13 Temmuz 2010 Salı

amaç.

Kırk yıllık deviantArt galerisi eklentime trojan uyarısı verdi bilgisayarım, "Enaaaam!" dedim. Neyse, eklentiyi kaldırdım. Bu blogu okuyan 1-2 kişi varsa gönül rahatlığıyla sayfayı açabilir artık. Hahah.

House M.D.'nin soundtracklerine aşık olduğumu söylemeliyim önce. Sonra da, gün boyunca makinaları takip ederken, ya da bilgisayar ekranının sağ alt köşesindeki saatte dakikaların geçişini seyredip, o saate bakmadan geçen ufacık bir aradan sonra "Aha kesin 15 dakika geçti bu sefer" diyip, sadece 5 dakika geçtiğini görüp, depresyon eşiklerine gelene kadar aklımdan geçenleri yazmaya başlıyım.

Staj yaptığınız fabrikanın çok gürültülü bir üretim alanı olmasının kulağı harap etmesinin dışında, güzel olan bir yanı daha var. Dışınızdan şarkı söyleyebilmeniz. Sesiniz freze, matkap gibi pek çok devasa makinanın insanın sinirlerini bozan sesine karışıyor, siz de zaten anca vücudunuzun içinden katılarda sesin yayılımı ile geçen sesi duyabiliyorsunuz. Varın bas bas bağırın, kim duyar sizi.

Eliyahu Goldratt'ın Amaç adlı kitabını okumaya başladım, Alper Hoca IE376 Üretim Bilgi Sistemleri dersinde Kısıtlar Teorisi'ni anlatırken biraz bahsetmişti, geçen gün şirkette konusu açılınca kitabı bulup okumaya karar verdim. Görünüşe göre, zamanlamam da hiç fena değilmiş.

Bütün bunları bıraktım da bir fabrikada neden makinalarının kapasiteleri, hızları vs vs bilinmez ki? Hadi onu da geçtim, her sene stajyerlerine mutlaka zaman etüdü yaptıran bir fabrikada nasıl bu veriler olmaz? Birine güvenmezsin, ikisine güvenmezsin ama veri veridir ya. Veri güzeldir.

Efendicağızıma söyliyim; stajda 7. günümü bitirdim. Pek anlamadan geçiyor, bir şey anlamamak için özellikle ciddi ölçüde çaba sarf ettiğimi söylememe gerek yok sanırım. Hayat şartları, n'aparsınız.

Yine de hani "hatalardan da ders çıkarma" olayı var ya, görebileceğim her şeyi görmeye, duyabileceğim her şeye kulak kabartmaya çalışıyorum. Aklımdan bir sürü fikirler geçiyor, bir sürü problemin farkına varıyorum, şu koşullar dahilinde işe yarayacak ya da yaramayacak çözüm yolları buluyorum. Bunları yapmazsam sıkıntıdan patlayacağım gerçeğinin yanında, okul için staj raporu yazmakta zorlanacağım gerçeği de var.

Geçen gün fark ettim ki, eğer hani o klasik "yönetici vasıfları"na, "klasik yönetici" vasıflarına sahip olursam bir gün, o vasıflara güzel şeyler ekleyebilip, iyi bir yönetici olurmuşum gibi geliyor. Bilmiyorum.

Bilgisayar başında yapmam gereken bir sürü şey var ama zaten bütün günüm çalışmakla ve onun gibi şeylerle geçtiği için, elimi sürmek istemiyorum, nitekim sürmüyorum da. House M.D. seyretmek istiyorum, hem de çok istiyorum ama zaman yetmeyecek.

Bir an önce uyumam gerek.

11 Temmuz 2010 Pazar

şamataya gel. haha.

Boomtown Rats - I Don't Like Mondays

"Tell me why I don’t like Mondays
Tell me why
I don’t like Mondays
Tell me why
I don’t like Mondays
I wanna shoo-oo-woo-woo-woo-oot the whole day down"


House M.D.'nin 3. sezon 15. bölümünü seyredenler bu şarkıyı sevgiyle hatırlayacak, hatta 00:26 ve 00:27'de anında "şak şak - şak şak" diye eşlik etme dürtüsünü taa derinlerde hissedeceklerdir.

Yarın ISO 9001 belgesi için denetime gelecekler.

O değil de bu durumda, aklıma Erdil Yaşaroğlu'nun şu karikatürüne benzer fikirler geliyor.

(Ya bu aranan karikatürü bulma işi ne zor bir şey, hep cuk oturacak bir şekilde aklıma geliyor ama karikatürü bulana kadar akla karayı seçiyorum)

Yarın pazartesi, yeni bir hafta, "Ya sabır" çekilecek yeni şeyler.

Ama bugünkü buhran hallerimin sebebini öğrendim sanırsam, güneş tutulması varmış meğersem bu akşam ve ntvmsnbc'nin dediklerine göre bir ton ilginç şeye sebep oluyormuş. Hepsini anlatmam, okuyun, bana ne.

Şimdilik bu kadar.

huzur-suz.

Huzursuz hissediyorum kendimi şu an. Ama akla ilk gelen "huzursuz" anlamında değil. "Huzurlu"nun tersi olan "huzursuz" gibi. Bilmem, anlatabiliyor muyum.

Kendime, kendimi dinlemeye yeteri kadar vakit ayıramadığımı, ayırdığım o küçücük vaktin de başka alakasız şeylerle bölündüğünü görüyorum. Sinirlerim bozuluyor.

BİRAZ YALNIZ KALMAYA İHTİYACIM VAR!

Kimsenin işlerime, yaşam tarzıma, ihtiyaçlarıma, ihtiyaç duymadıklarıma burnunu sokmadığı bir yerde, hiçbir şey düşünmeden, sadece ve sadece nefes almaya ihtiyacım var.

Evet, anlıyorum, insan çevresinde olup bitenlerle bir bütündür, çevresini bir bütün olarak algılar, Gestalt, falan, feşmekan. Ama ben çok sıkıldım ya.

Bir haftadır staj yapıyorum, ve o tekdüzeliğin içinde olmak beni resmen çıldırtıyor. Eve geliyorum, kolumu kıpırdatacak halim yok. Yaptığım hiçbir şeyden eskisi gibi zevk almıyorum. Çoğu zaman sadece görmezden gelmenin güzelliklerinden faydalanmak için kendimi kandırıyorum şu sıralar. Kendimi oyalıyorum.

Çok sıcak, ne evden çıkıp bir yerlere gidesim var, ne evde oturasım var. Tişörtümün kollarını iyice yukarı sıyırdım, biraz rahatlatır diye, ama pek işe yaramıyor.

Yatağım hala dağınık, toplamak istiyorum ama çok üşeniyorum.

Dün kendime yeni bir kitap aldım, biraz okurum belki diye. Çok seviyorum kitap okumayı, ama onu bile hakkıyla yapamıyorum.

Eğer büyümek, sorumluluk almak, iş hayatına atılmak vs vs bulaşıcı bir şekilde böyle sıkıcı bir hal alıyorsa, eğer büyümüş olan herkes birbirinin hayatını zehir etmekte bu kadar başarılı ise, gerçekten ben bu döngünün içine girmek istemiyorum.

Kısacası, hayatının tekdüzeliğinden şikayet edip de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmayan insanlar var ya... oldukça ilginçler.

21 Haziran 2010 Pazartesi

çukurlar, çizgiler.

Çok güzel, kalemle çizilmiş gibi derler ya hani.

İnsanın kaderi de çizilmiştir ya, bizim parmağımız vardır hani o çiziklerde... Kader ve yüz arasındaki ilişki de böylece açığa çıkıyor sanki.

Güzel bir yüzü, düzgün hatları var, her ne kadar o şansını fazla zorlasa da, hayatı boyunca başına güzel şeyler geleceğini düşünmeme engel olamıyorum. O yüze pişmanlığı, hüznü yakıştıramıyorum. Sanki her zaman öyle kalabilecekmiş gibi geliyor. Asla uslanmayacağını düşünüyorum, hatta bir yanım "Ne olacağı belli olmaz" dese de, bir yanım değişmesinin çok zor olduğundan neredeyse emin. Biraz pişkin bir gülümseme, oldukça kaygısız, hani dünya yıkılsa; kendisi çıksın da onun içinden... devamı pek de problem değil. Alışkın o tek kalmaya, tek başına idare edebilir. Her zaman idare etmişti. Hala da ediyor. Tam olarak tek başına da sayılmaz aslında, az biraz (!) değişken bir ruh hali var; çift kişilikli sanki. Tek olay, o iki kişiliğin birbirini yalnız bırakmasında, birinin aktif olması için diğerinin pasif olması gerekiyor. Her zaman arkasında bırakmaya müsait gibi sanki, "bağ"? Bir çeşit, sosyal bir şeyler işte. Amaaaan.

Çizikler uçuyor, kaçıyor bir yerlere, yüzümüzde açtıkları derinlikler içinde sanki su kaydırağındaymışızcasına kayıp, gidiyoruz.

Kalem, kalemle çizilmiş sanki. Kader de öyle çiziliyor ya hani.

Çizikler uçuyor, yüzün dışına çıkıyor, oldukça muntazam. Gözümün önünden gitmiyor o resim. Hani insanın aklına bazen bir resim fikri gelir de, kalemi kağıdı alıp onu çizmeye koyulduğunda bir türlü kafasındaki şekli elde edemez ya.

O kadar uzun zamandan sonra o yüzü ilk defa o kadar güzel görüyorum.

O an işte, bir kez daha inanıyorum.

15 Haziran 2010 Salı

İDARE EDEMEM ANNE!

Son zamanlarda yaşadığım en büyük satışla yüzyüze gelmemin hemen ardından bu blogu yazıyorum. Yazıyorum ki, biraz zaman geçtikten sonra salak gibi aynı tongaya bir daha düşmiyim.

Dr. House'un iki lafı var ki, şu andan itibaren hayatımın mottosu olma yolunda çok büyük yol kat ettiler:

1. "Everybody lies."
2. "People don't change."

Üniversite hayatına kadar mükemmel olarak tanımlayabileceğim bir arkadaşlığımın olduğunu söyleyemiyorum. Ya benim, ya da karşımdakilerin yaptığı bir şeylerden ötürü mutlaka bir şeyler çıkıyordu, bir yerde batırıyorduk.

Üniversite başladı. Ben değiştim. Ya da yeni kabul ettiğim mottomun ışığında; değiştiğimi sandım. Çevrem değişti, ya da değişir gibi göründü desek daha doğru, çünkü çevre, insandır. İnsanlar daha bir aklı başında taklidi yapmaya başladılar. Evet, her şey mükemmeldi. Mühendis oluyorduk, ödevler, projeler falan zorluyordu ama bir şekilde "beraberce" idare ediyorduk. Kimimiz iyiydi, kimimiz idare ederdi, kimimiz vasattı. Birimizin açığı ötekininkini kapatıyordu. Bir yere kadar.

Gel zaman git zaman, 12-17 yaş arasında öğrendiğim şeyleri unuttum, perdenin önündeki oyunu seyrederken arkadaki kurguyu görmez oldu gözlerim. Kurgu insanların bilinçli oynadığı bir oyun gibi değildi, daha çok otomatik olan bir şeydi; insanların kendilerinde olan ve istemsizce oynadıkları bir oyun. Ben ise mutluydum, kimse mükemmel değildi, kimseyle mükemmel uyuşmak zorunda değildim, bazı şeyleri, insanların olur olmaz her şeye burun kıvırmalarını, karşısındakini düşünüyormuş gibi yapıp aslında düşünmemelerini, ve diğer tüm şeyleri öylece kabullenip idare edebiliyordum; bir şekilde birbirimizi idare edebilirdik. Buna elverişliydim.

Görünüşe göre fazla idare etmişim, çoktaaan "İdare edemem anne!" moduna geçmeliymişim halbuki.

Bir şey oldu, bir satış oldu; haklıydım. Cevap bekledim, gelmedi. Cevabı beklerken, ikinci satışla karşı karşıya kaldım. Hem de en "Olmaz yahu" dediğim kişiler tarafından.

Bu kadar zaman sonra, duyduğum ama inanmayı kabul etmediğim, kabul etmek istemediğim şeyler yavaş yavaş kendisini göstermeye başlıyor. Ki benim gibi iyimser, "Yok yahu, yapmaz öyle şey" meyilli bir insan bile bunu diyorsa, bir şeyler gerçekten de olmaya başlamış demektir.

İnsanlar hırslarına kurban gidiyor, hem de öyle böyle değil. Ve yine bu insanlar, iş hayatına atılınca birbirlerinin hayatlarını zehir zindan etmeye devam edecekler. VELKAM TU HEL!

Bana bunları söyleyenler haklıydı, tüm o bilip unuttuklarım, duyup inanmak istemediklerim de doğruydu. İnsanlar hırslarına çok kolay yenik düşüyorlar. Bu kadar gözlerimin önünde gerçekleşen hırs meselesiyle çok az karşılaşırım bence.

Bundan sonra pek çok şey değişecek hayatımda, bunu fark ediyorum. Kimseye aynı gözle bakmıycam, arkadaşlarımı sınıflandırmam çok daha farklı olacak, çok daha katı kurallara bağlanacak. Selçuk'un söyledikleri doğruydu, karşısındakini çıkarsız seven kaç kişi vardır ki? Ben benliğimden bir şeyi değiştirmiycem, yine insanları sevicem, yine insanları öyle kabul edicem. Ama artık hiç de kolay güvenmiycem. Because "Everybody lies." and "People don't change."

Here is your pain in the ass.

1 Haziran 2010 Salı

kanasın dünyaaaağmm... yansııın ooldu olaacaaaak... sfşlsakdşflsa

(Radiohead - Nice Dream eşliğinde okunması önemle rica olunur...)

Kiiids...

Bazen hayat sizi gerçekten de bir yerlere sürükler.

Bazen, bazı kararları almadan, bazı adımları atmadan önce biraz amuda kalkıp beyninize olayları doğru işleyebilecek kadar kan gittiğinden emin olmanız gerekir; ama özellikle hayatın bazı dönemlerinde -ki bu dönemlerden biri ergenlik olabilir; hadi bunu ele alalım- bunu yapamazsınız, çünkü "kimse beni anlamıyo kiieeee" şeklindeki saçma ergen tripleriyle ve üniversiteye giriş sınavları sizin zamanınızda artık hangi kısaltmayı almışsa (ÖSS, LYS,...) onla kafayı yemek ve çevrenizdekilere de yedirtmek üzeresinizdir. Ve sonra, "şey"ler olur.

Sonra o "şey"ler, sizi başkalarına sürükler.

Sonra bir bakmışsınız...

Amuda kalkıp beynime kan gitmesini sağlamadan önce aceleyle ve saçmalıkla aldığım kararlar neyse ki o kadar da fena değildi. Benim bir başarım değil. Sadece olasılıklar denizinde öyle denk geldi. Üstelik artık dönüp bakabiliyorum onlara, hatta bakınca gülebiliyorum bile. Şu an yemin ederim ki, çok mutluyum bu konu hakkında.

Yaşamak gerekiyordu. Ne demiş ünlü düşünür Burak Kut; deri pantolon ve pardesüsünün içinde çektiği motorsikletli klibinde: "Yaşandı bittiiii saygısızca".

Yani, neredeyse yeniden saygı duymaya başlayacağım. Biraz konuşsam belki bunu bile yapabilirim. Yine de olmaz büyük bir ihtimalle. Çünkü hayal kırıklığına uğramaktan da korkabilirim. En iyisi böyle kalsın.

Şu an her şeyi açık açık yazmak isteyebilirdim. Ama yapmıycam. Yeah. Belki bir gün ben de Ted Mosby gibi çocuklarıma anlatırım. Kaç sezon süreceği şimdiden merak konusu bende.

30 Mayıs 2010 Pazar

"kendime bir not" fenomeni-1: kafamın içinde uçuşanlar listesi

- Saatler boyu House M.D. seyretmek ("Duu en emaraaay... Çek dı bılad for infekşıns... Aym goğin hom.")
- Saatler boyu TED konuşmalarından dinlemek
- Almanca öğrenmek, en azından öğrenmeye başlamak, biri "Almanca" dediğinde "Wie heißt du? Ich heiße Nil." ya da "Woher kommst du?" "Ich komme aus der Turkei."ın ötesine geçebilmek.
- Hayırlısıyla bir staj yapmak, sonra ikinci bir staj yapmak, tedarik zinciri manyağı olmak
- Saatler boyu Yüzüklerin Efendisi okumak, utanmadan üç kitabı hemencecik bitirmek, sonra Dostoyevski okumak (Lisedeyken Rus klasiklerini hiç sevmezdim, nasıl oldu bilmiyorum ama şu aralar oldukça ilgimi çekiyor, özellikle Dostoyevski)
- 4.1'de Fransızcayla yetinmeyip 2. yabancı dil almak; Rusça veya İspanyolca olabilir (ne diyorduk, "Global Supply Chain Management")

Okulun sondan bir önceki senesi de bittiğine göre ben de çıldırlara gelebilirim! Son sene!!! Bı-bıfff bıfff bı-bıfff!

Haa, bu arada "What is Supply Chain Management?" isimli mükemmel bir video var, Arizona State Üniversitesi'ndeki Tedarik Zinciri Bölümü, 12 modülden oluşan bir video serisi hazırlamış, ona bir giriş teşkil ediyor. Alanla bir işi gücü olmayıp, yine de bir ürünün hammaddelerinin satınalmasından, raflarda yerini bulmasına kadar geçen sürenin nasıl yönetildiğini merak eden insanlar varsa bence çok güzel anlatmış adam. Valla çok gaza geldim. İşte tam olarak bunu istiyorum. :P



Evvvet, uzun ve orta vadeli planlarım bu kadar. Kısa vadeli planım ise çok daha basit: Annemden azar işitmemek için gidip salata yapmasına yardım etmek. Yeah.

eurovision 2010'dan notlar.

Bülent Özveren gibi yorumlar yapasım geldi haaa. O adam da, Eurovision seyretmeyi çekilir kılan nadir şeylerden. Bak, çok dehşet analizler yapcam şimdi.

Finalde şarkıları pek dinlemedim, yarı-finalde dinleyebildiklerimi biliyorum sadece. Yine de zaten fazla önemli değil.

Şunu anladım ki, bu yarışmadan iyi bir dereceyle çıkmak konusunda gerçekten inatçıysak, o burun kıvrılan 3-5 puanları kesinlikle toplamak gerek. Geçen senelerden hatırladığım kadarıyla fazla toplamıyorduk o puanlardan, gelirse ya 8, ya 10; politik ilişkilerimizin iyi olduğu veya fazla göçmenimizin bulunduğu ülkelerden de 12 puan alabiliyorduk. Bu sene sanki geçen senelere göre biraz daha fazla "ufak puan" toplama şansımız oldu, 3, 4, 6, Allah ne verdiyse. Ve o puanlar belki Manga'yı birinci yapmadı ama, 2. olmalarını sağladı. Zaten 12 puanların önemli bir kısmı Almanya'ya gitti ve arayı açmasına sebep oldu, bunda bir sorun yok, hak etmiş olabilirler de olmayabilirler de, o konuda bir bilgim yok. İnsanların çoğu zaten onların birinci olması gerektiğini düşünüyordu, oylamanın getirdiği bir belirsizlik yoktu durumda. Şarkıyı dinlemedim bile. Ama o açılan aradan sonra Manga'nın gelmesinin tek sebebi, pek çok ülkeden 3'er 5'er birtakım puanlar toplayabilmesi.

Ne diyelim, bir Eurovision macerası daha böylece son buldu. Eminim yarın sabah Türkiye işsizlik oranı daha düşük, ya da iş güvenliği şansa, kadere bırakılmamış bir ülke olarak uyanmayacak, ama bir kısımlarımız böyle rüyalarla uyuyup uyanmayı seviyor.

Ha, bu arada Almanca öğrenmeyi düşünüyorum, Almanya'nın Eurovision'u kazanmasını da bir mesaj olarak alıyorum. :P

"Bonsoir" da değil artık, "Bonne nuit l'Europe" diyelim, oralarda da gece oluyordur artık yavaş yavaş. Uyumaya gidelim.

25 Mayıs 2010 Salı

aklıma bi türlü gelmeyen şey için yazdığım blog.

Finallerim bitti.

Artık staj arama, yan gelip yatma, az biraz spora bulaşma,blog yazma, kitap okuma, 435084320 bölüm ardarda House M.D. seyretme zamanı.

Ne sıkıldım bugün Kalite Güvence ve Güvenilirlik dersinin finaline hazırlanırken. Bööööyle, içime öküzler oturdu resmen.

Aslında ben buraya bunu yazmaya gelmemiştim. Akşamüstü eve geldikten sonra yatağımı toplarken kafamın içine doluşan o mantıklı cümleleri hatırlamaya çalışıyorum, ama arka planda bir Robbie Williams klasiği olan "Feel" çalıyor ve bu oldukça dikkat dağıtıcı.

Haa, bir de baya uzun bir süre hafızamda kazınıp kalacağını düşündüğüm o kareyi de bugün gördüm. Beni çileden çıkaracağından, kafamı duvarlara vurduracağından falan değil, sadece hikayenin bir parçası olduğu için aklımın bir köşesinde kazınıp kalacak.

Bugün Havlu Günü idi, ama ben tamamen unuttum. Seneye artık, inşallah.

Uykum var çünkü sabah 6 buçukta kalktım Fransızca finalime gitmek için. Sonra günboyu aralıksız ders çalışıp, stres olup, iki tane sınava girdim. Kafamın ağırlaştığını hissediyorum. Yatağımı toplarken aklıma gelen abidik gubidik cümleler de eminim alakasız bi zamanda yeniden aklıma gelecekler ve ben onları yine not edemeyeceğim.

O zaman, "Always know where your towel is."

22 Mayıs 2010 Cumartesi

classical uncertainty

"I expected you to give me hope. You made me feel more miserable."

Hiçbir filmin repliği değil. Kafamın içinde kendi uydurduğum repliklerden biri. Benim filmimin diyelim ya da. Film gibiyim, valla bak. Haha.

Bilmiyorum, emin olamıyorum. Hani derslerde sürekli "uncertainty" diyip duruyoruz ya, öyle bir durum var bende. Bende değil, burada. Bir türlü emin olamıyorum. Bir döneklik var olayda. Bazen diyorum ki, "Aha, tamam bu sefer oldu". Tam onun arkasından başka bir olay çıkıyor, ve sonuç: "FısSsSsss..."

İnsan doğası tahmin edilmesi zor. Hele bazı insanlar var ki, onların doğalarını tahmin etmek hiç mümkün değil. Ne demiş John Stamos abimiz (yani Jesse amca - amcaya gel), Full House dizisinin jenerik müziğinde: "Whatever happened to predictability/The milkman, the paperboy, the evening TV/When did I get to living here? Somebody tell me please/This whole world's confusing me"

İnanabilseydim güzel olurdu, ama inanamamamın tek sebebi kendim olmadığı için kendimi çok da kötü hissediyorum sayılmaz. Olaylara da Ted Mosby gibi bakmayı öğrendim. Evet, Ted Mosby karakterini çok seviyorum. Ayrıca da tam şu saniye Into the Wild soundtracki dinliyorum, Kaki King - Doing the Wrong Thing. Yolculuklara çıkasım geldi, bilinmedik yerlere.

Bu da classical conditioning midir ki?

(Dediğim şeylerin yerine gitmediğinden baya bir emin olduğum için rahat rahat konuştuğum gerçeği)

Finallerim bitiyor, bitecek, 3 tane kaldı. Sonra da staj koşturmacası. Yine Doğadan'da çalışsam ya. Meyve çayı kokuları arasında. Unutsam sonra. Yolda Naci en Alamo dinlesem, Tony Gatlif versiyonunu.

Tam bir belirsizlik içinde hissediyorum kendimi şu an.