yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2012 Pazartesi

Mavi gitar için bir başka şarkı

Günleri, geceleri geçireceğiz burada, bu perdelerin hafifçe karanlıklaştırdığı büyük odada, kurumaya yüz tutmuş ve henüz kurumamış rengarenk çiçeklerin arasında. Gün ışığı dışarıda başka hayatların üzerine parlayacak, biz ise bizi kalbimizden vuran şarkılarla kendimizi avutacağız. Umutlu konuşmak istiyorum yine de. Umutsuz konuşmaya uygun değil ruh halim. Kuruyan çiçeklere, odanın karanlığına, herkesin başını sessizce bilgisayara gömüp ayrı dünyalara dalıp gitmesine karşı şiirsel bir sevgi duyuyorum. Sanılandan daha güzel. Ayrıydık, bir araya geldik, birleşik olduk. Görünmeyen bağlantılar bağlıyor bizi birbirimize; bazen sanki her şey her yerde aynıymış gibi geliyor. İpin bir ucundaki nereye giderse diğerini de kendisiyle beraber çekiyor sanki. Burada oturmuyorum aslında; kapalı bulutların arasında, ılık bir havada, çimlere karışmış saçlarım; bulutların arasından sızan gün ışığı gözlerimi alıyor; uykumu getiriyor. Kahve benim uykumu açmaz öyle. Birbirimizi çekip, bırakıyoruz. Defalarca. Notalar bizi çekip, bırakıyor. Bizi birbirimize bağlayan iplerden oluşan bir denizin içinde yüzüp duruyoruz, bir o yana, bir bu yana sallanarak. Yalnızım sanıyorum, yalnız değilim sanıyorum; hepsinde yanılıyorum. Aslında hiçbir zaman yalnız olmadım. Belki yanlış oldum, ama yanlış olurken bile yalnız değildim. Hiçbir zaman beraber de olmadım. Eğer arada kalıp kalmadığımı merak ediyorsanız; o da değil. Ben hep aynı anda ikisini de oldum. Bütün sesler, görüntüler, fikirler kafamın içinde bir orkestra gibi aynı anda çınladı; sıraya girmelerini beklemedim. Bazı sesler daha baskın oldu bazen; bazılarıysa hep daha derinden geldi; varlıklarını bile fark etmedim ki, yokluklarını fark edeyim. Kilometrelerce uzakta havada özgürce uçuşan su buharı taneciklerinden etkilendim, ruh halim değişti; belki bir örtüye sarınmak istedim, belki bir kupa sıcak çay, hatta belki de televizyondaki aptal evlilik programları... Fakat hiçbir zaman bunları yapmak için uygun fırsatım olmadı. Yaptığımda ise hep yarım kaldım; işler hiç de umduğum gibi gitmedi. Hayallerimi o kadar sevmiştim ki, “gerçek” dediğim şeyler nefesimi tıkadı, elimi kolumu bağladı; belki de öylece kalakaldım. Satırlarca yazmak istedim belki, hiç durmadan, belki biraz duraksayarak, saatlerce, sayfalarca yazmak istedim; sonradan dönüp bakmaya değecek şeyler yazmak istedim. Özneler karıştı, nesneler hiç karışmadı; sonra harfler birbirine girdi. Yazdığım cümleyi sildim sonra. Sanki şimdiye kadar yazdıklarım ondan farklıymış gibi... Belki de gerçekten farklıydı. Belki de gerçekten onu silmeliydim. Belki de asla silmemeliydim. Beyin dalgalarım düzelsin diye müzik dinledim. Işıklar söndü, lambalar arızalandı, havalandırmalar temiz hava üflemez oldu. Boğulacak gibi olduk. Her şey birbirine geçti derken bile saçmalamıştım aslında; çünkü her şey zaten birbirine çoktan geçmişti, her zaman öyleydi ve bundan sonra da öyle olmaya devam edecekti. Belki her zaman böyle olmalıydı. Karanlığa gömülmeliydik. Belki gereksiz yere aydınlatılan odalardı bizi bizlikten çıkaran. Ama neyse ki unutmamıştım; ne yazacaklarımı, ne de dilbilgisi kurallarını.

Bardaklarca kahve gitti, florasan lambalar yandı, söndü, yandı, söndü, tekrar söndü, sonra tekrar yandı. Biz ise hep birbirimize benzedik. Gördüklerimizle şekillendik, görmediklerimizle de şekillendik. Sınırlandık, duvarlar sadece odaların etrafında sandık. Sonra o tatlı karanlık geldi. Pencereye bakmaktan bile kaçındım. Gereksiz cümleleri sevmiyorum.

Gözlerime ağrı giriyor. Işıksızlıktan değil, ışıktan bence. Niye hep kendimle uğraşıyorum? Artık başka isimler kullanmaya başlamamın zamanı geldi bence. Güzel isimler bulmalıyım, kitaplardaki gibi havalı olmalı. Amélie mesela, güzel olabilir. Berivan da diyebilirdim, ama olayı fazla etnik bir hale getirmek istemiyorum. Bakın işte, bir sınır daha kaldırdım. Bir dahaki sefere bir Japon adı bulmaya çalışırım belki; ya da Jamaika’dan bir isim; belki Meksika’dan, ya da ona benzer bir şekilde İspanya’dan... Pablo olabilir mesela. Hintli yapıp, soyadını Chopra koyabilirim. Annesini Faslı, babasını Fransız yapabilirim. Fas demişken, Albert Camus zamanlarının geldiğini hissediyorum.


***

Gerçeklikle hayal arasındaki sınır silinmeye başladığında insanlar korkar. Psikologlar, psikiyatrlar, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri, belki 8-10 hastanın bir arada kaldığı koğuşlar falan devreye girer. Bir yandan bunun gerekliliğini gözardı edemesem de, diğer yandan olayın vahim derecedeki gülünçlüğünü de arkamda bırakamıyorum. İşte teoriyle pratiğin, felsefeyle bilimin çatıştığı onlarca noktadan biri daha.

İlk defa Zamanın Kıyısındaki Kadın'ı okuduğumda durumun vahimliğini bu kadar net çakmıştım galiba. Kitapta akıl hastanesine düşen bir kadın bilinciyle geleceğe yolculuk yapıp duruyordu. Bu yolculuklar sırasında kadının bedeninin üzerinde birtakım şeyler olunca hastanenin psikopat hemşireleri ve onları aratmayan doktorları hastanın "gerçeklikten koptuğunu" iddia ediyorlardı; halbuki asıl gerçeklikten kopan onlardı. Düşünbilim (felsefe) gibi teorik temellerle ilgili yanı baskın bir alan yüzyıllardır "gerçeklik" kavramının içinden çıkamamışken, psikoloji (ruh bilimi) tüm pratikliğiyle felsefenin pratik yükleri kaldıramayacak kadar "iskambil kağıdından köprü" kıvamındaki teorik temellerinin üstünde zıp zıp zıplayarak, kişilerin "realiteden kopuş"unu bir anomali olarak gösteriyor ve bunu kendince "normal" sınırlarına çekmeye çalışıyor. İşin ilginç yanı, bu iki bakış açısı bir yerlerde birbirlerine ters düşüyor gibi olsa da; ayrı ayrı ele alındıklarında (ki çoğu zaman ayrı ayrı ele alınıyorlar benim gördüğüm kadarıyla; eğer daha sık beraber ele alınıyorlarsa da, uygulamaya geçtikleri yerlerde bir tıkanıklık var belki) ikisi de gayet tutarlı ve topluma ve insanlığa yararlı hale geliyor. Bu iki şey birbirlerini yıkıp geçecekken, bunların bir arada durmasını sağlayan harç ne o zaman? Belki de biraz kavram karmaşası yaşıyorum. Psikolojideki realite ile felsefedeki gerçeklik kavramlarının farkından mı kaynaklanıyor bu durum? Psikolojideki "realite"nin daha çok genelgeçer algılara dayalı olduğunu da düşünebiliriz; ama bu durumda olay yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor; algılar göreceli olabilir. Kendimizden başka hiçbir kimsenin/şeyin algılayışını bilemeyeceğimiz için, gerçekliğin nasıl olduğundan da hiçbir zaman emin olamayız gibi geliyor bana. Örneğin, sizin gördüğünüz yeşil ile benim gördüğüm yeşil farklı olabilir, gözlerimiz farklı algılıyor, ya da beynimiz farklı yorumluyor olabilir; ama mevcut bilgi seviyemizle bunu karşılaştırmamızın bir yolu olmadığı için, böyle bir fark olup olmadığını kesin olarak bilmemiz imkansız. Sadece daha önceki deneyimlerimize, beynimizin etrafımızda gördüklerimize daha önce yapıştırdığı etiketlere dayanarak karşımıza çıkan şeyleri anlamlandırabiliyoruz. Öte yandan eğer buralarda bir yerlerde aradığımız türden bir "gerçeklik" anlayışının peşinden koşuyorsak, aslında herkesin kendi "realite"si onun kendi çapındaki gerçekliğidir de. Hangisinin gerçek, hangisinin yanılsama olduğunu ölçmek bu noktada biraz da istatistiksel bir bakış açısı. Yine de, her ne olursa olsun, aslında kendimizi bildik bileli, hatta ondan da öncesinden beri içinde yüzdüğümüz bu şey hakkında hiçbir fikre sahip değiliz ve belki de bunu biraz kabul etmemiz, en azından böyle bir yaklaşımın olduğunun farkında olmamız gerekiyor, hatta işimize de oldukça fazla yarayacak olabilir.

***

Bitirmem gerektiğini bile bile bitirmiyorum. Bitirmekten kaçıyorum. Bitince ne olacağını kestiremiyorum. Önümde biraz daha zaman var. Limonu sonuna kadar sıkıp, çıkarabileceğim bütün suyunu çıkarmak istiyorum. Kahve içmemem gerekiyordu, ama onu da içiyorum. Neyse ki bardağı sadece yarısına kadar doldurdum. Şekersiz, sütsüz. Şekersiz çaya ve kahveye alışmaya çalışıyorum. Bir süre sonra şekerli çay ya da kahve içince midemin bulanacağını söylüyorlar. Henüz o raddede değilim, ama bitki çayları için artık şeker aramadığımı söyleyebilirim. Kahvenin sonunu getiremeyeceğim galiba.  Bunun da sonunu getiremiyorum. Hiçbir şeyin sonu gelmiyormuş gibi görünebilir, ama kesinlikle öyle değil. Dışarıda bulutlu, sarı bir hava var. Bilmiyorum, belki de hava bulutlu ve sarı değil, ama camlardan öyle yansıyor. Masanın üzerindeki eşyalara düşen yumuşak ışığı çok sevdim. Kulağımdaki müzikle, ağzımdaki acımtırak kahve tadıyla hoş bir ahenk içinde. Ben de üstüme düşeni yaparak tamamlıyorum bu ahengi. Bugün tam burada bunu yapmam gerekiyordu. İşte bazen böyle fark edersiniz; tam o anda orada olmanız gerekiyordur. Aslında her zaman olmanız gereken yerde, beraber olmanız gereken insanlarla, yapmanız gereken şeyleri yapıyorsunuzdur. Ama bunu her zaman fark edemezsiniz, sadece bazı değerli zamanlarda o size kendisini fark ettirir; anı oluşturan karelerin arasından size gülümser. O tatlı karanlık, onun gülümseyişinin ışıltısıdır belki. Herkes şikayet ederken, sonradan olacakları bile bile, içten içe gülümsemektir. Bazen bazı şeyleri olacağına bırakabilmektir. Sesleri duymamaktır. Görmek istemediğini görmemektir. İstediğini görmektir. Bunu yaparken de güzel şeyler görmektir, güzel şeyler duymaktır. Yanılmadan.


Bugün Yann Tiersen albümünden fırlamış sanki. Yukarıda bir yerde su buharı tanecikleri piyanodan çıkan notaların yaptığı gibi dönüp duruyorlar havada. Arada kalmadım ben. Ne buraya tıkıldım, ne başka bir yerdeyim. Her ikisinde yaşıyorum; buradayım ve içerilerdeki o yerdeyim ve hatta bunlardan ötedeki o yerdeyim de aynı zamanda. Ne kadar çok önyargıyı, etiketi kaldırırsam o kadar özgürleşiyorum. Sınırları kaldırmak için yola çıkıp, hiçbir yere/şeye ait olmadığımda, aslında her yere/her şeye ait oluyorum, ben onlara ait olduğumda onlar da bana ait oluyorlar; çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız, hepimizin bu bütün içinde küçük, ama çok önemli yerleri var. Etiketler ise bizi sınırlandırıyor; her ne kadar biyolojik olarak beynimizin işleyişini hızlandırsalar da (evrimsel açıdan oldukça geçerli bir sebep), öyle zamanlar oluyor ki; acelesinin kurbanı oluyor insan.

***

Kafamın içindeki limonun bütün suyunu çıkardım. Midemde hafif bir bulantı var. Kahve soğudu, öylece bırakıyorum. Belki gitmeden lavaboya dökerim, tek kullanımlık bardağı da çöp kutusuna atarım. Bu sefer bunu da bitiriyorum burada.

4 Ekim 2012 Perşembe

Kareli defterden koparılan bir sayfa

Evleri uzaktaymış meğersem; oraya buraya taşıyacaklarmış meğersem; bir kaplumbağanın evini sırtında taşıyışı gibi. Seslerle zormuş, sessizlikle daha da zormuş; kendini dinliyormuş, kendini dinlemiyormuş; başkalarının dilinden konuşuyormuş; kişilerle, kişilikle oynuyormuş; sıkılıyormuş, bırakıyormuş, tekrar başlıyormuş, tuvalete gidiyormuş, ellerini yıkıyormuş... Gerilerden sesler geliyormuş; ellerini bırakıyormuş; bazen bırakacağı bir el de yokmuş; toz olup gidiyormuş, kayboluyormuş, tekrar buluyormuş; döngü sanmış ama dönmüyormuş; dönmüyor sanmış ama dönüyormuş; duruyormuş, durmuyormuş; tekrar dönüyormuş; yanıp yanıp sönüyormuş. Derinden müzik sesleri geliyormuş; neşeli insanların çaldığı şarkılar; huzurlu sesler yayılıyormuş mikrofondan. Sesler yükseliyormuş, alçalıyormuş; bu yükselmeler ve alçalmalar olmuyorsa hiç olmuyormuş. Sonra birden kesiliyormuş; anlaşılmaz bir şekilde yarım kalıyormuş her şey... Bütünün bütün bilgisi her parçasında ayrı ayrı varmış meğersem... Harflerle boğuşuyormuş, vazgeçiyormuş, sonra sesleri tanıyormuş; kulaklarına inanıyormuş; inanmaktan korkmuyormuş. Sonra dönüp bütün üç noktaları tek bir noktaya dönüştürüyormuş; çünkü uzatmayı ve sündürmeyi sevmiyormuş böyle yerlerde. Burası onun yuvasıymış, hakkında hiçbir şey bilmediği yuvası; öğrenmeye, keşfetmeye çalıştığı yuvası. Sıkıca kapatılmış pencerelere arkasını dönünce dışarıda yağmurlu bir hava var sanıyormuş; ama aslında yağmur yokmuş meğerse. Burası onun yuvasıymış; ona değer veriyormuş ve onun içinde sadece olması gereken şeylerin olması gerektiğine inanıyormuş; ama bunu kendisi de anlamıyormuş. Kulağında kulaklıkla etrafındaki insanlara bakıyormuş; bakıyor gibi yapıyormuş; bakmıyor gibi yapıp bakıyormuş. Dışarı çıkmak istiyormuş; ama herkes ona bakıyormuş, büyük biraderin gözleri onun da üzerindeymiş. Sadece hayal edebiliyormuş, sadece oraya dokunamıyorlarmış. Orası onun sığınağıymış meğerse. Medya oynatıcısı kulaklarını bal mumuyla örterken, araya Chopin karışıyormuş çokça. Sığınmaya sebep olacak birçok şey varmış ve hiçbir şey yokmuş. Beyazlar içindeymiş, siyahlar içindeymiş, renkler hep aynıymış. Işık aynıymış, renkler farklıymış. Eskilerden bir Zeki Müren şarkısı başlamış sonra. 

***

Acıktım. Django Reinhardt var kulağımda; çaldığı müzik “Artık yağmur yağmalı!” diye bağırıyor; arada pencerelere bakıyorum ama bulutların geçirdiği gri ışıktan çok, güneşli günün sarımtırak ışığı var duvarlarda; bu yüzden yağmur konusunda umutsuzum. Sessiz sakiniz bugün, kendi kendimeyim.

***

Yemek yedim. Yemekten dönerken yağmur atıştırmaya başladı, sonra birden indirdi. Renksizliğin arasındaki rengin içindeyiz; tıpkı masmavi bir tablonun ortasında göze takılan kırmızı bir nokta gibi. Eskilerden hatırlıyorum. Hala yağmur yağıyor; pencerelerin kenarındaki sarımtırak ışığın sebebi güneş değilmiş belli ki; belki binanın rengi yansıyordur; çünkü dışarıda sağanak yağmur yağmasına rağmen o ışığı duvarda hala görebiliyorum. Yine de bu yapay ışıkların altında bile yağmurun başladığı belli oluyor. Renklere bir kararlılık geldi; sanki kendileri oldular. Pencereye yüzümü dönmek istiyorum. Oda yapay ışıklarla karanlık. Gözlerim yağmurun karanlığını arıyor.

Yine Django Reinhardt geldi; çünkü şarkının adı “Nuages”*. Çıkıp gitmeme yardımcı oluyor; eski bir filmin içindeyim sanki; taşla kaplı sokakta yürüyoruz, yağmur damlaları taşların arasını dolduruyor mesela. Boş konuşup da rezil etmeyelim. Konuşan, bazen susmasını da bilmeli. 


Daha susmuyorum; kim demiş. Müziğe sarıldım.

***

İnsanların içinde bölük pörçük. Aslında yazılabilecek herhangi bir şeyin mantıklı gösterilebileceğini gösteriyorum. Bu yüzden doğru olmadığı halde doğru gibi görünen pek çok fikir var ortalarda; kimse ne yaptığından emin değil; belirsizlikten faydalanmasını bilen gününü kurtarıyor. Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemli böyle zamanlarda. Bağırırsın, çağırırsın, yumruğunu masaya vurursun, ya da kemanlar çalarsın. Tamamen senin tarzın, senin bileceğin iş. Güzelce söylemek kabul edilebilirliği sağlamıyor. Çirkinlikler eşliğinde söylenense alkışlarla kabul ediliyor. Edilgenleri sevmiyorum böyle yerlerde; ama bunu düşünürken kafamdan geçen isimleri yazmak da istemiyorum; olayı kişilere indirgemek burada yapılabilecek en kötü şeylerden biri. Bir kişiyi kötülediğinizde onun karşıtı olan kötünün ekmeğine bal sürüyorsunuz; üstelik çok az kişi sizin gerçekten demek istediğinizi anlıyor. Sonra üç yüz defa anlatmak zorunda kalıyorsunuz. İşte bu yüzden; hem edilgenleri sevmediğim; hem de isimleri söylemekten kaçındığım için; yazmaktan tamamen vazgeçiyorum. Nasılsa herkes bildiğini okuyor. Beni anlamaya çalışan adam zaten benim diyeceklerimi az çok biliyor. Benim diyeceklerimi duyması gereken adamın ise buralarda işi yok. Onun sikleti bambaşka, ben onun kadar cesur değilim. Bilmiyorum, bilmediğimi biliyorum, ama buna rağmen; bilmediğimi bildiğimden dolayı bir korku da duymuyorum; sadece temkinli yaklaşıyorum; bir hata payı, bir tolerans bırakıyorum. Uzun cümleler kuracaksam da parçalara bölüyorum; anlaşılır olmak istiyorum, buna rağmen, yine, anlaşılmak amacı duyuyor muyum; emin değilim. Anlaşılmak amacı duyarsam sıradanlaşacağımı biliyorum; o yüzden bu amaçtan kurtulmak istiyorum. Zaten en nihayetinde ben ne kadar anlaşılmaya çalışsam da, bende bitmiyor bu süreç; ben sadece bir başlangıcım, süreci başlatan girdiyi sağlıyorum sisteme. Cümleleri eksiltiyorum. Sevmiyorum çünkü. Bazı şeyler söylendiğinde anlamlarını yitiriyor. Bazı şeyler, hiç söylenmemeli.

Az kaldı.



(*) nuages: Fr. bulutlar

17 Mayıs 2012 Perşembe

Basit şeyler

Yine yağmur yağıyor, ama bu sefer arabadayım, dinmesini bekliyorum. Yağmurda araba kullanmak zevkli bir şey bence. İşin ilginç yanı da bütün yol boyunca doğru silecek çalışma sıklığını bulmaya çalışıp her defasında yol boyunca ayarı değiştirerek gidiyorum; çünkü trafikte yavaşladığımda çok sık çalışmasına gerek kalmıyor; hatta sık çalıştığı zaman "garç", "gurç" diye sesler çıkarıyor. Hızlandığımda ise daha fazla yağmur damlası çarptığından, daha sık geçmeleri gerekiyor. Ayrıca silecek kolunu yukarı doğru bir defa ilerletinceki en sık geçişle, iki defa ilerletinceki en yavaş geçiş arasında dağlar kadar fark var; benim silecek sıklığım da çoğu zaman o  aralarda bir yerlerde oluyor. Yaşasın; araba sileceklerinde bile Murphy kanunu!

Fonda Vicky Cristina Barcelona var. Çok az araladığım camdan içeri yağmur damlaları girip, defterdeki harflerin mürekkebini dağıtıyor. Tatlı bir yağmur, arabada "mahsur kalmak" canımı pek sıkmadı. Yanımda not defterim, müzik ve kitabım var. Etrafımda arabalar, yeşil ağaçlar ve yağmur damlaları var. Rüzgarla yağdığından galiba, damlaların tavanda çıkardığı ses arada kesilir gibi olup, sonra birden tekrar hızlanıyor.

California Dreamin' çalmaya başladı. Sözleri kışı anlatsa da, bu mevsimin şarkısıdır bence.


Bazı basit güzellikler detaylarda gizlidir, bazen bir banka oturup etrafı seyretmek gerekir. Bence her insan ne kadar meşgul olursa olsun, arada sırada bir banka oturup etrafı seyretmelidir. Bu sayede odağını kendi his ve yaşadıklarından alıp; çevresindeki insanlara, olup bitenlere açması için bir sebebe sahip olmuş olur. Çünkü hayatı sadece "kendi" koşturmacası içinde geçen insanlar bir süre sonra kendilerini dış dünyaya kapatmaya mahkum olurlar ve bu bence büyük bir kayıptır. İnsanın kendini dış dünyaya kapatması inanılamayacak şekillerde olabilir; her gün o parti senin, bu davet benim dolaşan insanlar da kendilerini dış dünyaya kapatmış olabilirler mesela; çünkü bakmakla görmek aynı şey değildir; ya da tek bir yere bakmakla ufkunuzu geliştiremezsiniz; gibi... Dış dünya, onun bakmayı bıraktığı yerde başlar; o yüzden bakmadıklarının yanında baktığı yerin pek önemi olmayabilir yani.

Kalabalık bir caddede on dakikalığına dahi olsa kenarda durup, bütün amaçlarınızı bir yana bırakıp, gelip geçen insanları izlemeyi deneyin. Yüzlerine bakın, kafalarından geçenleri okumaya çalışın. Gelip gittikleri yerleri hayal edin. Ya da benim gibi yağmuru izleyin, daha önce dikkatinizi çekmeyen ufak tefek şeyleri gözlemleyin; mesela yağmur damlalarının su birikintilerine katılırken çıkardıkları baloncukları izleyin, bunun keyfini çıkarın; çünkü siz onu gördünüz. Yanından geçip gitmediniz, geçerken bir yere yetişmeye çalışmadınız. Onu görmek için oradaydınız ve gördünüz de. Bu keyif "x'te nargile keyfi", "y'de mangal keyfi" gibi bir şey değil tabi; öyle bir şey beklememek lazım.

Biliyorum, günlük hayatın birtakım gereklilikleri, koşturmacası var ve ben şu sıralar işsiz ve sorumluluksuz takılıp bu koşturmacanın büyük oranda dışında kalabildiğim için bu kadar rahat konuşuyor olabilirim; ama bu yazı benden gelecekteki bana da bir not aslında; bakar kör olmamak için, kalabalıkta yere bakarak yürüyüp kaybolmamak için bir hatıra.

Güneş sol tarafımdan yüzünü göstermeye başladı. Yağmur taneleri son kibar vuruşlarını yapıyor tavana. Fonda Entre Olas var sanırım.

Çok saçmalarsam ben kendimi durdurayım bence.
"Las cosas simples son las más extraordinarias y sólo los sabios consiguen verlas." 
(Paulo Coelho) 
("Basit şeyler, aslında en olağandışı şeylerdir ve sadece bilge kişiler onları görmeyi başarabilir.")