4 Mart 2012 Pazar

Siddhartha

"Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, 'Ne sağır, ne körmüşüm,' diye geçirdi içinden. 'Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk gibi bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğruna işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüntüler dünyasına yanılsama, dedim; kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.''"

(Siddhartha, Hermann Hesse)


16 Ağustos 2011 Salı

afrika'ya yardımlar hakkında: bu dünya benim memleket

Empati de önemli bir şey tabi, ama beynin mantıklı düşünmeyi, empati kurabilmeyi sağlayan yapısı olan prefrontal korteks (alın korteksi) fazla gelişmemişse yapılabilecek çok da bir şey kalmıyor.

Facebook'taki şu eventin duvarında yazılanlar kanımı dondurdu resmen. Şu şartlarda "Önce kendi ülkemizdekileri doyuralım" demek, "Öteki ülkelerdeki, yaşam şartları bariz bir şekilde çok çok daha kötü durumda olan insanları sadece Türk olmadıkları ya da Türkiye sınırları dahilinde yaşamadıkları için rahatça açlıktan ölüme terk edebiliriz" demekten farksız.

İşte tam da bu yüzden, Allah hepinize akıl fikir versin.

"Niye sadece Türkiye, niye başka ülkeler yardım etmiyor! Hı? Hı? HI?" derken dem vurduğunuz o ülkelerin tavrından da hiçbir farkı yok öne sürdüklerinizin. Şimdi o süper, aşmış(!) milliyetçilik duygularınızı da alıp Mars'a falan gidin, hatta mümkünse daha da uzaklara; böylece kendi "içinizdekiler"den başka kimseye yardım etmek zorunda kalmazsınız, bir yandan da bizim sinirlerimiz bozulmamış olur.

Orada her gün kaç bin çocuk ölüyor. Anneler çocukları arasında seçim yapıp, canlarının parçalarını geride bırakarak diğer parçalarının yaşaması, en azından tedaviye ulaşabilmesi için yola devam ederken; başka bir yerde insanların sadece yemek yiyebilecek duruma gelmeleri için bile iki haftalık tedavi görmeleri gerekirken; birileri buralarda sözde "medeniyet"in ortasında, kıçında pireler uçuşa uçuşa klavye başında oturduğu yerden atıp tutuyor; "iç"miş, "dış"mış, bir şeylerden bahsediyor.

Barış Manço'nun "Adam Olacak Çocuk"uyla, "Dönence"siyle, "7'den 77'ye"siyle büyüdüm ben. Sevginin, insan sevgisinin; bir insanı milletine, dinine, dinsizliğine göre ayırmadan, onu yargılamadan, ona etiketler yapıştırmadan sevebilmenin ne olduğunu biliyorum. Bu şarkı da ondan gelsin bütün anlayanlara, ayırmadan "sevebilenlere". Zira onun kalbi insan sevgisiyle doluydu. Sözlerini de "dikkatle" okuyun diye koyuyorum:


"Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü
Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı
 Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini; hiç farkı yok, hepsi aynı
 Sonunda ben de anladım hanyayı, konyayı
 
Sanki insanlık pazara çıkmış, ekmek aslanın ağzında  
"Bir sıcak çorba içer misin" diyen yok
 Dört duvarı ören çatısını kapatıp, içerden kitlemiş kapıyı  
"Bir döşek de sana serelim, buyur" diyen yok
 
Tek bir soru: 
Hemşerim, memleket nire?
Bu dünya benim memleket
Hayır, anlamadın; hemşerim, esas memleket nire?
Dedim ya yahu, bu dünya benim memleket
Töööövbe tööövbe tööövbe...

Kardeşlik ve eşitlik üstüne uzun uzun nutuklar çekip
"Niye senin derin benden daha koyu" diyen çok 
Kaşının altında gözün var diye silahlanıp, ölüme koşarken
Kalan dul ve yetim ne yer, ne içer soran yok

Barış, garibim bulamadı çözümü, oturdu etti bunca sözü
"Gelin hep beraber anlaşalım" diyen yok 
Zaten paramparça bölünmüş ve yaşanmaz olmuş dünyamız
 Daha fazla kesip bölmeye hiç gerek yok..."

14 Ağustos 2011 Pazar

gri, kocaman taşlar

Şekiller, renkler, kaldırımlar, taşlar, griler, tarihi eserler, köprüler... Bunların hiçbirinin tek başına anlamı yok. Hepsi, hatıralarla, henüz hatıra olmamış hafıza parçacıklarıyla, bana yaşattıkları duygularla beraber anlam kazanıyorlar.

O duygular ise, değişken. Duygular değiştikçe, o şekillere yüklediğim anlam değişiyor. İki gün önce yaşadığım kırgınlığı unutuyorum, yeniden kollarımı açıp; yüzümde affedici bir ifadeyle beklemeye koyuluyorum.

O şekillerin, yerlerin üzerindeki tüm o anıları, o duyguları overwrite edip duruyorum.

Beynin rewritable bir bellek depolama aracı olması güzel bir şey.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

here comes the sun.

Basit insanların basit eylemlerine odaklanıp kendi kendimi yiyip bitirebilirdim şu an. Fakat ben tam tersini seçiyorum; kalpleri dopdolu insanları hatırlayıp, dünya üzerinde samimiyetini kaybetmemiş şeylerin hâla varlığını sürdürdüğünü hatırlatıyorum kendime. Ve yine başrolde aynı kişi var:

"Bazı insanlar vardır ki, canlı, ıslak çayırlar üzerindeki sisli, ama güneşle aydınlanmış, açık pembe-açık sarı-yavruağzı renkteki temiz, ferah öğleden sonra havası gibidirler."

"Pisliğe batmış bir sürü yer; ve bir sürü zihin kendi üzerine kilitler vurduğu dar, ışıksız zindanlarda çürümeye bırakmış kendi kendini" diyebilirdim; çok güzel söylenir, söylenirdim. Söylenmek için çok sağlam sebeplerim var. Yine de yapmıyorum bunu. Belki bana "Aptalsın sen" diyeceksiniz, ya da yarın öbür gün bu yazıyı okuduğumda ben kendime söyleyeceğim bunu; ama yine de odaklanabileceğim güzellikler var hayatımda. Güzel şarkılar var, güzel doğa fotoğrafları var; insanın hafızasına kazınan renkleriyle. En önemlisi de, insanı hayal kırıklığına uğratmayan o güzel, temiz "akıl"lar var. Bazılarının benim için önemli olduklarını bildikleri, ama bazılarının da ne kadar önemli olduklarının farkında oldukları şüpheli olan o güzel akıllar.

Ben o akıllar sayesinde gördüğüm bütün o pis, bulanık zihinlere rağmen gerçek sevginin, güvenin, aşkın, dostluğun bir yerlerde bir şekilde hâla var olduğuna inanıyorum. Bu durum, bana bütün o oyunların, sığ fikirlerin, temellerinde bu sığ fikirlerin olduğu sığ eylemlerin hepsini bir kenara bırakıp, sevilesi olanı "sevmeye inanabilmek" için güç veriyor. Hatta o kadar seviyorum ki, bunları yazarken bile midemde kelebekler uçuşuyor. İster inanın, ister inanmayın.

"Here comes the sun
Here comes the sun, and I say
It's alright"

(Bu blog Beatles - Here Comes the Sun eşliğinde geçirilmiş bir günün ardından, yine aynı şarkı eşliğinde yazılmıştır.)

26 Temmuz 2011 Salı

time and relative dimension in space.

Hiç belli olmaz, belki bir gün ona bilmeyi hak ettiği her şeyi, tüm o güzellikleri anlatırım. Nasıl da benzediğimizi.

TARDIS'i; onun nasıl "bigger on the inside than on the outside" olduğunu. Doktor'u, Rose'u.

Şimdilik sadece onu dinliyorum. Bir de yazının önce başıyla sonunu yazıp, o paragrafların arasını dolduruyorum. Paragraflar arasında dolanıyorum. Yeşiller, maviler, griler uçuşuyor kafamda.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

başlık bile buldurtmuyor ki.

Hah, bir de gök gürlesin Temmuz ayının ortasında. Benim kafam yeteri kadar karışık değil ya... Ben zaaaaaten "Bir teeeeselli ver" modunda değilim ya... Odamın içine içine girsin o şimşeğin beyaz ışıkları gecenin bir vaktinde.

Bekliyorum, gözlüyorum öyle. İçimden film replikleri söylüyorum. Defalarca tekrarlıyorum, tekrarlıyorum. Hiç yabancı olmadığım o yerin ışıkları uzaklardan göz kırpıp duruyor o sırada. Ben bir kez daha tekrarlıyorum.

Bekliyorum, daha bir mutluyum bu sefer aslında. Yağmur taneleri dışarıda bir yerlere vuruyor gecenin karanlığında. Karşı apartmanın ışıkları biraz önce söndü.

"Breath... Keep breathing..." diyor şarkı.

Buraya kadar gelmişken bırakmak istemiyorum.

Kaybedecek hiçbir şey yok. Ve ben hiç de mutsuz ve umutsuz değilim.

21 Temmuz 2011 Perşembe

at a thousand feet per second.

I feel fine, because this time the dark light of the night backs me up.

Dün gece gibi bu gece de elektrikler kesildi, bu seferki çok daha kısa sürdü ama.

Bu sefer daha çabuk attım kendimi balkona, hem kesinti daha büyük bir alanı kapsadığı için daha da karanlıktı etraf. Yıldızlar şehrin üzerini kaplayan rutubete rağmen daha belirgindi.

Balkona çıktım, annemin rengarenk saksıları içindeki sandalyeye oturdum, ayaklarımı topladım. Kafamı gökyüzüne diktim.

Yıldızları gördüm. Onların bize uzaklıkları üzerine düşündüm. Uzaklıklar üzerine düşündüm. "Ne kadar uzaklar" dedim.

Tam orada evrenin kim bilir nerelerini dolaşmış bir meteor geldi, Dünya'nın çekim alanına girdi, yaklaştı, yaklaştı... Tam o sırada atmosfere girdi, bir anda parlak bir çizgi belirdi gökyüzünde, usul usul uzadı, uzadı, yandı. Aynı anda gözlerimi güldürebilecek kadar uzun bir süre parladı. Yandıkça atmosfere karıştı, Dünya'nın çekim gücüyle her bir taneciği onun parçası hâline geldi. Sonra o parlak çizgi göründüğü gibi yine kayboldu gözümün önünden. Gökyüzü yine eski karanlık, gizemli, ciğerlerimin sınırlarını genişleten hâline büründü.

Güzel bir yaz gecesi yine. Radiohead şarkıları ve derin düşünceler ile etkisinin artırılması gerekenlerden.

Demin eve dönerken gece 1'de Eskişehir Yolu'nda bağıra bağıra The Tourist'i söyleyerek geldim. Daha gitsem, daha da söylerdim. Söylerim belki bir gün. Yine söylerim.