğlen uykusu az ve öz oldu mu tatlı oluyor, abarttınız mı bütün dengeler altüst oluyor; işte o zaman faydadan çok zararı dokunuyor. Geceyle gündüzün yer değiştirmesi, gözlerden kaynaklı baş ağrıları, falan, filan.

Bugün bunları yazarken üstünde fazla düşünmeden yazıyorum, bu yüzden başkasının gözünde saçmalıyor olma ihtimalim var. Yine de bir yerde bir zaman sonra bunları okuyup bu zamanları tekrar hatırlamak güzel olabilir.

Artık uyusam iyi olacak. Yarın sabah yine kurs var.

E gute nacht o zaman.

3 Eylül 2010 Cuma

soğan kokulu ellerim

Bazı şeyler biterken ya da bitmeye yüz tutarken, ben yeni başlangıçlar yapıyorum. Hiç de fena bir his değil. Ha; hedef koyma olayını da biraz abartıyor olabilirim ama hedeflediklerimi yapabilirim de aynı zamanda, sadece biraz gaza ihtiyacım var. =)

Günlerden sonra ilk defa bugün gözümü sabah saat 10:00'da telefonumun alarmıyla açtım. Hayır, henüz delirmedim; işlerim vardı sadece. Yaklaşık 20 dakika yeniden uykuya dalma güdüsüne karşı savaş verdikten sonra, en sonunda zıplayıp kalktım.

Güzel bir gün oldu bugün. Almanca kursuna yazıldım. Cumartesi dersim başlıyor. Yarın sabah da erkenden oryantasyonda OR'ın (Operational Research Kulübü) standında olacağıma göre, en yakın geç kalkabilme günüm Pazartesi olarak gözüküyor. Sonrası ise, baya muallakta.

Yarın sabah oryantasyonun ilk günü. İlk geldiğim sene ipini koparmış bir vaziyette oradan oraya dolanıyordum standların arasında. Sonraki iki sene koç ve koçluk projesi lideri olarak yer aldım orada. Koç olduğum sene kulübün alt grup ve projelerinin adlarını doğru ve eksiksiz hatırlamak için yırtınıyordum. Proje lideriyken de o başvuru formlarının arasında kaybolmamaya çalıştım, ama çok keyifli anılarım oldu. Bu sene ise ex-lider olarak bu seneki liderim, şahsi ex-koçum, canım Zahid'e ve orada olacak tüm diğer kulüp insanlarına yardımcı olmak için emektar "ENDÜSTRİCİLER BURAYA" pankartlarımızla boğazım patlayana kadar bağıracağım. Ve bu benim NŞA'da öğrenci olarak katılabileceğim son oryantasyon olacak. İlginç.

Bıraktığım halleriyle aynı kalmayan şeylerin arasına yeniden karışıyorum. Biraz korkmam gerek belki, ama ben nedense yeni başlangıçların heyecanı dışında hiçbir şey hissetmiyorum; korkuyu ise, asla.

Akşamüstü Türkiye - Çin basketbol maçını seyretmekle annemler ve komşularla beraber Hamamönü'ne gitmek arasında kaldım. Son kararımı Hamamönü'ne gitmek olarak verdim. Keyifliydi aslında. Ankara'nın apaçilerine doğal ortam oluşturmak bir yana, ilginç derecede düzgün denebilecek bir kültürel dokuya büründürülmüş orası. E nitekim annemler de baya sokakta kostümlü kızlarla beraber oynadılar falan filan. Çayını içtiğimiz teyze de göbek atanlar arasındaydı; "psikiyatra gitmiş kadar olduğunu" söyledi, "Yarın da gelin" diye ekledi. Kısacası, feci eğlendiler. Annelerimiz ve anneannem böyle takılırken, biz de komşu kızları olarak 3 kişi (ben, kardeşim ve komşumuzun kızı) macun aldık. Hayatımda yediğim macunlardan tadı en güzel olanıydı galiba. Ve, bu resimde babalarımızın olmadığını fark etmişsinizdir. Doğal olarak. Sıkıntıdan patlama ihtimalleri göze alınmayacak gibi değil.

Neyse ki Çin'i de baya bir farkla yenmişiz. Maçı kaçırdım diye üzülüyordum ama fazla ekşınlı da değilmiş zaten görünüşe göre.

Haa, bugün bir de arada yemek bile yaptım. Demin elimi yüzüme atınca aldığım soğan kokusu hatırlattı. Etrafıma "hiçbir şeye elini sürmeyen kız" izlenimi veriyor olabilirim ama kendi halime bırakıldığımda, kimse işime karışmadığında, "bıçağı öyle tut", "şu kalınlıkta kes" falan demediğinde, kendi halime bırakıldığımda gayet de iyi sonuçlar aldığım gerçeği her gün daha da netlik kazanıyor.

Yavaş yavaş yeniden insan içine karışıp amacı olan işlere bulaşmak fikri beni keyiflendiriyor.

Bir an önce uyumazsam yarın oryantasyona zor uyanırım ben.

2 Eylül 2010 Perşembe

schrödinger'in kedisi.

Demin açık penceremden kafamı uzattım, dışarıya baktım. Odam hala bir miktar sıcak. Kafamı pencereden biraz dışarı çıkarınca 2 Eylül 2010 gecesinin nemli rüzgarı hafifçe suratıma çarptı. Ve o koku hafızamda bir şeylerin uyanması için yetti.

Eylül ayı, daha önce bundan bahsettim mi, ya da önce yazıp sonra sildim mi, emin değilim ama; sevdiğim bir ay. Sadece bu ay doğduğum için değil. Bir şekilde benim için pek çok başlangıçları sembolize ediyor. Başlangıçları severim. Serin havaların başlangıcı, nefes almanın başlangıcı, yazın sıkıcılığından çıkmanın başlangıcı... İlkokulda okul alışverişi zamanı, yeni önlük, yeni okul ayakkabıları, kaplanacak defterler, kullanılacak yeni renkli kalemler ve başka şeyler (ilkokuldan beri kırtasiyelere meraklıyımdır). Öğrencilik hayatı boyunca sabah erken kalkmalar, okul yollarına düşmeler... Her seferinde yeni hocalar, yeni ders programları. Bazen yeni arkadaşlar, alışıldık/alışılmadık yüzler. Uzun bir tatil boyunca geç kalktıktan sonra biz "N'olduk ki şimdi" derken, bir yandan gözleri kamaştıran sabah güneşi. Bir zamanlarda rutine bağlanan şeyler bile o ilk günlerde farklı bir anlam kazanır. Uzun bir tatilden sonra eve dönünce hissettiklerim gibi mesela.

***

Schrödinger'in kedisi. Bu düşünce deneyinden haberdar olmak bazen baya işe yarıyor.

Hem ölü, hem diri. Hem evet, hem hayır. Hem 0, hem 1. Hem gerçek, hem hayal. İkisi de birer olasılık, ikisi de eşit, yani 0,5 paya sahip. Birine sevinemeyeceğin gibi, diğerine de üzülmezsin. Ta ki, kutunun kapağını açıp içine bakana kadar. Kutunun kapağını açıp, kediyi gözlemlediğin anda iş olasılık olmaktan çıkıyor; olgu halini alıyor.

Ya ölü, ya diri. Ya evet, ya hayır. Ya 0, ya 1. Ya gerçek, ya hayal. İşte o zaman ya hapı yutuyorsun, ya da duvarlara tırmanıyorsun.

Şimdi... 0,5 ile yetinebilir misin, yoksa 0 elde etmek pahasına, 1'i gözlemleyebilmek için kutunun içine bakar mısın? Zor soru, kabul ediyorum.

Aşağıda bahçede ağaç yaprakları hışırdıyor. Fonda, yine Alberto Iglesias'ın Los Amantes del Circulo Polar soundtrackleri.

1 Eylül 2010 Çarşamba

yağmur geldi, yağmur.


Özlenen şorul şorul yağmurun kokusunun ve serinliğinin bünyeyle buluşma anı. Eylül ayının ilk günü ve yakışan bir şekilde bulutlar, yağmur, caddelerden akıp sel olan sular, rüzgar.

eylül.

Yağmur yağdı, yağmuuuuuur!

Ankara uzun süreden sonra ilk defa yağmur yüzü gördü bu akşam. Eylül ayının gelişi şerefine, günlerce süren sinir bozucu derecede güneşli ve sıcak havadan sonra yağmur en sonunda yüzümü güldürdü. Sevmiyorum arkadaşım öyle sürekli açık, sıcak, güneşli havayı. Biraz essin, hava bulutlu ve temiz olsun. Doğru düzgün soluk alıp verebilelim.

Balkona çıktım demin, biraz nefes alayım diye. Şöyle bir etrafıma bakındım. Yollar turuncu sokak lambalarının altında ıslak, parlıyor. Hava temiz, bir toprak kokusu hakim; ki işte ben bu kokuyu çok seviyorum. Balkonda biraz ilerledim, kenara iyice yaklaşınca ayaklarım ıslandı. Terlik giymeyi sevmem. Küçüklüğümden beri sevmedim, annemin bütün ısrarlarına rağmen hala giymiyorum.

Eylül ayı güzel. Sadece bu ayda doğduğum için böyle söylemiyorum. Eylül ayı, doğadaki her şeyin ve insanların şöyle bir durup dinlediği, bir oturup sakinleştiği, efendime söyliyim, bir aklını başına topladığı zaman dilimlerinden. Bütün yaz bir yerlerde "eller havaya" ve "kop-kop" yapmış zihinlerimizin ve belki de bedenlerimizin şöyle bir soluklandığı bir zaman.

Hüzünlü bir ay gibi gözükür, bir nevi doğrudur. Yazdan yeni yeni çıkmaya başlayan bünyelere zaten ne dense hüzünlüdür.

Ben de Eylül ayının gelişi şerefine, Windows Media Player'a Alberto Iglesias'ın yaptığı Los Amantes del Circulo Polar (Lovers of the Arctic Circle) filmi müziklerini sıralıyorum. Doğanın bu filmdeki kadar sessiz ve sakin olup beni biraz daha büyülemesine daha çok var, ama uzun zamandır "yaz" fikriyle yorulmuş zihnimin belki de bu düşünceye, bu hisse biraz ihtiyacı vardır.

Hoşgeldin, Eylül. Hoşgeldin, biraz serinlemiş hava fikrinin bünyemde yarattığı güzel, ferah his.

31 Ağustos 2010 Salı

solitaire. dikkat dikkat, mantık konuşuyor.

Salak mıyım ben ya? Niye kasıyorum ki!

Biraz saçma, biraz da bir insanın hak etmeyeceği kadar "bir arkadaşlığa özlem dolu" bir yazı yazmıştım. Sonra solitaire oynamaya başladım. Solitaire oynarken kafam çok güzel dağılıyor, hem rahat rahat müzik dinleyebiliyorum, hem de üzerinde düşünmem gereken şeyler hakkında kafa yorabiliyorum. İşte demin de solitaire'e gömülmüşken, arka planda AC/DC'den Highway to Hell çalmaya başladı. Bir anda dank etti kafama: Salak mıyım ben ya, bunca şeyden sonra niye ben söylüyorum ki bunları? Hayır, neden yani? Yok öyle bir dünya.

Kural neyse ona göre oynuyorum. Hatta şu agresif oyun tarzı içinde baya fairplay takılıyorum bile denebilir. Devamı beni ilgilendirmiyor. Üstelik, gerçekler benim düşlediğim ve olmalarını umduğum gibi değiller diye oturup ağlayacak da değilim. Neyse ne.

İnsanlar garip yaratıklar, ama 21 yaşımda hafiften hafiften çözmeye başlıyorum ben de.

Hatta şöyle bir düşünüyorum da, eskisi gibi bulamayacağım şeyler için hiçbir şey yapmak zorunda olmamak beni baya baya rahatlatıyor.

Kalan kısmını kısa bir süre sonra görmeye başlarız.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

şafak vakti büyüsü.

Bambaşka bir yazıya başlamıştım, baya da ilerlemiştim. Yaz tatillerinin uzun ve sıkıcılığından bahsediyordum, falan filan.

Windows Media Player susunca yeni bir şarkı açmak istedim. Listede biraz dolandım, aşağı, aşağı, biraz daha aşağı, biraz; çok az yukarı, sonra yine aşağı. Sonra gözüme Debussy'den Clair de Lune takıldı. Bugünün temasına uyar diye düşündüm. Çift tıklamamdan itibaren ise, tamamen farklı bir ruh haline büründüm. Son yazdıklarıma baktım, baktım. Şu anki ruh halimle ne kadar alakasız olduğunu gördüm. Bu konu üzerinde daha sonra saçmalamaya karar verdim ve bütün yazdıklarımı kesip, belki sonra devam etmek üzere bir not defterine yapıştırdım.

Son 2-3 gündür gökyüzü ile haşır neşirim biraz. "Çoban yıldızı"nı arıyorum; yani Venüs'ü. Gökyüzünde çizdiği rota Güneş'inkine benzermiş; o yüzden sadece gün doğuşu ve batışına yakın saatlerde, ufka yakın yerlerde görülürmüş. Gökyüzünde Güneş ve Ay'dan sonra en parlak gökcismiymiş. Hiç şaşırmadım bu bilgilere. Ona da bu yakışırdı bence zaten. Hiç tanımadım ama, içimden öyle geliyor işte.

Sonra, Jüpiter ve Ay var bir de. Annem kaç gündür söylüyordu, şafak vaktinde Ay bizim apartmanın tepesinden Jüpiter'le beraber çıkıyormuş, fotoğraf çekmelikmiş. Sabah onu görmem için beni uyandırdı. Rüyamda saçma bir şeyler oluyordu, kendimle bir savaş veriyordum. Hani bazen olur da irkiliriz ya uykumuzda, tam o olacaktı ki; annem yatağımın başında bana seslenince ikisinin de etkisiyle hoplayarak uyandım. Annemin tatlı tatlı "tamam kızım, korkma korkma" tarzı bir şeyler dediğini hayal meyal hatırlıyorum, şafak vakti büyüsünün başlangıcı.

Zaten şafak vakitlerini oldum olası sevmişimdir. Günün içinde hayatın asıl büyüsünü kazandığı zaman benim için. Bir kere, şafak vakitleri hava daima çok güzeldir; gökyüzü alabildiğine bütün masum renklerini boyanır. İnsanların her türlü pisliklerinden arınmıştır. Arabaların sesi çıkmaz, vort-vortçu apaçiler ise 3405983245. rüyalarındadır. İnsanların bedenleri günün bu saatinde ölüme daha bir savunmasız olur, ilginç bir şekilde. En çok o zaman üşürüz yataklarımızda, örtüleri, pikeleri kafamıza kadar çekeriz. Rüzgardan pencereler, kapılar çarpar bazen, uyanırız. Birkaç saniye sonra yeniden rüyaya dalarız. Belki de hayatın o alışılmadık büyüsünü kaldıramaz bünyeler, o yüzden uyuruz, uyuruz. O saatte ezan sesi bile bir başka gelir insanın kulağına.

Neyse... Ben eğilmiş jaluzilerle daha bir karanlık kalmış odamda yatağımdan kalktım, yarı kapalı gözlerle balkona, annemin yanına gittim. İrkilerek uyanıp hemen kalkmamdan dolayı da belki; hayal meyal hatırlıyorum, rüyayla karışık. Ankara gibi bir şehrin bürünebileceği en güzel, en alışılmadık renkler belki. Keşke hep böyle olsa, dedim içimden. Böyle sessiz, huzurlu, güvenli, değeri bilinir.

Annem tam bizim apartmanın köşesinden çıkan Ay'ı ve altlarında gezinen Jüpiter'i işaret etti. Bütün geceye sahip çıkmış, görevlerini yapmanın verdiği gururla batıda çatıların arasında kaybolmak üzere artık rengi gittikçe açılmış mavi yollarında sessizce ilerliyorlardı ikisi de. Yarı uyur yarı uyanık bir şekilde içeri koşup, Rus malı emektar dürbünümüzü kaptım. Malum apartmanın 8. katı; başım falan dönerse diye sandalyeye oturdum, dürbünle Ay'ı aramaya başladım. Hemen yanındaki maviliğe karışan kraterlerine baktım, hayranlık duydum. Sonra Jüpiter'e baktım. Hava iyice aydınlandığından, parlak bir noktadan başka bir şey göremedim.

Sonra sonra istemeye istemeye yeniden yatağa yattım. Tam kafamı yastığa koydum, aklıma çoban yıldızı geldi. Acaba görebilir miyim diye kalkıp penceremi açtım, doğuya doğru baktım, ama o yönde pek görüş mümkün değil, gün doğuşunun müthiş renkleri ve karşıdaki binanın çatısı dışında hiçbir şey göremeden penceremi kapattım. O an içimden Bon Iver & St. Vincent'tan Roslyn dinlemek geldi, New Moon'un enfes soundtracklerinden biri. Yine de bütün gece uyanık kalıp sahuru beklemiş, sahuru yaptıktan sonra biraz daha oyalanmış olmamdan ötürü uyku anlamında şansımı fazla zorlamak istemedim. Yine de öğlen saat ikide uyandım, o da ayrı bir mesele.

İşte bu şekilde oldu, şafak vaktinin büyüsüne kapılışım.

Bu akşamüstü biraz daha hazırlıklıydım, gün batımında Çoban Yıldızı'nı görme imkanım oldu. Güneş battıktan sonra yine annem seslendi. Ay ve Jüpiter, Dünya'ya göz kulak olma işinin bugünkü kısmına başlamışlardı. Yine dürbünü kaptım. Bu sefer daha şanslıydım. Dürbünden anlamlı bir şeyler görmek hiç kolay olmadı, ama en sonunda Jüpiter'in 4 büyük uydusunu fark edebildim: Io, Europa, Ganymede ve Callisto. Jüpiter'in etrafında sıraya dizilmiş, saygıya duruyorlardı sanki. Milyonlarca kilometre ötede bir yerlerde bir şeyler oluyordu ve ben bunu oturduğum yerden, evimin balkonundan gözlemliyordum. O uyduların Jüpiter'in etrafında nasıl dizildiklerini gördüm. Belki emektar dürbünümüz biraz daha gelişmiş teknik özelliklere sahip olabilseydi, ilerleyen zamanlarda Jüpiter'deki tutulmaları görme imkanımız da olurdu. Ama bu teknik şartlar altında, oralarda bir yerlerde 4 tane uyduyu Jüpiter'in etrafında görmek bile beni çok mutlu etti.

Hala insanların elleriyle kirletemedikleri bazı güzellikler var. Umarım bir gün bu güzellikleri çok daha farklı ortamlarda tatma şansım olur. Eğer böyle bir şansım olsaydı, değerini bileceğime neredeyse eminim ("neredeyse" sözünü sadece büyük konuşmuş olmamak için söyledim).

Çünkü... bu "çünkü"nün devamını yazmıştım ama sildim, "comment" içine aldım. Onu da belki başka bir yazıda anlatırım.

27 Ağustos 2010 Cuma

çoban yıldızı.

İnsanlar manyak manyak şeylerden zevk alırken, başka birileri bu dünyadan göç ediyor. Bütün bu işleyişin bir amacı olduğuna inanmasam, yanmıştım.

Söyleyecek fazla sözüm yok. Deniz Gönenç Sümer'i kaybetmişiz birkaç gün önce. Hiç tanımadım kendisini. Oyunlarına gitmedim hiç, hatta kan arayışlarını görmeden önce adını bile bilmiyordum. Ne zaman ki webmail'den ve Okan Bayülgen'in programından kan bağışı çağrısı yapıldı, o zaman öğrendim kim olduğunu ve durumunu. 26 yaşındaymış, 2006'da Bilkent Tiyatro'dan mezun olmuş. Bir süre önce virüs kaynaklı bir hastalığa yakalanmış, Hacettepe Üni. Tıp Fak. Hastanesi'nde tedavi görmüş, bu sırada kana ihtiyaç duyulmuş. Hayatımda daha önce hiç kan vermeyi denememiş olmama rağmen ilk defa gidip kan vermeyi bile düşündüm, ama yakın zamanda geçirdiğim hastalık sırasında aldığım ilaçları düşününce gitmekten vazgeçtim. Yine de, o günden itibaren her gün onun için ve ailesi için, hatta onun gibi hastanelerde şifa bekleyen herkes için dua ettim. Ne tanıyordum, ne de başka bir şey. Yine de içimden bir ses onun iyileşmesini gerçekten istemişti. Yüzünün aydınlığından kalbinin temizliğine dair bir şeyler çıkarmışımdır belki, kim bilir.

Sonra sonra çağrılar işe yaramış, yeterli miktarda kan toplanmış. Okuduklarıma göre biraz toparlamış da hatta, hastaneden çıkmış bir süre sonra. Ama sonra kaybetmişiz işte.

Birçok rol almış daha önce, ama bilenler Teoman'ın Çoban Yıldızı klibindeki enfes performansıyla hatırlayacaklardır kendisini. Ben severdim o şarkıyı, çok dokunurdu zaten önceden de. Şimdi ise gözlerim dolmadan, burnumun direği sızlamadan dinleyemiyorum, bambaşka bir anlam kazandı durumu bilen herkesin yüreğinde.

Kısacası, 26 yaşında gencecik bir insan, yetenekli, gelecek vaadeden bir oyuncu hayata gözlerini yumdu, tıpkı pek çok diğer genç insan gibi. Üzülüyorum diyecek oluyorum ama demiyorum, çünkü üzülmüyorum aslında onun için. Sadece, hikayesi çok, çok fazla burkuyor içimi. Arkasında bıraktığı anlamlı hikayesi için ona teşekkür ve bol bol dua ediyorum, bütün iyi dileklerimi yolluyorum.

Burada Romeo & Juliet'in olduğu iki parça video var, seyredip bu genç oyuncuyu sevgiyle anmak isteyenler için:
Parça 1
Parça 2

Mekanı cennet olsun, Allah rahmet eylesin. Sevenlerine, yakınlarına, ailesine sabırlar versin.

Mekanın cennet olsun, çoban yıldızı.

Birazdan balkona çıkıp bakacağım, belki gökyüzündeki yerini almışsındır.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

tecrübe ile ilgili, önemli bence.

"Tecrübe".

7 harfli. Arapça "tecribe" kelimesinden dilimize yerleşmiş. Bulmacalarda çok çıkar mı, bilmiyorum. Ama bazı iş ilanlarının anahtar kelimesi. Bizim yaşımızdaki bireylerde fazla bulunmaz şu an için, ya da belki bir yere kadar bulunur.

İlk bakışta insanın gözüne hiç de fena gelmiyor, değil mi... Yalnız, ben bugün çok önemli bir ayrıntı yakaladım. Hani, uzun zamandır aklımda bir yerlerde olan, ama bir türlü toparlayıp adam edemediğim bir düşünce.

Çok tehlikeli bir şey de aynı zamanda bu "tecrübe".

Öyle ki, insanı; kişisel gelişimi çok feciiiii uyuşturabilecek bir kapasiteye sahip.

Bir sosyal ortam düşünelim, o sosyal ortamın içinde "diğerlerinden daha tecrübeli" bir kişiyi getirin gözlerinizin önüne. Diğer bireylerle olan konuşmasını, diyaloglarını düşünün. Jest ve mimiklerini, ses tonunu, kullandığı kelimeleri, cümleleri... Sanki biraz... Şşşeeeey... Küçümseyici? Bazen olsun, böyle hissedenler var mı aranızda?

Herhangi bir konuda sizden daha tecrübeli bir insanla aynı ortamda bulunduğunuzda karşınızdaki kişinin tavırlarından dolayı küçümsenmiş hissettiğiniz zamanların sıklığı ne kadardır? Eğer bu yazıyı okuyan birileri olursa bu sorunun cevabını yazıya yorum olarak yazabilir ya da mail atabilirler; düşüncelerinizi gerçekten merak ediyorum.

Neyse. Ben böyle ortamların çoğunda kendimi minimum "biraz" küçümsenmiş hissediyorum ve fikirlerimin o tecrübeli kişilerin (ki bundan sonra TK diye kısaltıyor olacağım kişiler bunlar) gözünde pek değerli olmadığını düşünüyorum. İşin bende uyumsuzluk (dissonance- Allah'ııııım, olaya hafiften sosyal psikoloji mi katıyorum, ne!) yaratan kısmı ise şu; bazen, karşıdan gördüğüm tavırların aksine, ciddi anlamda inandığım ve destekleyebileceğim fikirlerim oluyor ve bu fikirlerin, "tecrübe" kelimesine dayandırılarak ciddi anlamda gümbürtüye gittiğini düşünüyorum.

Gelmeye çalıştığım noktaya yavaş yavaş geliyorum.

Bazı durumlarda, sadece o kişi benden daha tecrübeli olduğu için fikirlerimi savunmamın boşa gittiğini düşünüyorum. Karşımdaki kişiyi ikna etmeye çalışmak gittikçe anlamsızlaşıyor; çünkü bunu yapmanın imkansız olduğuna inanmaya başlıyorum. Çünkü karşımdaki kişiler, belki yıllar öncesinden kalmış hayat tecrübelerine bakarak bugün ve yarın için karar veriyorlar. Ben ise, iki gün önce öğrendiğimi bugün kullanmaya çalışıyorum, aradaki zaman farkı daha az. Bu yüzden de belki zamana biraz daha kolay ayak uydurma konusunda biraz daha avantajlı olabilirim.

Yani, "tecrübe" bazı durumlarda insanların kendilerini yeni ya da farklı düşüncelere, yeniliklere, değişimlere kapatmalarına sebep oluyor. Araya biraz da yaş girince bu durum ya "gençlik bunalımı", ya "kavak yelleri", ya da başka bir şey oluyor; ama sonuçta olay bir şekilde büyük olasılıkla "kabak tadı" veriyor.

Buradan yetkililere, bugünün ve geleceğin TK'larına sesleniyorum:

Aman diyim, n'olursunuz, o kadar yıl tecrübe kazandıktan sonra kendinizi 20-30 sene önce hayata yeni atıldığınız dönemlere sıkıştırıp kalmayın. Tamam, sizden daha az tecrübeliler olarak arada sırada saçmalıyoruz. Hadi tamam, "arada sırada"dan biraz daha sık gerçekleşiyor olabilir bu durum. Ama lütfen, n'olur; yine de kendinizi yeni düşüncelere, yeni şeyler öğrenmeye, yeni bakış açılarına kapatmayın. Kapatmamayı bırakın, alıcıları sürekli açık tutun. Bir durun, küçümsemeden dinleyin, tartışın. Sorular sorun, karşıt görüş bildirin, geliştirin. Beyin bedava... Bedava ya... Niye hamallık yapayım... değil mi.

Bugün zaten başımıza ne geliyorsa yeni fikirler üretemeyen, doğru düzgün argüman bulamayan, argümansızlıktan olduk olmadık konularda olduk olmadık adamlara saran politikacılardan; hadi fikir üretmeyi bıraktım, yeni fikirleri dinlemeyen, desteklemeyen; iş yerine gelip, emirler yağdırıp sonra odasında kahvesini yudumlayan; işçisiyle, çalışanıyla adam gibi iletişim kurmayan iş adamlarından vs vs gelmiyor mu?

Bu adamlar yıllardır politikada, ötekiler yıllardır işlerinin içindeler. Gözümün önünde tonlarca şey görüyorum. Birisi sorsa, şakır şakır anlatacağım. Ama kimse sormuyor. Feci bir çekinme hali var. Herkes birilerinden korkuyor. Ben bir kağıdı alıp arkama bakmadan kaçma düşüncesindeyim. Halbuki anlatabileceğim o kadar çok şey var ki. Gözümün önünde duruyorlar. Ve başkalarının gözünün önünde başka şeyler. Ama birileri bizden daha tecrübeli ya... o kişi eğer tecrübelerinin arasında yeni fikirlere sürekli açık kalmayı katamamışsa, ne desek boş işte.

Aman diyim, n'olur ya; düşmeyin bu hataya. Gözünüzü seveyim. Bu da bana gelecekte okumam için bir not; size de benden bir öneri, bir rica, ya da ona benzer bir şey olsun. Birbirimizin hayatını kolaylaştıralım, sürekli gelişelim, geliştirelim. İş hayatı insanların birbirlerinin arkasından kuyu kazdıkları bir yer olmaktan çıksın. Siyaset adam olsun. Beyin bedava... Bedava ya. Niye hamallık yapalım.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

merkür rötarı günlükleri-1

O kadar korkuyorum ki aklımdan geçenlerin hepsini burada sıralamaya.

Aklımdakilerin %30'unu buraya yazsaydım, yapabilseydim eğer öyle bir şeyi, beynimde olacak patlamaları düşünüyorum.

Bir hikaye gibi anlatmak istiyorum, sanki başkasının hikayesiymiş gibi, hatta başkasının ağzından belki. Yine de korkuyorum sizden. prefrontal korteksim amigdalamı yenemiyor bir türlü. Kafamdakilerin "oksijen"le gerçekleştireceği tepkimeden çıkan ürünleri düşünmek bile istemiyorum.

Bu yüzden kendi içimde kalıyorum. kafamdakileri dışavurmanın rahatlığından ödün vermek pahasıyla da olsa, onları oldukları gibi korumak istiyorum şu an.

Zaten anlatmaya kalksam da ne anlatabilirim ki. hadi anlattım diyelim, siz onu ne ölçüde "decode" edebilirsiniz, o da ayrı bir mesele.

Fazla mı mükemmelliyetçiyim, ne.

Merkür rötardaymış yine, hem de başak burcunda. Ah ülen aaah, yaktın yıktın beni Merkür.

19 Ağustos 2010 Perşembe

söyleyecek çok şey var ve hiçbir şey yok.

Bazen, böyle; anlatmayı istiyorsun da, bir bakıyorsun ki söyleyebileceğin hiçbir şey yok. Boğazına kadar dolusun halbuki. Ama yazmaya başladığını düşününce, söyleyebileceğin hiçbir şey olmadığını görüyorsun.

Fazla boş durmak iyi gelmiyor bünyeye. Dinlenmek, falan; bunlar güzel şeyler ama, bir süre sonra fazla derinlere dalmaman gereken sularda kulaç atmaya başlıyorsun. İşin gücün yok ya, yapacak aptal bir ödevin yok ya. İşsizlikten aklın duvarlara tırmanmaya başlıyor. Çırpınıyor, çırpınıyor.

Boş kalmak, bir süre sonra, hiç iyi gelmiyor bünyeye.

Saat 00:09, biraz serin bir akşam yine, balkonda oturuyorum. Karşımda alabildiğine Ankara manzarası var, uzaklarda bir yerlerde Gençlik Parkı'ndaki dönme dolabın ışıklarını, Anıtkabir'i falan görüyorum. Biraz serin. Sandalyenin üstüne top şeklini aldım, büzüldüm, büzüldüm, oturuyorum. Hangi alakasız şeyi yazsam, diyorum.

Upuzun, başı sonu belli olan, belirli bir kompozisyon oluşturan bir şeyler yazayım diyorum. Hakkında yazmak istediğim şeyleri burada yazmam, burada bahsedebileceğim şeyler üzerine yazacak onlarca satırım yok.

Ve bu arada demin Facebook'ta mükemmel bir şey gördüm, o kadar şaşırdım ki, çok aptal bir tepki verdim. Neyse ki kimse görmedi. Sanırsam.

Radiohead - 2+2=5 çalıyor. Biraz fazla üşüdüm, üzerime bir şey aldım, geldim.

Yazdıklarımın günlük yazılarına gereğinden fazla benzeyip benzemediğiyle ilgili olarak düşünüyorum.

Derken derken, Street Spirit çalmaya başlıyor. Radiohead'i her dinleyişimde gittikçe daha çok sevdiğimi düşünüyorum.

Uzaklara bakıyorum, ilgimi çeken yollara. "Buralardan geçiyordum" dediğim yerlere. Yine geçmek istediğim yerlere.

Hani, ne yaptığımı biraz daha iyi biliyorum sanki; bu sanki olay biraz daha deterministikmiş gibi bir izlenim uyandırıyor ilk başta. Yine de öyle değil, bazı Markov zincirleri var ki, kendilerini saygıyla anıyoruz.

Sabrediyorum, bundan önce sabretmenin, ilk anda aceleyle adım atmamanın ne kadar önemli olduğunu gördüm. O yüzden, sabırla bekliyorum gelecek cevabı.

Bir yanık kokusu geliyor burnuma, nereden olduğu belli değil. Nedense hoşuma gitti.

Ayak parmaklarım yavaştan buz kesmeye başladı, ama gidip çorap giymeye üşeniyorum.

Cevap için sabırla bekliyorum ama bu durum heyecanlanmamı engellemiyor. Heyecanlanıyorum, aklıma saçma sapan şeyler geliyor, o kadar küçük ve önemsiz ayrıntılara takılıyorum ki... Hatta sonra kendime bunun için kızıyorum. Biraz geçiyor, sonra yine aynı şeyleri yapıyorum, yine kendime kızıyorum, sonra yine devam.

Thom Yorke "Silence..." diyor. No Surprises; House'un 6. sezon 1. bölümünde benim için çok daha güzel anlamlar kazanmış şarkı arka fonda.

Sandalyenin üzerine iki büklüm tünemekten, bacaklarım uyuşuyor. Aşağıda sokakta bir köpek bomboş turuncu yolda sallana sallana yürüyor.

Ben şu anda, günlük olayları çiğ, tatsız tutsuz cümleler halinden çıkarıp, usulca güzel kelimeler topluluğu haline getirmenin mutluluğunu yaşıyorum. Fazla cümleleri siliyorum, eksikleri tamamlamaya çalışıyorum. Elimden geldiğince.

10 Ağustos 2010 Salı

back to life.

Silinen yazılar, yorucu bir staj ve yorucu bir tatilden sonra yine evimdeyim. Hhhaaalleluuuujah...

1,5 hafta önce stajımı bitirdim. Sonra apar topar tatile gittim, dün akşam kendimi evime attım.

Fazla boşluk iyi gelmiyor bünyeye. Alışkın değilim; sıkıntı, kaşıntı, çarpıntı yapıyor. Dayanamıyorum.

Anlatacak çok şey var aslında, ama ne kadarını burada anlatabilirim, ya da anlatırım, bilmiyorum.

Tek bildiğim; şu anda ne olduğunu bilmeden yapmak istediğim pek çok şey var. Ve hakkında ne olacağını bilmediğim, ama bilmeyi gerçekten istediğim, merak ettiğim pek çok şey. Artık biraz daha tatlı bir rutine bağlamış bir hayatım olsun istiyorum. İşlerimi yoluna koyup, güzel haberler almam gerek.

House M.D.'yi bitirdim, tadı damağımda kaldı, yeni sezonu şimdiden iple çekiyorum. Yeni dizi önerilerine de açığım.

İşte böyle.

Özlediğim insanlar var, ama özlediğim insanların özlediğim hallerini bir daha aynı şekilde bulacağımdan emin değilim. Çünkü o zamanlar kendimi daha kolay kandırıyordum. Böyle olsun hiç istemezdim, hiç.

House M.D.'nin 6. sezon 16. bölümünde çok sevdiğim bir sahne. Güzel anlatıyor.

Şimdilik bu kadar. Biraz rutin güzeldir, tamamen dağılmış konsantrasyondan sonra iyidir.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

derinlerde.

Yazmayacaktım bugün blog. Yorgundum, bünyem kaldırmazdı. Cümleleri toparlayamazdım. O ana kadar. O fotoğrafları görene kadar.

Şu an o kadar buruk ki içim. Ve o kadar tatlı bir burukluk ki bu. Bir yandan parçalarken, bir yandan da beni olmam gerektiği gibiymişim gibi hissettiriyor.

Arka planda bir House M.D. soundtracki çalmakta yine; In the Deep - Bird York.

Bütün bunlar birleşti, ve ben; çok buruk hissediyorum. Çok buruk, ve çok güzel.

Tutamadığım, elimden kayıp giden şeylere bakıyorum.

Şimdi şarkının sözlerine baktım, bu kadar da güzel olmaz ki.
Thought you had
all the answers
to rest your heart upon.
But something happens,
don't see it coming, now
you can't stop yourself.
Now you're out there swimming...
In the deep.
In the deep.

Life keeps tumbling your heart in circles
till you... Let go.
Till you shed your pride, and you climb to heaven,
and you throw yourself off.
Now you're out there spinning...
In the deep.
In the deep.
In the deep.
In the deep.

And now you're out there spinning...
And now you're out there spinning...
In the deep.
In the deep.
In the deep.

In the silence,
all your secrets, will
raise their worried heads.
Well, you can pin yourself back together,
to who you thought you were.
Now you're out there livin'...
In the deep.
In the deep.
In the deep.

In the deep...

Now you're out there spinning...
Now you're out there swimming...
Now you're out there spinning...
In the deep.
In the deep.
In the deep.
In the deep...


Çok fazla bir şeyler yazamayacağım galiba, yazsam da içimden geçenleri olması
gerektiği gibi anlatamayacağım.

Ama sanki iki yılım birden uçup gitmiş gibi hissediyorum. "E şimdi n'olcak?"
diyorum.

Bakıyorum, gülüyorum, mutlu oluyorum, içim buruluyor.

İşte öööyle bir şeyler. Anlatamadım işte. Neyse ki shuffle'da bu şarkı denk geldi.

Yaşasın haftasonları. Bir ara daha detaylı anlatmayı düşünüyorum bu staj olayını.
Şimdi sırası değil, bu anı mahvetmek istemiyorum.

13 Temmuz 2010 Salı

amaç.

Kırk yıllık deviantArt galerisi eklentime trojan uyarısı verdi bilgisayarım, "Enaaaam!" dedim. Neyse, eklentiyi kaldırdım. Bu blogu okuyan 1-2 kişi varsa gönül rahatlığıyla sayfayı açabilir artık. Hahah.

House M.D.'nin soundtracklerine aşık olduğumu söylemeliyim önce. Sonra da, gün boyunca makinaları takip ederken, ya da bilgisayar ekranının sağ alt köşesindeki saatte dakikaların geçişini seyredip, o saate bakmadan geçen ufacık bir aradan sonra "Aha kesin 15 dakika geçti bu sefer" diyip, sadece 5 dakika geçtiğini görüp, depresyon eşiklerine gelene kadar aklımdan geçenleri yazmaya başlıyım.

Staj yaptığınız fabrikanın çok gürültülü bir üretim alanı olmasının kulağı harap etmesinin dışında, güzel olan bir yanı daha var. Dışınızdan şarkı söyleyebilmeniz. Sesiniz freze, matkap gibi pek çok devasa makinanın insanın sinirlerini bozan sesine karışıyor, siz de zaten anca vücudunuzun içinden katılarda sesin yayılımı ile geçen sesi duyabiliyorsunuz. Varın bas bas bağırın, kim duyar sizi.

Eliyahu Goldratt'ın Amaç adlı kitabını okumaya başladım, Alper Hoca IE376 Üretim Bilgi Sistemleri dersinde Kısıtlar Teorisi'ni anlatırken biraz bahsetmişti, geçen gün şirkette konusu açılınca kitabı bulup okumaya karar verdim. Görünüşe göre, zamanlamam da hiç fena değilmiş.

Bütün bunları bıraktım da bir fabrikada neden makinalarının kapasiteleri, hızları vs vs bilinmez ki? Hadi onu da geçtim, her sene stajyerlerine mutlaka zaman etüdü yaptıran bir fabrikada nasıl bu veriler olmaz? Birine güvenmezsin, ikisine güvenmezsin ama veri veridir ya. Veri güzeldir.

Efendicağızıma söyliyim; stajda 7. günümü bitirdim. Pek anlamadan geçiyor, bir şey anlamamak için özellikle ciddi ölçüde çaba sarf ettiğimi söylememe gerek yok sanırım. Hayat şartları, n'aparsınız.

Yine de hani "hatalardan da ders çıkarma" olayı var ya, görebileceğim her şeyi görmeye, duyabileceğim her şeye kulak kabartmaya çalışıyorum. Aklımdan bir sürü fikirler geçiyor, bir sürü problemin farkına varıyorum, şu koşullar dahilinde işe yarayacak ya da yaramayacak çözüm yolları buluyorum. Bunları yapmazsam sıkıntıdan patlayacağım gerçeğinin yanında, okul için staj raporu yazmakta zorlanacağım gerçeği de var.

Geçen gün fark ettim ki, eğer hani o klasik "yönetici vasıfları"na, "klasik yönetici" vasıflarına sahip olursam bir gün, o vasıflara güzel şeyler ekleyebilip, iyi bir yönetici olurmuşum gibi geliyor. Bilmiyorum.

Bilgisayar başında yapmam gereken bir sürü şey var ama zaten bütün günüm çalışmakla ve onun gibi şeylerle geçtiği için, elimi sürmek istemiyorum, nitekim sürmüyorum da. House M.D. seyretmek istiyorum, hem de çok istiyorum ama zaman yetmeyecek.

Bir an önce uyumam gerek.