16 Şubat 2013 Cumartesi

Çiftler dairesinde ufak bir noktadan geçen sonsuz sayıdaki doğrular bütünü

Aseton kokusunu sevmiyorum. Odamın aseton kokması hoş değil; çünkü aseton nefesimi daraltıyor. Bir daha akşam oje sürdüğümde odamı havalandırmaya dikkat edeceğim. Ojemi silmeden yapamayacağıma göre (tam bu noktada bazı kelimeleri kullanmaktan özenle kaçıyorum); oje kokusu yayıldıktan sonra ondan kurtulmanın bir yolunu bulmam gerek. Şu sahaf dükkanının sahibi gıcık adam ile asetonun benzer özelliklere sahip olduğuna dair bir önsezim var (belki de ön yargı), sanırım buldum: İkisiyle de uğraşmak istemememe rağmen, ikisine de belirli konular için ihtiyacım var. Bağlaç olan de'leri ayrı yazmaya duyduğum ihtiyaç gibi. Beni bunu yazmaya çalışırken dik tutacak şey gibi. Bu sağ elim de olabilir, ama içimden bir ses sol elimin de bu işte dolaylı yoldan parmağı olduğunu söylüyor. Yine de (her zamanki gibi) emin konuşmak istemiyorum. Belki de bu bir hata, bilmiyorum. Tek bildiğim şey, bunun bir hata olduğu zamanları gördüm, çokça gördüm. Fakat beni mutlu eden şey şu ki, bütün bu zamanların hepsinin bir ortak noktası vardı; sonuçlar üzerinde dolaylı yoldan etkilerim bulunsa da (hayır, hiçbir şey için geç sayılmaz), sonuçların sorumlusu direk ben değilim. Ya da belki de sadece kendimi kandırıyorum.

Kafamın genişleyip kafatasımdan çıkışını fark ediyorum, o sırada bacağımdaki bir kaşıntı beni kendime getiriyor. İşin daha da kötüsü, dün akşamki akıl almaz (saçmalık/etkileyicilik) katsayısı olan rüyamı hatırlıyorum, pek çok gece hemen uyumadan önce yaptığım gibi.

Bu sefer o eski binadaki biraz viktoryen, antika görünüşlü daire, hazırlamaya çalıştığım tatlı tabakları, eriyen dondurma ve keserken mundar ettiğim meyve (şeftali yada mango ya da onun gibi bir şey olduğunu sanıyorum) var aklımda. Belki de bir sonrakine hazırlık yapıyorum. Belki susmam gerektiği halde susmuyorum (ki bu gerçekten hiç önemli değil; tepelerin arasında yaptığımız tüm o yolculukların yanında). Burada kalışımız yoruyor bizi; gitmek konusunda hiçbir fikrimiz yok, belki daha sonra olacak.

***

Aslında her şey fazlasıyla pisleşebilir, bunu biliyoruz.

Geçen gün sevgililer günüydü. Yaklaşık bir haftadır mesaiden 6’da çıktığım için trafiğin en civcivli, en boğucu zamanına kalıyorum. O gün de otoparkın kapısından bile on beş dakikada anca çıkınca, yolumun üzerindeki alışveriş merkezine girip trafik biraz rahatlayana kadar vakit geçirmeye karar verdim (çünkü o gün henüz “yeteri kadar sevgililer günü muhabbeti görmemiştim”). Bir yandan da sevgililer günü münasebeti ile kendini alışveriş merkezine atmış çiftleri, çok gençleri, az gençleri, aşktan beklentisi çoktan karşılanmış olanları ve diğerlerini gözlemleme fırsatım oldu.

Bir kere şunu söylemeliyim; erkeklerin kadınlar hakkında genel olarak şikayet ettiği pek çok noktada onlara hak veriyorum. Alışveriş merkezinde gezen çiftler arasında en çok dikkatimi çekenler, çanta ve torbaları taşırken kabullenmiş gözlerle etrafı seyreden erkekler ile erkeğe ilgisiz, askıdaki kıyafetlere ise kesinlikle ilgili kadınlar oldu. Eve dönerken arabada bunu düşündüm; ilişkilerin bu kıvamını sevmiyorum işte. İnsanın “sevgilisinin olması” tek başına yeterli bir şey değil. “Aşk” konusunda insanların kafasının çok karışık olduğunu düşünüyorum; bunun temelinde toplumsal baskılar, medyanın şekillendirmeleri gibi çok şey var; bunlara girmeyeceğim. Aynı gün arkadaşlarımla benzer konulardan sohbet ederken, biri ilişkisinin bitmek üzere olmasına rağmen “kendini yalnız hissetme” duygusuna, bir kişinin getirdiği güven duygusunun yokluğuna alışkın olmadığı için ayrılamayacağını söyledi (ya da buna benzer bir şeydi, tam hatırlamıyorum). Bir kişiden tek başına gelen güven duygusu bana bir “aşk” ilişkisini yaşatmak için yeterli gözükmüyor. Evet, insanın aşık olduğu kişi kesinlikle ona güven duygusu verir, ama insana güven duygusu veren her şey aşk demek değildir. Şundan da eminim, hayatımda güven duyduğum, her zaman yanımda bulduğum, her zaman yanımda bulmak istediğim, her zaman yanımda olacağına inandığım ve her zaman da yanında olmak istediğim biri var; ama aşk değil bu. Aşkla karıştırılmaması gereken bazı şeyler elekten geçirilmeli; çünkü eğer bu duygular doğru şekilde anlaşılıp, gerektiğinde elenmezse, çok büyük karışıklıklar yaratabilir. İnsanların kişisel olarak duygularını yeteri kadar iyi tanıyamadığını düşünüyorum. En küçük bir güven kıvılcımı aşk olarak nitelendiriliyor; aslında bu koskocaman ve tehlikeli bir tümevarım. O kişide olmayabilecek pek çok şeyi (ki bunlar ne, bilmiyorum) olabilecekmiş gibi varsaymak biraz “desteksiz” bir atış bence.

Evet, ne diyordum; yolda giderken konu üzerinde düşüncelerim öyle güzel toparlandı ki, birden kendimle ilgili çok önemli bir gözlemin sonucuna vardım (maalesef şu an o kadar güzel toparlayamayacağım): Yanımda çok büyük güven duyduğum, çok sevdiğim bir insan var, ama ona aşık değilim. Bir insana güven duymakla bir insana aşık olmak arasındaki farklar neler? Bir insana aşık olmak gerekiyor mu gerçekten? Yoksa aşık olduğunu sanan insanların aradığı şey aslında biraz ilgi, biraz güven duygusu mu? Bu duyguları aşktan ya da aşk sandığımız şeyden başkası veremediği için mi kendilerini bu şekilde mutlu etmeye çalışıyor insanlar? Aşk buysa buna gerçekten gerek var mı? Bir hayli ilginç bir şekilde, görünürde ne kadar boş, mantıksız olursa olsun, insanların, ergenlerin ve duygusal açıdan ergen kalanların alışveriş merkezlerinde, sinemalarda yaşadığı o pıtırcıklı “aşk” kıvamını yaşamayı bu düşüncelerime rağmen, hâlâ isteyebileceğimi fark ettim. Bu bana çok ilginç geldi; çünkü aslında hayatımda güven duygusu zaten vardı. Demek ki, güven duygusundan farklı olarak o ilişkilerde bulunan ne varsa, insan o şeyi istiyor hayatında. Demek ki, orada farklı bir şeyler var ve işin daha da güzel yanı, ben saplantılara katlanmak yerine, o şeyi aramaya devam ediyorum.

Alışveriş merkezinden çıktığımda trafik aynı boğuculuğuyla devam ediyordu.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Bir pazar muşmulası (buraya alengirli bir kelimenin gelmesi gerekiyordu ama hangisi, bulamadım)

Uzaklarda kaldım uzun uzun. Nereden neye başlayabileceğimi bilmiyorum (her zamanki gibi), ama bir şeyler bana buralarda biraz durmam gerektiğini söylüyor. Güzel, biraz boş bir Pazar akşamı. Günler gittikçe uzuyor, eve dönüşlerim aydınlanıyor. Yine de kıstırıldığımı hissediyorum bazen. Belki zaman kıstırıyor beni, belki insanlar. Yine de yazdığım şeyin gözüktüğü kadar kötü bir durumda değilim. Kendimi suyun üzerinde tutmayı öğrendim belki de. Hem bahar da geliyor. Son bir, iki haftadır hava fazlasıyla güzel. Dışarıda vakit geçirilebiliyor. Yürüyüşe çıkabildiğim bazı günler oldu. Yeni kitaplar aldım, kütüphanemden tam ruh halime uygun kitaplar seçip, çok hızlı okuyabiliyorum. Mesai sırasında daha fazla işim oluyor artık, üstelik çevremdeki birkaç sağlam arkadaşımla beraber gerçekten kahkaha attığım çok zaman oluyor. Ojem bozuldu, ama artık beşinci defa silip tekrar sürmeyeceğim. Hala insanları anlamaya çalışıyorum, hatta bazen onları belli kalıplara da sokuyorum, ama bu kalıp sürekli değişiyor, yeni bir şekil alıyor. Eskiden sinirleneceğim, kızıp bağıracağım çoğu zamanda artık olayla ilgileniyormuş gibi görünüp, içten içe olaya gülüp geçebiliyorum. Bulutlar hızlıca ilerliyor. Bir an  gökyüzüne baktığımda mavi boşluğu görebiliyorken, iki saat sonra kafamı kaldırdığımda gri bulutların toplanışını görebiliyorum. Fakat yine de bunların çoğunu göremiyorum, çünkü haftanın beş gününü bütün gündüz vaktini yapay ışıkların ve bir bilgisayar ekranının başında geçiriyorum. Çalışmak güzel bir şey, yine de gündüz vaktini kendime ayırabileceğim şekilde kopyalayabilmek isterdim. Her gün gündüz vaktinin biraz daha uzaması bir umut verse de, bütün gün çalışmak için de olsa beton duvarlarla çevrili havasız ofise kapanmak beni biraz huzursuz ediyor. Dışarıda daha fazla zaman geçirebilmeyi isterdim. Yine de baharın gelmesine daha çok var. Şubat ayını oldukça ılık geçiriyoruz; geçen gün öğle yemeğine giderken yol kenarındaki ağaçların utanmadan ufacık çiçeklerini patlattıklarını gördüm. Yine de mart ayının bütün soğukları tekrar taşıyabileceğinden korkuyorum. Kitaplığıma yeni kitaplar ekliyorum sürekli, kitaplığıma düşen gün ışığını izlemeyi seviyorum; çünkü kitaplığım beyaz renkli ve üzerine gün ışığı düştüğünde çok aydınlık oluyor. İyi mi değil mi bilmiyorum, ama kendimi hayatın akışına çok güzel bıraktım. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Hayal ettiğim birtakım şeyler var; bunları yapamamaktan korksam da, bir yandan henüz bunları yapmak için bulunmam gereken yerde olmadığımı da düşünüyorum ve aynı zamanda da o yere yaklaştığımı düşünsem de, o noktayı kaçırmak fikri hoşuma gitmiyor. Bu fikirden korkmuyorum; sadece düşüncelerime takılıyor. Asetonun yapay, şekerli kokusunu hiç sevmiyorum. Sevmiyorum; zaten insanoğlu pek çok zaman durması gereken yerde duramıyor. Aseton, ucuz şeker gibi kokmamalı. Aseton, aseton gibi kokmalı ya da mümkünse hiç kokmamalı. Aseton kokusu konusunda seçim yapabilmeliyiz. Ben, asetonumun kokusuz olmasını tercih ediyorum. Başka kadınlar (ve belki bazı adamlar) asetonlarının yapay şeker kokmasından hoşnut olabilir, sırf bu kokuyu koklamak için her gün asetonla ojelerini silip tekrar sürebilir; ama ben asetondaki yapay şeker kokusunu sevmiyorum. Bu koku midemi bulandırıyor; üstelik ellerinizi sabunlasanız dahi kokunun uzun süre ellerinizden çıkmaması da cabası. Fakat plastik kutunun üzerinde "Asetonsuz Oje Temizleyici" yazıyor; yani bu yapay şeker kokulu, ojeyi çıkaran şey aslında aseton değil. Yine de aynı işlevi görüyor, görünüşü aynı. Bu oje temizleyicideki kokunun benzerleri asetonlarda da var. Asetonun (ya da oje temizleyicinin) kokusuz olması gerektiğini düşünüyorum. Ellerimde yapay şeker kokusu olmasını isteseydim bunun için özel bir parfüm ya da benzeri bir koku kullanabilirdim. Fakat asetonumun kokusunun olmasını istemiyorum. En azından, ellerime saatlerce sinip kalacak, odamdaki havayı solunmaz hale getirecek bu kokuyu kendi sevdiğim şekilde seçebilmeyi tercih ederdim (daha hafif, daha çiçeksi bir koku olurdu sanırım). Ellerime sinen koku belki yarına kadar gider. Yarın pazartesi, yine nasıl geçtiğini anlayamayacağım bir hafta daha başlıyor olacak. Çarşamba günü öğle yemeği vaktine kadar gelip haftayı yarılamayı umut ederken, kendimi cuma günü son bir buçuk saatin geçmesini beklerken bulacağım (ya da belki bulmayacağım). Hafta sonunun geldiğine sevinirken, bir anda bir pazar akşamı yatmadan önceki son saati umutsuzca "yaşamaya" çalışacağım, bunun için önce kitap okumaya karar verip bilgisayarı kapatacağım, daha sonra yatağa girip kitabımı elime alacağım ve bir buçuk sayfa okuduktan sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya başlayacak, gözlerimi kırpıştırarak uyumamak için savaş verirken bir sayfa daha ilerleyeceğim ve en sonunda pes edip, kitabı kapatacağım ve ışığı söndürüp, vücudumu kulaklarımın üst kısmına kadar gelen yorganla düzgünce kapatmaya çalışarak sol tarafıma dönüp gözlerimi kapatacağım. Abuk sabuk, bazen de dahiyane düşünceler kafamın içinden geçerken (bazılarını not almak isteyeceğim, ama ışığı açıp, kalem kağıt bulmak çok zor gelecek, bu yüzden vazgeçeceğim) uykuya dalmam beş dakikamı almayacak. Bazen bu sırada yarın evden çıkarken yanıma almam gereken bir şeyi hatırlayacağım ve isteksizce ışığı açıp, kısık gözlerle ortalıkta bir yerlerde bir kalem ve bir kağıt arayacağım ve notumu yazıp, sabah evden çıkmadan görebileceğim bir yere bırakacağım. Tam yatağıma geri dönerken sarı ışıkla turuncu çarşafın (turuncu olması kafamda bazen soru işareti bırakıyor) üzerindeki gölgeli kıvrımlar dikkatimi çekecek. Ayaklarım soğuk laminant parkeden ayrılıp örtünün altına girdiğinde tekrar mutlu olacağım, kalp atışlarım eskisi kadar yavaşladıktan sonra her şey önceki gibi devam edecek ve ne olduğunu bile anlamadan uykuya dalacağım.

Yazının bu kısmına kadar gelmeyi başarabilmiş ya da bilinmeyenleri atlamayı cesaret edebilmişler için: Edith Piaf - Non, Je Ne Regrette Rien

5 Ocak 2013 Cumartesi

Uykunun sürükleyişi

Bilmiyorum, bunların hepsi sadece hayatın bizi parmağında oynatmasıyla mı ilgili, hiç bilmiyorum ama sabrımın taştığını hissediyorum; içimde köpüren sabırsızlığı, öfkeyi, heyecanı, kalbimi ağzıma getiren o şey her neyse; işte onu çok net bir şekilde hissediyorum. Her seferinde parmaklarımın arasından kayıp giden şeyleri fark ediyorum; bakışları fark ediyorum, uyumu fark ediyorum, duraklamaları fark ediyorum ve sonra sadece susuyorum; devam ediyorum, ilk başta önemsemiyorum, sonra kızıyorum, sonrası ise tekrar çaresizlik, sonra tekrar kızmalar, tekrar çaresizlik; yine kalıpları kıramama sorunu. İçimdeki tatlı öfkenin kahve köpüğü gibi kabarışını hissedebiliyorum. Sonra geri iniyor, hatırlayınca tekrar kabarıyor; ama ben o gözleri, o yürüyüşü, o yüklenişi, etrafımda söylenen o kelimenin bende bıraktığı bütün o izlenimi unutmak istemiyorum. Hafızama güvenmiyorum; unutmaya mahkumum. Hatırlamak istiyorum. Hatırlayabilmem için hiçbir sebep yok. Fakat o güven duygusunu asla unutmayacağım. Aradığım şeyin ne olduğunu bildiğimden emin değildim; ama artık onu bildiğimi biliyorum. Bu yüzden, onu bulana kadar "idare etmeyeceğim". Ne istediğimi biliyorum. O şey karşıma çıkmalı ve ben ona tutunabilmeliyim. Uykumun bana tutunduğu gibi. Bazen bırakmalıyım, zamanı gelince ise asla bırakmamalıyım. Uykum geliyor. Barbaros Hoca'nın anısına paylaşılmış bir şarkı listesi gördüm tesadüfen; onu dinliyorum. Düşünceliyim. Kalbim kırık. Kendi kendimi göz göre göre sürüklediğim büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Yine de tüm bunlar içeride hala bir şeylerin canlı olduğuna işaret. O duyguyu kaybetmek istemiyorum. Bu şarkılar beni iyice efkarlandırıyor. Üzgünüm. Bugün olan bazı şeyleri düşündükçe üzülüyorum. Belki gerçekten uyumalıyım. Belki de bu uyuma isteği aslında sadece bir kaçış ve ben kaçmamalıyım. Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum. Birini seçmeliyim. Susmayı seçiyorum. Etiket yok.

4 Ocak 2013 Cuma

Kelimelere dikey ve yatay çizikler

Kaç defadır yazmak için başlayıp başlayıp, bomboş sayfayı kapatıp gidiyorum. Hoş değil. Söyleyecek şeylerim olduğunu biliyorum. Söylemem gerektiğini biliyorum. Söylemekten keyif alacağımı biliyorum. Söyleyeceğim şeyi nasıl söyleyeceğimi de büyük ihtimal fazla zorluk çekmeden bulabilirim. Tek sorun, ne söylemem gerektiğini tam olarak bilememem. Ne anlatmalıyım bilmiyorum. Bazen hatırlıyorum, aklıma bir şeyler geliyor; sonra unutuyorum, ya da tamamen işe yaramaz olduğunu düşünüyorum ve vazgeçiyorum. Bazen işe yarayacağını, ama benim onu işe yarar bir şekilde anlatamayacağımı; onu anlatmaya çalıştığımda işe yarar yanını alıp götüreceğini düşünüyorum; sonrası üşengeçlik, unutkanlık ve başka diğer yapım ve çekim ekleri. Yine de içimdeki bir şeyler anlatma isteği beni tekrar bu noktaya getiriyor. Sonuçta, anlatmak isteyip, ne anlatmak istediğini bilmediği için anlatamayan bir insan olup çıkıyorum. Emin olun, anlatmak istediğim şeyi bildiğimde çok daha iyiyim.

Aslında var aklımda şu an bir şey. Yine anlatırken her şeyi batıracağım gibi geliyor. Yine de denemek istiyorum. Çünkü dışarıda kabansız, eldivensiz, beresiz durabildiğimiz günleri özledim. Çünkü dışarı çıktığımda ürperiyorum. Yanaklarım üşüyor. Büzülüp kalıyorum.

"What I cannot create, I do not understand."
İnsanları gözlemliyorum, gözlemledikçe daha iyi anladığımı ve daha iyi anladıkça daha iyi gözlemlediğimi fark ediyorum. Son yıllarda ciddi tecrübe kazandım. Mesela, konularında "çok iyi" olduklarını düşünen birtakım insanların, gözlerinin önündeki ipuçlarını nasıl da kaçırdıklarını görebiliyorum. Karmaşık olduklarını düşünüyorlar, çözülmesi zor olduklarını düşünüyorlar, ulaşılmaz, anlaşılmayacak kadar büyük olduklarını düşünüyorlar. Yanılıyorlar; çünkü dördüncü sınıfta aldığım sosyal psikolojiye giriş dersindeki basit bir teori bütün davranışlarını açıklıyor: Grupiçi iltimas ve grupdışı homojenlik (İngilizceleriyle in-group favoritism ve out-group homogenity). Bunların hepsi de en sonunda gelip, ön yargıya bağlanıyor. Teorinin dediği çok basit; insanlar bir gruba dahil olmayı severler, başka bireylerle beraber olmak onlara kendilerini daha iyi, büyük olasılıkla da daha güvende hissettirir. Buna ek olarak, insanlar içlerinde bulundukları grubun üyelerine her zaman iltimasla yaklaşırlar. Grup üyelerinin olumlu yönlerini ön plana çıkarıp, olumsuz yönlerini arka plana atarlar. Aynı zamanda da onlar için grubun üyelerinin hepsi farklı farklı özelliklere sahipken, grubun dışında kalanların hepsi birbirine benzer. İşte benim çevremdeki mühendislik konulu akademik ve profesyonel (ama özellikle akademik) dünyada bunu gözlemlemek çok kolay. Şu noktada, profesyonel çevremi bir yana bırakıp, akademik çevreme odaklanmak istiyorum. Bununla kastım, üniversitede dersime giren ve girmeyen hocalarım, lisansüstü ve doktora öğrencisi arkadaşlarım, lisans öğrencisi arkadaşlarım, arkadaşım olmayan diğer lisans, lisansüstü ve doktora öğrencileri ve belki de başkaları. Bugün tadımızı kaçıran, bir bütün olarak performansımızı düşüren pek çok şeyin sebebi hiyerarşik bariyerlerin temelinde yatan şeylerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Özellikle mühendislik gibi sayısal bilimlerde bu kuralları gözlemlemek daha kolay. Hocalar kendi içlerinde bir birliktir. Bu birliğin içindeki her hocanın farklı özelliği vardır, hepsi de birbirinden iyidir. Öğrenciler için ise hocalar çoğu zaman bir "kara kutu"dur; içinde ne olduğunu merak ederler, ama keşfetmeleri çok sık mümkün olmaz; çünkü çok az kişinin o bariyerleri atlamasına izin verilir. Öğrenciler hocalara çoğu zaman korkuyla, endişeyle ve bıkkınlıkla yaklaşırlar. Hocaların büyük çoğunluğu için de aynısı geçerlidir; onlar da öğrencilerden korkarlar, öğrencilerden bıkarlar; tek bir farkla: Onlar öğrencileri merak etmezler. Bu yüzden iletişimi minimum seviyede tutarlar. Bu yüzden öğrenciler de hocalara ön yargılı yaklaşır, öğrenmeye hevesli davranmazlar; dersler onlar için formüllerden, sunumlardan, ders notlarından, finallerden ibarettir. Öğrenciler ve hocaların arasındaki iletişimin konusu çoğunlukla müfredatın belirlediği konulardan ibaret kalır. Bu konular çoğu zaman fazlasıyla teoriktir, pratikte olanlarla ilgili olarak ise söylenebilen fazla bir şey yoktur; çünkü söylenmesi gereken minimum şeylerden bir cümle fazlası bile söylenmez. "Bu aldığım dersten pratikte kullanmak için ne çıkarmalıyım?" diye kendime sorup da, cevapsız kaldığım çok anlar olmuştur. Aynı soruyu başka pek çok insanın da kendisine sorduğunu biliyorum. Cevapsız kalışımın sebebi benim anlatılanı doğru anlamamam da olabilir; ama anlamam gereken şeyin doğru anlatılamaması da olabilir. Yine de, iyi bir hocanın öğrencilerine harflerden ibaret kalmış formüllerin, problemlerin, hesaplamaların dışında, hayatta gerçek anlamda kullanabilecekleri bakış açıları bırakabilmesi ve öğrencinin ilgisini bunu yapabilecek kadar çekmesi gerektiğine inanıyorum. Ben üniversite hayatımda bu bakış açılarını kazandım mı? Evet, bir nebze kazandığımı söyleyebilirim. Daha fazla kazanabilir miydim? Kesinlikle evet. Burada daha fazla bir şey yazmayıp, yorumu size bırakıyorum. Paylaşmak isterseniz aşağıda yorum kutucuğu var.

Peki bu davranışın sebebi ne olabilir? Baştan söyleyeyim, bunların hepsi benim bugüne kadar okuduğum teorilerin ve gözlemlediğim olayların benim gözümden bir yorumu. Genel olarak mühendislikle ilgilenen bilim insanlarının önemli bir kısmı sosyal bilimlerden, sosyal bilimlerin kazandırdığı bakış açısından fazlasıyla uzak; üstüne üstlük de, yıllar yılı süren çalışmaların getirisi olarak gelişen matematiksel zekaya rağmen, fazla alıştırma yapılmadığı için sosyal zeka yerinde saymış oluyor ve kişi, yolda yürürken karşısındaki insana selam bile veremeyen, üyesi olduğu grubun dışında kalan her insana korku dolu gözlerle bakan bir bireye dönüşüyor. Beyin elastik bir yapı; kafanızın içinde sabit duruyormuş gibi gözükse de aslında sürekli değişim halinde. Beyne giren her bilgi, sinir hücreleri arasında yeni bağlantılar demek. Fakat bu bağlantıların oluşması kolay değil; bunun olabilmesi için o bağlantıyı gerektirecek durumun tekrar tekrar gerçekleşmesi gerekiyor. Bu da alıştırma demek. Alıştırma olmadığı zaman beynin ilgili kısmı (her neresiyse) yeteri kadar çalışmıyor ve bu da gelişmeyi yavaşlatıyor, sinir hücreleri arasında daha az bağlantı kuruluyor. Bunun için, matematik zekada olduğu gibi, sosyal zekayı geliştirmek için de alıştırma gerekiyor.

İşte bu yüzden; bugün yetiştirilen çocukların ileride doktor, mühendis, mimar olması kesinlikle başlı başına yeterli değil. Sosyal zeka da matematiksel zekaya benzer şekilde geliştirilmezse, birey yine eksik kalıyor; hatta benim gözümde sosyal zekası yüksek olup, matematiksel zekası düşük adamlardan (bunlar büyük olasılıkla ilkokul öğretmenlerinin haklarında "Zeki ama çalışmıyor" dedikleri kişiler) pek de farklı değil. Sosyal becerileri yetersiz, iletişim kuramayan, derdini doğru düzgün anlatamayan, ön yargılı yaklaşan, etrafına sosyal bariyerler çekerek etrafındakileri (dolayısıyla da kendisini) kısıtlayan insanlar, potansiyellerini hiçbir zaman tam anlamıyla açığa çıkaramayacak; bunun için kendileri her ne kadar iyi olduklarını düşünürlerse düşünsünler, her zaman yarım kalacaklar. Dikkat ederseniz, bugün "iyi akademisyen, iyi hoca" dediğimiz insanların çoğu bilgili olmalarının yanında, bilgilerini etkili bir şekilde iletebilen insanlar da aynı zamanda.

Sonuç olarak, matematiksel zeka her şey değildir. Sosyal zekayla tamamlandığı anda ne kadar büyük şeyler ortaya çıkabiliyorsa, tamamlanamadığı zaman da potansiyelini ortaya çıkarmaktan bir o kadar uzak kalır. Sosyal zeka da, matematiksel zeka da tek başına eksiktir; bunların ikisini dengeli ve etkili şekilde kullanabilen insanlar hayatın her alanında başarılı olur; hatta tarihe adlarını yazdırırlar. Ben bunlardan birkaç tanesini biliyorum.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bulunamayanların ötesinde, yolun öteki ucunda

Biliyorum, bu şarkıyı o güneşli sabahta ağaçların içerisinde döne döne ilerleyen yolda, arabanın açık camından yüzüme çarpan, beni nefessiz bırakan rüzgarın eşliğinde dinlemiştim. Nefessizliğim ile şarkının nefessizliği birbirine uyuyordu. Evet, bunu da biliyorum. Arabada tek başıma ilerlerken eve dönüş yolunu uzattığım gece trafik lambalarının sayaçlarına eşlik etmişti. Tıpkı sayaç gibi o şarkı da sayıyordu. Acelesi yok, telaşsız, bir yere yetişmeye çalışmıyor; sadece içten içe yiyip bitiriyor benden bir şeyleri. Radiohead’i seviyorum; sanki her bir köşesinde başka bir anımın olduğu evimmiş gibi seviyorum biraz da. Nerede olursam olayım evime taşınıyorum; o sıcak günün akşamında oturduğum eski yazlığımızın balkonunda oturuyorum yine, ya da ağaçların arasındaki o yolda ilerliyorum, ya da eve dönüş yolumu uzatıyorum, ya da başka şeyler. İnsanın fazla tekrar etmeyen, ama hep tekrar eden hayatı da böyle bir şey belki. Arka planda hep aynı tempo, üzerine giydiği notalar değişiyor. Kimi zaman atak, saldırgan, stresli, kimi zaman sakin, barışçıl, sevecen, yatıştırıcı. Sıfatlarla işimiz var bugün. Orta okuldaki Türkçe hocamı düşündüm dün, onu ne kadar özlediğimi fark ettim, bir resmini aradım, bulamadım; hatıramda kalan mimikleriyle, üst üste taktığı gümüş takılarıyla idare ettim. Bu sefer rüyama girmedi. Onu rüyamda görüyorum bazen. Boynuna sarılıyorum, mutluluktan ağlıyorum, onu ne kadar özlediğimi söylüyorum. Sanki hiç uzaklara gitmemiş gibi oluyor. Sonra uyanıyorum. Uyku sersemliğiyle ona hiç de ulaşmadığımı fark ediyorum. Okulu arayıp telefon numarasını öğrenmem gerektiğini düşünüyorum. Sonra bitiyor. Bir sonraki rüyaya kadar, ya da rüyadan önceki şeye kadar.

Uzun zamandır yolculuk yapmadım. Yolculuk müziklerini dinledikçe iş gibi nedenlerle de olsa yolculuk yapmayı özlediğimi fark ediyorum. Tıpkı geçen yaz annemle beraber İzmir’den dönerken yaptığımız gibi plaka oyunu oynamak istiyorum. 35 İzmir, 36 Kars, 37 Kastamonu, 38 Kayseri, 39 Malatya… Hayır… 39 Kırklareli, 40… Kocaeli… Hayır, 40 Kırşehir… K’lar hala bitmedi… Kütahya var. Afyon’daki çevre yolunda ilerliyoruz; yolun etrafındaki çorak topraklar uzaklara kadar gidiyor, yolun yakınlarında yapımı süren şekilsiz, renksiz, ruhsuz binalar var. Hava sıcak, camları kapalı tutuyoruz. Annem düz yolda arabayı bana vermek istiyor ama biraz üşendiğimden, biraz da düz vitesle boğuşmak istemediğim için reddediyorum. Güzel bir yaz günüydü. Evde biten her yolculuğun sonunda olduğu gibi, evin alışıklığımın kalktığı kokusunu tekrar duymaya başlıyorum; sadece kısa bir süre için. Güneş ışıkları balkondaki saksı bitkilerinin üstüne daha bir yumuşak düşüyor sanki. Sonra evde biten her yolculuğun sonunda olduğu gibi; akşam yemeğinde kahvaltı yapıyoruz. İzmir’den gelen boyozlar, tahinli çörekler buzdolabında kaskatı kalışlarına başlamadan önce, ilk birkaç tanesi ısıtılıp yeniyor.

Bu hafta sonu yolculuğa çıkacağım. Abant’a. Bu sefer sıcak değil, güneş ısıtmayacak, tatlı esintiler de yok. Sert rüzgarlar otobüsü sallayacak. Gri kayaların, koyu renkli çamların arasından ilerleyeceğiz. Belki birkaç şarkıyı daha yazacağım. Belki yazmayacağım. Belki uyuyacağım. Belki kitap okuyacağım. Aylar önce geçtiğim yollardan tekrar geçerken, büyük ihtimalle, o günleri tekrar düşüneceğim, o duyguyu hatırlıyorum, çok iyi hatırlıyorum, şu an bile yaşayabiliyorum. Sonra belki gözlerim kapanacak, uykuya dalacağım, boynum ağrıyacak. Belki yağmur yağacak, yağmur damlaları otobüsün camından çapraz çapraz inecek. Belki de güneş açacak. Hava durumuna bakmadım. Bilmiyorum. Fark etmez. Önemli değil. Kılıfına uydururuz.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Alyuvarlar, akyuvarlar


Durdu. Aynadaki izdüşümünü seyretti. Dudaklarının kenarından taşmaya meyilli koyu renkli ruja baktı. Dışarıdan gelen sesleri duydu, sesin sahibini tanıdı. Kulak kesildi. Anlayamadı. Biraz daha dikkat kesilip dinledi. Yine anlayamadı. Dinlemeye devam etmeyi düşündü. Bir süre tarttıktan sonra hareketlendi, yürüdü, kapıyı açtı, çıktı, önünden geçti ve gitti. Eğer kalıp dinleseydi duyacaklarının hiçbirini bilemeden. Duyacakları onun hayatını değiştirecekti. Duymadıkları da hayatını değiştirdi.

Uzaklaştı. Yakınlaştı. Renkler arasında kayboldu. Umduğu gibi olmayan pek çok şey vardı, hepsini biliyordu. Hepsinin farkındaydı. Hayır; hepsinin farkında değildi; ama belirli bir kısmının farkındaydı ve bu da ona yetiyordu. Yine de o hiçbir şeyi değiştirmedi. Nedenini bilmiyordu. Belki de biliyordu. Etrafındaki sessizlikti onu buna iten. Sadece ne olduğu belirsiz fısıltılar vardı etrafında; hiçbirine anlam veremiyordu; hiçbirini olduramıyordu; boşa koysa dolmuyordu, doluya koysa taşıyordu. Fısıltıların arasından yavaşça yükselmesi gereken o melodik mırıltıyı bekliyordu. Onu Ay’a götürüp getirmesi için. Ses dalgalarının tepe noktasında yayılmak, yayılmak, yayılmak istiyordu. Ama o ses bir türlü çıkmıyordu.

İnsanların çalışma masalarının kişiliğini yansıttığını biliyor musunuz? Hayır, bununla ilgili bir makale okumadım, bir yerden duyduğum bir bilimsel çalışmadan da bahsetmiyorum. Mutlaka böyle bir çalışma vardır; ama onları bir yana bırakacak olursak, bu benim kendi tespitim.

***

Gördüm. Gece esen şiddetli rüzgarın dallardan koparıp yolun kenarında topladığı sarı yaprakları gördüm. Sabahın erken saatlerinde batının aydınlığı ve doğunun karanlığının ortasında ilerledim. Rüzgar otları, ağaçların dallarını, trafik lambalarının direklerini salladı; bu direklerin arkasında, uzaklarda, yükseklerde, bulutlar çılgın koşularına devam ettiler. Radyodaki müzik eski on yıllardan birinden kopup gelmişti; belki de sandığımdan daha yeniydi. Uykumu güzelce alamadığım için normalden bir saat önce keyifsizce açmıştım gözümü, karnımdaki hafriyat çalışması bir türlü rahat vermiyordu. Oysa, arabana binip sileceklerle ön camı temizlediğimde bu ruh halimden eser kalmamıştı. Sanki arabanın ön camıyla beraber ben de temizlenmiştim. Yol önüme açıldı, araba sanki yol üzerinde gitmiyor; yüzüyordu. Yeşil ışıklarda geçebildim, geçemediğimde üzülmedim. Trafiğe neredeyse hiç takılmadım; bir Pazartesi günü için bu fazlasıyla güzeldi. Eskişehir Yolu’nda önümdeki yol aydınlıktı; dikiz aynasından baktığımda arkadaki neredeyse bütün arabaların farlarının yanık olduğunu görebiliyordum. Hep beraber oradan oraya taşınıyorduk. Yol kenarındaki sarı yapraklar önümdeki minibüsün rüzgarıyla uçtu. Otopark bomboştu.

17 Kasım 2012 Cumartesi

"Sokaklar tekin değil"

Yine ben sustum, şehir konuştu.

İçleri çok başarılı dekore edilmiş kafeler, sonra kırılmış, bozulmuş kaldırım taşları, surata çarpan soğuk, ama acıtmayan sonbahar havası, ağzına kadar tıklım tıkış bir odada yapılan söyleşiden vazgeçiş, ikinci kafenin içindeki baharatlı, ağır yemek kokusu, kafenin girişindeki mutfak penceresinin önünde oturan adamın suratındaki sıkkın ifade. Tabaktaki karman çorman görünümlü, ama tadı güzel yemek. Duvarda asılı televizyonda geçen iç karartıcı haberler. Etraftaki çiçekler, saksılar, renkli sandalye minderleri.

İnsanlar, insanlar, insanlar, konuşmalar, sesler, gülüşmeler, birbirine yapışık dişler, gülüşmeler, konuşmalar, kahkahalar, konuşmalar, konuşmalar, ayrılıklar... Yollara düşüşle beraber müzik. Yanaklara çarpan açık hava. Temposuyla müziğin ritmine ayak uyduran adımlar. Parçaları karıştıran iPod. Geçilen onlarca, ama onlarca şarkı. Üzerinde durulan, kulaktan girip beynin girinti ve çıkıntılarına dolan melodiler, sözler, anlamlar, renkler...

Seçilen yollar, vazgeçilen yollar, uzatılan yollar, girilmeyen yollar. Uçsuz bucaksız insan kalabalığı. Poşetler, el ele tutuşan çiftler, müşteri kapmaya çalışan bar ve kafe çalışanları, broşür dağıtıcılar, mendil satmak için yoldan geçenlerin yakasına yapışan, pembe montlu küçük kız; biraz ilerde aynısından bir tane daha var, ama o çiftleri gözüne kestirmiş; çünkü mendil değil, gül satıyor. Çocuk inatla üç beş bozuk para verip  küçük kızdan kurtulmaya çalışıyor, yanındaki kızın suratında biraz ilginç bir gülümseme var. Her taraftan insanlar çıkıyor. Bazıları insan selinin orta yerinde durup yolu tıkıyor. Kenarda bir grup erkek kasıla kasıla etrafa bakışlar atarken testosteron patlaması yaşıyor. Yanlarında irice, kısa tüylü, oldukça kaslı, ama yine de sevimlice bir köpek duruyor. Adamlar ondan daha köpek gibi, bulldog gibiler hatta. Köpek bulldog değil.  Sanki köpek onlara bakıyor. Bazı genç adamlar sazlarını sırtlarına almış, parlak kösele ayakkabılarıyla hızlıca yürüyorlar, belli ki programlarına yetişmeye çalışıyorlar. Her gün tekrar tekrar çaldıkları şeyleri bir akşam daha çalmak için.

Yolu bitirmemeye çalışıyorum, ama yol uzadıkça karanlıklaşıyor. Daha sonra ileride bir yerden dönmek zorunda kalıyorum. Tam dönerken kısa boylu, topluca bir adam aceleci bir havayla bana sesleniyor. Bakmak istemiyorum ama önyargılı olmama isteğim beni bakmaya zorluyor. Kulaklıklarımı çıkarıyorum. Adamın renkli göz bebeklerinin etrafı kanlanmış. İyice açılmış gözlerle bana bakıyor, 2 liram olup olmadığını soruyor. Korkuyorum, düşünmeden "Yok, kusura bakmayın" diyorum. "Peki," diyor ve uzaklaşıyor. Sonra bir yandan para vermemekle doğru bir şey yapıp yapmadığımı düşünüyorum; öte yandan iPod'umda yeni bir şarkı bulmaya çalışıyorum; biraz ilerledikten sonra adamı biraz önümde tekrar görüyorum, bu kez başka birilerine aynı soruyu yöneltiyor.  Kadın da reddediyor. Daha sonra ilk baştakinden daha yavaş adımlarla sokağın aşağı taraflarına doğru ilerlemeye devam ediyor. Önümdekiler yavaş gittiği için adamı gözden kaybetmeye başlıyorum. Bir an çaktırmadan uzak mesafeden adamı izleyip ne yapacağını, etrafındakilerin ona nasıl cevap vereceğini gözlemlemeyi düşünüyorum. Sonra üşeniyorum, ilk başta gideceğim yoldan gitmeye devam ediyorum.

Devam eden insan seli. Bir iki dükkana giriyorum. Sonra yanlış yola dönüş. Sonra tekrar doğru yöne dönüş. Rengarenk meydan. Trafik lambası. Cebimden düşen şey. Sonra otobüs durağı. Sonrası sessizlik.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Omuz ve ense arasında bir yerlerde

Çürümek de bir sanattır bazen, böyle olduğunda işleri çok farklı noktalara geçirebilir. Net konuşmayalım ki kimse uyanmasın. Sarı yapraklar kaldırımlarda desenler oluşturmaya başladı; yağmur damlaları çizdi bütün bu desenleri. Metrelerce yukarıdan hızlarını alarak alçaldılar, alçaldılar, alçaldılar; sonra bir yaprağa denk geldi biri belki, ötekisi arabanın tepesine düştü, bir diğerinin yolculuğu annesinin elinden tutarak çekiştirdiği bir çocuğun avucunda son buldu. Bazıları ise yerdeki sarı yaprakların üzerine düşüp onları betona yapıştırdılar; tıpkı anaokulundayken yaptığımız faaliyette arka bahçeden yaprak toplayıp yapıştırıcıyla plastik tabağa yapıştırdığımız gibi. Onun yapışkansızı. Ve daha kendiliğindeni. Ve arka bahçede olmayanı. Aslında arka yok, ön de yok. Aslında böyle bir şey de yok, çünkü ikisi de var. Biri diğerini var gibi gösterdi. Ya da aralarındaki binalardı belki bunu gösteren. Ya da bu binayı gören gözler. Ya da görüleni işleyen beyin. Ya da işleneni anlayan akıl.

***

Bugün günlerdir benle beraber sürünen kitabımın içinden fırladım, ondan çıktım; eskilerin radyo cızırtılarından, billur seslerinden taştım; ondan da çıktım, biraz daha yeni eskilere bulaştım, tatlar, kokular, sesler, ışık birbirine geçti; uykum geldi, başımı güvenle yasladım. Eskiyen, ama pas tutmayan şeylerin arasında güzelleştim, mutluluğu hissettim. Zamanında "Acaba olur mu ki" dediğim şeyler olmaya devam ediyor. Güven duygusu sardı etrafımı, o tanıdık, bildik seslerin içindeydim yine. Bilinenlerin üzerinden yıllar geçmişti, bilinen şeyler değişmişti, ama ben onları hala biliyordum, bilmeye devam ediyordum; bu yüzden güvendeydim, tanıyordum. Şu duyguyu o kadar seviyorum ki. Gözlerime külçeler bağladılar sanki; uykum var, üstelik saçım başımdan da sigara kokuları yükseliyor. Başka şeyler de var. Yine de mutluyum. Bunun adı "güven" duygusu. O noktalara bakınca anlıyorum. Yanılmayacağımı biliyorum. Uzaklardan... Kimsecikler alıp götürmezken... Güzelliklere sarılmak... Yaşamın getirdiği bütün o saçmalıkların arasındaki ufak tefek iyi niyete tutunmak... Elimde olan bu çünkü...

Bugün bu kadarız. Resim yok, Fırat karikatürü yok, müzik yok. Hepsi benim kafamda çünkü. Benimle beraber kalacaklar. ANLATAMAM. Çok uykum var. Silip tekrar yazamam. Silemem. Tekrar yazamam. Yazıyorum. Aslında gerçekten yazamam. Sadece kafanızı karıştırıyorum. Kafam karışmıyor. Kafam yok gibi. Kafam var tabi ki de. Ama size olmadığını söylüyorum. Olmadığını söylemiyorum, yok gibi olduğunu söylüyorum. Gözlerim kapanıyor. Kopyayı birinden aldım. Peki o da benim gibi beceriksiz miydi? Hiç sanmıyorum. Anlaşılmayı bekliyor muydu? Büyük ihtimalle hayır. Zeki bir adamdı. Bu yüzden kimse onu anlamadı. O da bunu biliyordu. Bunun için rahat davrandı. Atlanacak cümlelerle doldurdu paragrafları. Yine de yazdı. Yazmayı bırakmadı. Belki bıktı. Bölük pörçük oldu her şey, birleştirmekten nefret etti, en sona bölük pörçük cümleler bıraktı. Bitti sanıyordum, bitmedi. Bitmedi sanıyordum, sandığımdan daha kolay bitti. Bir gece öncesinin saçma sapan, prefrontal kortekssiz rüyalarını bir yana bırakalım ve bu akşamın saçma sapan, prefrontal kortekssiz rüyalarına geçelim. Fazla tekrar yapmadım. "Yapmadım" değil, "yapmadan". Ben bayadır tekrar ediyorum halbuki. Bu kopyayı birinden aldım ben, bir adamdan. Kır saçlı. Mavi gözlü. Delici bakışları var. Zeki bir adam; zekası gözlerinden okunuyor. Kendisini çok iyi tanımıyorum. Ama ondan çok önemli bir kopya aldım. Benim için çok önemli. Başkalarının umrunda bile olmayabilir. Sorun değil. Saat ilerledi. Dün bu saatte çoktan uyumuştum. Çoktan uyumamıştım aslında, yeni uyumuştum, belki bir yarım saat olmuştu. Uykuyla, uykusuzlukla ilgili şikayet etmek ya da bunlarla ilgili bir şikayeti okumak çok sıkıcı; çünkü çok sıradan. Bu yüzden sus. Bugün hep susturuldum. Saçlarım sigara kokuyor. Ellerim de. Büyük ihtimalle üstüm başım da sigara kokuyor. Giysilerimi havalandırmalıyım. Kitabımı da çantamdan çıkarmalıyım. Uyumam gerek, ama uyumakla ve uykusuzlukla ilgili şikayet etmek istemiyorum. Aslında biraz fazla uyuyorum, bu kadar uyumasam da her şey yolunda gidebilmeli. Sonra aniden aklıma İzmir'deki o "İzban" durağı geliyor; sanırım Semt Garajı durağıydı (delici bakışlı adamın aksine ben yer adlarını açıkça belirtmekten kaçınmıyorum, başka şeylerden kaçınıyorum). Cayır cayır yanan havada ayağımdaki topuklu, siyah ayakkabıların üzerinde uzun süre yürümüş, yürümüş ve yürümüş olmanın getirdiği yorgunlukla ayaklarımın yandığını hatırlıyorum. Topuklu ayakkabılarımı çantamdaki düz ayakkabılarla değiştirirken etrafımdaki insanlar garipsiyorlar biraz biraz; ama umrumda değil. Yine de topuklu ayakkabıları düz ayakkabılarla değiştirmek rahatlamak için yetmiyor, çünkü ayak tabanlarım sıkışmaktan, sıcaktan uyuşmuş, düz ayakkabıyla bile üzerine basamıyorum. Sonra İzban geliyor olsa gerek; yürürken ayaklarımı yan yan basıyorum tabanlarım acımasın diye; sonra da büyük ihtimalle klimayla serinletilmiş vagona binişim ve ardından anneannemin evine doğru yol alışım... Cümleleri yarım bıraktığımı görünce kendime kızıyorum; her şeyi yarım bırakacaksam yazmamın bir anlamı var mı? Yarım cümleleri sonunu başkaları getirsin diye yazıyoruz, ama aslında herkes anca kendi payına düşeni çıkarabiliyor; sadece bu yarım cümlelerden de değil, tam cümlelerden bile. Yine de tam cümleler yarım cümlelere göre biraz daha fazla tercih edilmeli gibi geliyor içinde bulunduğum durum için; ama ben tüm bunların aksine cümleden kat'iyen atılmaması gereken kelimeleri bile çıkarmaya başladım; neyse ki çok geçmeden fark edebiliyor ve düzeltebiliyorum; ve siz de okuduğunuzdan belki koca bir tuz gölünde bir tuz tanesi kadar daha fazla şey çıkarabiliyorsunuz. Ne büyük başarı, ne büyük şevk. Sonra Demirköprü'den geçtikten sonra Tansaş'ın önünden sahile çıkan yol düşüyor zihnime, bir yaz akşamı belli ki, arabaların farları yolun kenarındaki pembe çiçeklerle dolu ağaçları ve diğer ağaçları aydınlatıyor.

Açıkça görülüyor ki, uyumalıyım. Yazdığımı sonuca bağlayacak kadar bile uyanıklığım yok. Bundan faydalanmak istiyor bir yanım, öteki yanımın ise başı klavyeye düşmek üzere. "adsgggggggggggggggggggggggggggggg" gibi anlamsız ve takık bir yazı görürseniz bilin ki başım klavyeye düşmüştür ve uyuyakalmışımdır, sonra da bir şekilde uyku arasında "yayınla"ya basmışımdır ve sonra siz yazıyı okumaya başlamışsınızdır, hatta utanmadan sıkılmadan sonuna doğru da gelmişsinizdir (umuyorum ki artık sonu olur buralar bir yerler). Belki aralarda başka şeyler olmuştur, belki kapı çalmıştır ve gidip kapıya bakmışsınızdır, belki Facebook chat'ten biri sizi dürtmüştür, belki anneniz seslenmiştir, belki de bambaşka bir şey. "Uyusana artık ya!" dediğinizi duyar gibiyim, biliyorum, gerçekten uyusam iyi olacak ama bir yanım da susmuyor işte; anlatacak bir şeylerim var gibi, aslında yok gibi de, şimdiye kadar yazdıklarıma bakarsak; bilmiyorum, evet, sonradan tekrar bakarsak; bizi ne kadar tatmin edebilir bilemiyorum.

Biliyorum ama gerçekten biliyorum, bu gece için uyku vaktim geldi; çünkü hem gözlerim kapanıyor, hem hala üstüm başım sigara kokuyor (ki sigara içmem, sigaradan hiç ama hiç hoşlanmam, sigara kokmaktan da pek hoşnut sayılmam), hem yarın düzgün bir saatte uyanabilmem lazım. Başımın arkasından yukarı doğru hafif bir ağrı yükselmeye başladı; "çeneni kapat" diyor belli ki. Tamam. Tekrar görüşelim buralarda. Yeniden beklerim. Hem sizi, hem kendimi.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Mavi gitar için bir başka şarkı

Günleri, geceleri geçireceğiz burada, bu perdelerin hafifçe karanlıklaştırdığı büyük odada, kurumaya yüz tutmuş ve henüz kurumamış rengarenk çiçeklerin arasında. Gün ışığı dışarıda başka hayatların üzerine parlayacak, biz ise bizi kalbimizden vuran şarkılarla kendimizi avutacağız. Umutlu konuşmak istiyorum yine de. Umutsuz konuşmaya uygun değil ruh halim. Kuruyan çiçeklere, odanın karanlığına, herkesin başını sessizce bilgisayara gömüp ayrı dünyalara dalıp gitmesine karşı şiirsel bir sevgi duyuyorum. Sanılandan daha güzel. Ayrıydık, bir araya geldik, birleşik olduk. Görünmeyen bağlantılar bağlıyor bizi birbirimize; bazen sanki her şey her yerde aynıymış gibi geliyor. İpin bir ucundaki nereye giderse diğerini de kendisiyle beraber çekiyor sanki. Burada oturmuyorum aslında; kapalı bulutların arasında, ılık bir havada, çimlere karışmış saçlarım; bulutların arasından sızan gün ışığı gözlerimi alıyor; uykumu getiriyor. Kahve benim uykumu açmaz öyle. Birbirimizi çekip, bırakıyoruz. Defalarca. Notalar bizi çekip, bırakıyor. Bizi birbirimize bağlayan iplerden oluşan bir denizin içinde yüzüp duruyoruz, bir o yana, bir bu yana sallanarak. Yalnızım sanıyorum, yalnız değilim sanıyorum; hepsinde yanılıyorum. Aslında hiçbir zaman yalnız olmadım. Belki yanlış oldum, ama yanlış olurken bile yalnız değildim. Hiçbir zaman beraber de olmadım. Eğer arada kalıp kalmadığımı merak ediyorsanız; o da değil. Ben hep aynı anda ikisini de oldum. Bütün sesler, görüntüler, fikirler kafamın içinde bir orkestra gibi aynı anda çınladı; sıraya girmelerini beklemedim. Bazı sesler daha baskın oldu bazen; bazılarıysa hep daha derinden geldi; varlıklarını bile fark etmedim ki, yokluklarını fark edeyim. Kilometrelerce uzakta havada özgürce uçuşan su buharı taneciklerinden etkilendim, ruh halim değişti; belki bir örtüye sarınmak istedim, belki bir kupa sıcak çay, hatta belki de televizyondaki aptal evlilik programları... Fakat hiçbir zaman bunları yapmak için uygun fırsatım olmadı. Yaptığımda ise hep yarım kaldım; işler hiç de umduğum gibi gitmedi. Hayallerimi o kadar sevmiştim ki, “gerçek” dediğim şeyler nefesimi tıkadı, elimi kolumu bağladı; belki de öylece kalakaldım. Satırlarca yazmak istedim belki, hiç durmadan, belki biraz duraksayarak, saatlerce, sayfalarca yazmak istedim; sonradan dönüp bakmaya değecek şeyler yazmak istedim. Özneler karıştı, nesneler hiç karışmadı; sonra harfler birbirine girdi. Yazdığım cümleyi sildim sonra. Sanki şimdiye kadar yazdıklarım ondan farklıymış gibi... Belki de gerçekten farklıydı. Belki de gerçekten onu silmeliydim. Belki de asla silmemeliydim. Beyin dalgalarım düzelsin diye müzik dinledim. Işıklar söndü, lambalar arızalandı, havalandırmalar temiz hava üflemez oldu. Boğulacak gibi olduk. Her şey birbirine geçti derken bile saçmalamıştım aslında; çünkü her şey zaten birbirine çoktan geçmişti, her zaman öyleydi ve bundan sonra da öyle olmaya devam edecekti. Belki her zaman böyle olmalıydı. Karanlığa gömülmeliydik. Belki gereksiz yere aydınlatılan odalardı bizi bizlikten çıkaran. Ama neyse ki unutmamıştım; ne yazacaklarımı, ne de dilbilgisi kurallarını.

Bardaklarca kahve gitti, florasan lambalar yandı, söndü, yandı, söndü, tekrar söndü, sonra tekrar yandı. Biz ise hep birbirimize benzedik. Gördüklerimizle şekillendik, görmediklerimizle de şekillendik. Sınırlandık, duvarlar sadece odaların etrafında sandık. Sonra o tatlı karanlık geldi. Pencereye bakmaktan bile kaçındım. Gereksiz cümleleri sevmiyorum.

Gözlerime ağrı giriyor. Işıksızlıktan değil, ışıktan bence. Niye hep kendimle uğraşıyorum? Artık başka isimler kullanmaya başlamamın zamanı geldi bence. Güzel isimler bulmalıyım, kitaplardaki gibi havalı olmalı. Amélie mesela, güzel olabilir. Berivan da diyebilirdim, ama olayı fazla etnik bir hale getirmek istemiyorum. Bakın işte, bir sınır daha kaldırdım. Bir dahaki sefere bir Japon adı bulmaya çalışırım belki; ya da Jamaika’dan bir isim; belki Meksika’dan, ya da ona benzer bir şekilde İspanya’dan... Pablo olabilir mesela. Hintli yapıp, soyadını Chopra koyabilirim. Annesini Faslı, babasını Fransız yapabilirim. Fas demişken, Albert Camus zamanlarının geldiğini hissediyorum.


***

Gerçeklikle hayal arasındaki sınır silinmeye başladığında insanlar korkar. Psikologlar, psikiyatrlar, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri, belki 8-10 hastanın bir arada kaldığı koğuşlar falan devreye girer. Bir yandan bunun gerekliliğini gözardı edemesem de, diğer yandan olayın vahim derecedeki gülünçlüğünü de arkamda bırakamıyorum. İşte teoriyle pratiğin, felsefeyle bilimin çatıştığı onlarca noktadan biri daha.

İlk defa Zamanın Kıyısındaki Kadın'ı okuduğumda durumun vahimliğini bu kadar net çakmıştım galiba. Kitapta akıl hastanesine düşen bir kadın bilinciyle geleceğe yolculuk yapıp duruyordu. Bu yolculuklar sırasında kadının bedeninin üzerinde birtakım şeyler olunca hastanenin psikopat hemşireleri ve onları aratmayan doktorları hastanın "gerçeklikten koptuğunu" iddia ediyorlardı; halbuki asıl gerçeklikten kopan onlardı. Düşünbilim (felsefe) gibi teorik temellerle ilgili yanı baskın bir alan yüzyıllardır "gerçeklik" kavramının içinden çıkamamışken, psikoloji (ruh bilimi) tüm pratikliğiyle felsefenin pratik yükleri kaldıramayacak kadar "iskambil kağıdından köprü" kıvamındaki teorik temellerinin üstünde zıp zıp zıplayarak, kişilerin "realiteden kopuş"unu bir anomali olarak gösteriyor ve bunu kendince "normal" sınırlarına çekmeye çalışıyor. İşin ilginç yanı, bu iki bakış açısı bir yerlerde birbirlerine ters düşüyor gibi olsa da; ayrı ayrı ele alındıklarında (ki çoğu zaman ayrı ayrı ele alınıyorlar benim gördüğüm kadarıyla; eğer daha sık beraber ele alınıyorlarsa da, uygulamaya geçtikleri yerlerde bir tıkanıklık var belki) ikisi de gayet tutarlı ve topluma ve insanlığa yararlı hale geliyor. Bu iki şey birbirlerini yıkıp geçecekken, bunların bir arada durmasını sağlayan harç ne o zaman? Belki de biraz kavram karmaşası yaşıyorum. Psikolojideki realite ile felsefedeki gerçeklik kavramlarının farkından mı kaynaklanıyor bu durum? Psikolojideki "realite"nin daha çok genelgeçer algılara dayalı olduğunu da düşünebiliriz; ama bu durumda olay yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor; algılar göreceli olabilir. Kendimizden başka hiçbir kimsenin/şeyin algılayışını bilemeyeceğimiz için, gerçekliğin nasıl olduğundan da hiçbir zaman emin olamayız gibi geliyor bana. Örneğin, sizin gördüğünüz yeşil ile benim gördüğüm yeşil farklı olabilir, gözlerimiz farklı algılıyor, ya da beynimiz farklı yorumluyor olabilir; ama mevcut bilgi seviyemizle bunu karşılaştırmamızın bir yolu olmadığı için, böyle bir fark olup olmadığını kesin olarak bilmemiz imkansız. Sadece daha önceki deneyimlerimize, beynimizin etrafımızda gördüklerimize daha önce yapıştırdığı etiketlere dayanarak karşımıza çıkan şeyleri anlamlandırabiliyoruz. Öte yandan eğer buralarda bir yerlerde aradığımız türden bir "gerçeklik" anlayışının peşinden koşuyorsak, aslında herkesin kendi "realite"si onun kendi çapındaki gerçekliğidir de. Hangisinin gerçek, hangisinin yanılsama olduğunu ölçmek bu noktada biraz da istatistiksel bir bakış açısı. Yine de, her ne olursa olsun, aslında kendimizi bildik bileli, hatta ondan da öncesinden beri içinde yüzdüğümüz bu şey hakkında hiçbir fikre sahip değiliz ve belki de bunu biraz kabul etmemiz, en azından böyle bir yaklaşımın olduğunun farkında olmamız gerekiyor, hatta işimize de oldukça fazla yarayacak olabilir.

***

Bitirmem gerektiğini bile bile bitirmiyorum. Bitirmekten kaçıyorum. Bitince ne olacağını kestiremiyorum. Önümde biraz daha zaman var. Limonu sonuna kadar sıkıp, çıkarabileceğim bütün suyunu çıkarmak istiyorum. Kahve içmemem gerekiyordu, ama onu da içiyorum. Neyse ki bardağı sadece yarısına kadar doldurdum. Şekersiz, sütsüz. Şekersiz çaya ve kahveye alışmaya çalışıyorum. Bir süre sonra şekerli çay ya da kahve içince midemin bulanacağını söylüyorlar. Henüz o raddede değilim, ama bitki çayları için artık şeker aramadığımı söyleyebilirim. Kahvenin sonunu getiremeyeceğim galiba.  Bunun da sonunu getiremiyorum. Hiçbir şeyin sonu gelmiyormuş gibi görünebilir, ama kesinlikle öyle değil. Dışarıda bulutlu, sarı bir hava var. Bilmiyorum, belki de hava bulutlu ve sarı değil, ama camlardan öyle yansıyor. Masanın üzerindeki eşyalara düşen yumuşak ışığı çok sevdim. Kulağımdaki müzikle, ağzımdaki acımtırak kahve tadıyla hoş bir ahenk içinde. Ben de üstüme düşeni yaparak tamamlıyorum bu ahengi. Bugün tam burada bunu yapmam gerekiyordu. İşte bazen böyle fark edersiniz; tam o anda orada olmanız gerekiyordur. Aslında her zaman olmanız gereken yerde, beraber olmanız gereken insanlarla, yapmanız gereken şeyleri yapıyorsunuzdur. Ama bunu her zaman fark edemezsiniz, sadece bazı değerli zamanlarda o size kendisini fark ettirir; anı oluşturan karelerin arasından size gülümser. O tatlı karanlık, onun gülümseyişinin ışıltısıdır belki. Herkes şikayet ederken, sonradan olacakları bile bile, içten içe gülümsemektir. Bazen bazı şeyleri olacağına bırakabilmektir. Sesleri duymamaktır. Görmek istemediğini görmemektir. İstediğini görmektir. Bunu yaparken de güzel şeyler görmektir, güzel şeyler duymaktır. Yanılmadan.


Bugün Yann Tiersen albümünden fırlamış sanki. Yukarıda bir yerde su buharı tanecikleri piyanodan çıkan notaların yaptığı gibi dönüp duruyorlar havada. Arada kalmadım ben. Ne buraya tıkıldım, ne başka bir yerdeyim. Her ikisinde yaşıyorum; buradayım ve içerilerdeki o yerdeyim ve hatta bunlardan ötedeki o yerdeyim de aynı zamanda. Ne kadar çok önyargıyı, etiketi kaldırırsam o kadar özgürleşiyorum. Sınırları kaldırmak için yola çıkıp, hiçbir yere/şeye ait olmadığımda, aslında her yere/her şeye ait oluyorum, ben onlara ait olduğumda onlar da bana ait oluyorlar; çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız, hepimizin bu bütün içinde küçük, ama çok önemli yerleri var. Etiketler ise bizi sınırlandırıyor; her ne kadar biyolojik olarak beynimizin işleyişini hızlandırsalar da (evrimsel açıdan oldukça geçerli bir sebep), öyle zamanlar oluyor ki; acelesinin kurbanı oluyor insan.

***

Kafamın içindeki limonun bütün suyunu çıkardım. Midemde hafif bir bulantı var. Kahve soğudu, öylece bırakıyorum. Belki gitmeden lavaboya dökerim, tek kullanımlık bardağı da çöp kutusuna atarım. Bu sefer bunu da bitiriyorum burada.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Düdüklü tenceredeki mellemecir fasulye

Evrenin değişik noktalarından hepinize merhaba.

Bugün atomlarımızı bir araya getiriyoruz. Devler ülkesinden kopup kaçan ruhumuz sığınağını buralarda bir yerlerde buldu; düşünmediğimiz için çok da zorlanmadık. Evlere, arabalara baktık; gözlerimiz öndeki aracın plakasına daldı. Varız, yokuz, varlıklıyız ama yokluklu değiliz. Var da değiliz, yok da değiliz. Sadece büyük büyük konuşuyoruz, kendimiz bile ne dediğimizi anlamıyorken... Yanılmak çok kolay. Yanılacağını fark etmemek ise bir nevi aptallık. Tatlar daha birleşmedi; çayın ve şekerin tadını alıyorum. Ağırlaşıyor göz kapaklarım, kaçışım yok; biliyorum. Her esneyişimde uykumun geçeceğine inanıyorum; çünkü ciğerlerim sonuna kadar havayla doluyor; ta ki bir sonraki esneyişime kadar. Uzaklardayım şimdi, çok uzaklardayım; atomlarımın toplanması biraz zaman alacak. Uyanıklıkla uyku arasındaki zaman dilimine gidip sınırlarımı aşabilirim belki bu fırsattan yararlanarak. Uyumadan hemen önce aklıma gelip, sonra tekrar unuttuğum için evrenin derinliklerine gömülen onlarca şeye karışmaz belki bu düşündüklerim.

Göz kapaklarım düşüyor.

En başta bütün sınırları, bütün yargıları, önyargıları, ne varsa hepsini kaldırıyorum. Kendiliğinden geliyor cümleler; mantıklı, mantıksız, sıralı, sırasız, önemli önemsiz; fark etmez. Sonra yavaş yavaş kendi haline bırakıyorum gidişatı; bir süre sonra yavaş yavaş bir kalıba girmeye başlıyor. Sıkışmıyor o kalıba, çünkü kalıbı da kendisi yapıyor ve o kalıp da kendisi. Esniyor, esniyor, genişliyor, bir iki yerde kıvrılıyor, sonra ani bir şekilde bükülüyor; tıpkı bahçe hortumları gibi; ama burada hortumun kırılmasına kızan bahçıvanlar da yok. Hepsi kendi kendine oluyor; ben dokunmuyorum bile. Sonra bir de bakıyorum; koskocaman bir tuval olmuş; anlatıyor da anlatıyor. Bazen hiçbir şey anlatmıyor; sadece kusuyor, rahatlıyor, sonra tekrar kusuyor. Bazen kusamıyor bir türlü, olduğu yerde debelenip duruyor; uyumaya gitse gidemez, tuvaletin başında dursa duramaz; kendi kendini böyle yiyip bitiriyor. Altı çiziliyor bazı şeylerin; dönüp bakmak istemiyor. Her defasında başka bir insan oluyor, bazen bir kişi oluyor, bazen birden çok kişi oluyor; sesi yükseliyor, alçalıyor, fısıldıyor, bağırıyor. Yine de bağırdığı pek görülmez. Kimseye anlatacağı bir şey yok aslında; anlatacak olduğu zaman boş boş konuşuyor. Bazen çok konuşuyor, bazen susması gerek, bazen dinlemesi gerek, bazen dinlememesi gerek, bazen sadece ama sadece konuşmaması gerek... Bazen kendisini tutamıyor, bazen sadece susuyor; sustuğu için kimse onu anlamıyor, o anlaşılmayı beklemekten vazgeçeli de baya uzun zaman oldu zaten. Artık anlaşılırsa seviniyor, diğer türlü susuyor, susmasını gerçekten iyi biliyor. Çok iyi öğrendi. Çok iyi öğrenci.

Uğur Gürsoy'un Fırat'ı