psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2013 Cuma

Kelimelere dikey ve yatay çizikler

Kaç defadır yazmak için başlayıp başlayıp, bomboş sayfayı kapatıp gidiyorum. Hoş değil. Söyleyecek şeylerim olduğunu biliyorum. Söylemem gerektiğini biliyorum. Söylemekten keyif alacağımı biliyorum. Söyleyeceğim şeyi nasıl söyleyeceğimi de büyük ihtimal fazla zorluk çekmeden bulabilirim. Tek sorun, ne söylemem gerektiğini tam olarak bilememem. Ne anlatmalıyım bilmiyorum. Bazen hatırlıyorum, aklıma bir şeyler geliyor; sonra unutuyorum, ya da tamamen işe yaramaz olduğunu düşünüyorum ve vazgeçiyorum. Bazen işe yarayacağını, ama benim onu işe yarar bir şekilde anlatamayacağımı; onu anlatmaya çalıştığımda işe yarar yanını alıp götüreceğini düşünüyorum; sonrası üşengeçlik, unutkanlık ve başka diğer yapım ve çekim ekleri. Yine de içimdeki bir şeyler anlatma isteği beni tekrar bu noktaya getiriyor. Sonuçta, anlatmak isteyip, ne anlatmak istediğini bilmediği için anlatamayan bir insan olup çıkıyorum. Emin olun, anlatmak istediğim şeyi bildiğimde çok daha iyiyim.

Aslında var aklımda şu an bir şey. Yine anlatırken her şeyi batıracağım gibi geliyor. Yine de denemek istiyorum. Çünkü dışarıda kabansız, eldivensiz, beresiz durabildiğimiz günleri özledim. Çünkü dışarı çıktığımda ürperiyorum. Yanaklarım üşüyor. Büzülüp kalıyorum.

"What I cannot create, I do not understand."
İnsanları gözlemliyorum, gözlemledikçe daha iyi anladığımı ve daha iyi anladıkça daha iyi gözlemlediğimi fark ediyorum. Son yıllarda ciddi tecrübe kazandım. Mesela, konularında "çok iyi" olduklarını düşünen birtakım insanların, gözlerinin önündeki ipuçlarını nasıl da kaçırdıklarını görebiliyorum. Karmaşık olduklarını düşünüyorlar, çözülmesi zor olduklarını düşünüyorlar, ulaşılmaz, anlaşılmayacak kadar büyük olduklarını düşünüyorlar. Yanılıyorlar; çünkü dördüncü sınıfta aldığım sosyal psikolojiye giriş dersindeki basit bir teori bütün davranışlarını açıklıyor: Grupiçi iltimas ve grupdışı homojenlik (İngilizceleriyle in-group favoritism ve out-group homogenity). Bunların hepsi de en sonunda gelip, ön yargıya bağlanıyor. Teorinin dediği çok basit; insanlar bir gruba dahil olmayı severler, başka bireylerle beraber olmak onlara kendilerini daha iyi, büyük olasılıkla da daha güvende hissettirir. Buna ek olarak, insanlar içlerinde bulundukları grubun üyelerine her zaman iltimasla yaklaşırlar. Grup üyelerinin olumlu yönlerini ön plana çıkarıp, olumsuz yönlerini arka plana atarlar. Aynı zamanda da onlar için grubun üyelerinin hepsi farklı farklı özelliklere sahipken, grubun dışında kalanların hepsi birbirine benzer. İşte benim çevremdeki mühendislik konulu akademik ve profesyonel (ama özellikle akademik) dünyada bunu gözlemlemek çok kolay. Şu noktada, profesyonel çevremi bir yana bırakıp, akademik çevreme odaklanmak istiyorum. Bununla kastım, üniversitede dersime giren ve girmeyen hocalarım, lisansüstü ve doktora öğrencisi arkadaşlarım, lisans öğrencisi arkadaşlarım, arkadaşım olmayan diğer lisans, lisansüstü ve doktora öğrencileri ve belki de başkaları. Bugün tadımızı kaçıran, bir bütün olarak performansımızı düşüren pek çok şeyin sebebi hiyerarşik bariyerlerin temelinde yatan şeylerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Özellikle mühendislik gibi sayısal bilimlerde bu kuralları gözlemlemek daha kolay. Hocalar kendi içlerinde bir birliktir. Bu birliğin içindeki her hocanın farklı özelliği vardır, hepsi de birbirinden iyidir. Öğrenciler için ise hocalar çoğu zaman bir "kara kutu"dur; içinde ne olduğunu merak ederler, ama keşfetmeleri çok sık mümkün olmaz; çünkü çok az kişinin o bariyerleri atlamasına izin verilir. Öğrenciler hocalara çoğu zaman korkuyla, endişeyle ve bıkkınlıkla yaklaşırlar. Hocaların büyük çoğunluğu için de aynısı geçerlidir; onlar da öğrencilerden korkarlar, öğrencilerden bıkarlar; tek bir farkla: Onlar öğrencileri merak etmezler. Bu yüzden iletişimi minimum seviyede tutarlar. Bu yüzden öğrenciler de hocalara ön yargılı yaklaşır, öğrenmeye hevesli davranmazlar; dersler onlar için formüllerden, sunumlardan, ders notlarından, finallerden ibarettir. Öğrenciler ve hocaların arasındaki iletişimin konusu çoğunlukla müfredatın belirlediği konulardan ibaret kalır. Bu konular çoğu zaman fazlasıyla teoriktir, pratikte olanlarla ilgili olarak ise söylenebilen fazla bir şey yoktur; çünkü söylenmesi gereken minimum şeylerden bir cümle fazlası bile söylenmez. "Bu aldığım dersten pratikte kullanmak için ne çıkarmalıyım?" diye kendime sorup da, cevapsız kaldığım çok anlar olmuştur. Aynı soruyu başka pek çok insanın da kendisine sorduğunu biliyorum. Cevapsız kalışımın sebebi benim anlatılanı doğru anlamamam da olabilir; ama anlamam gereken şeyin doğru anlatılamaması da olabilir. Yine de, iyi bir hocanın öğrencilerine harflerden ibaret kalmış formüllerin, problemlerin, hesaplamaların dışında, hayatta gerçek anlamda kullanabilecekleri bakış açıları bırakabilmesi ve öğrencinin ilgisini bunu yapabilecek kadar çekmesi gerektiğine inanıyorum. Ben üniversite hayatımda bu bakış açılarını kazandım mı? Evet, bir nebze kazandığımı söyleyebilirim. Daha fazla kazanabilir miydim? Kesinlikle evet. Burada daha fazla bir şey yazmayıp, yorumu size bırakıyorum. Paylaşmak isterseniz aşağıda yorum kutucuğu var.

Peki bu davranışın sebebi ne olabilir? Baştan söyleyeyim, bunların hepsi benim bugüne kadar okuduğum teorilerin ve gözlemlediğim olayların benim gözümden bir yorumu. Genel olarak mühendislikle ilgilenen bilim insanlarının önemli bir kısmı sosyal bilimlerden, sosyal bilimlerin kazandırdığı bakış açısından fazlasıyla uzak; üstüne üstlük de, yıllar yılı süren çalışmaların getirisi olarak gelişen matematiksel zekaya rağmen, fazla alıştırma yapılmadığı için sosyal zeka yerinde saymış oluyor ve kişi, yolda yürürken karşısındaki insana selam bile veremeyen, üyesi olduğu grubun dışında kalan her insana korku dolu gözlerle bakan bir bireye dönüşüyor. Beyin elastik bir yapı; kafanızın içinde sabit duruyormuş gibi gözükse de aslında sürekli değişim halinde. Beyne giren her bilgi, sinir hücreleri arasında yeni bağlantılar demek. Fakat bu bağlantıların oluşması kolay değil; bunun olabilmesi için o bağlantıyı gerektirecek durumun tekrar tekrar gerçekleşmesi gerekiyor. Bu da alıştırma demek. Alıştırma olmadığı zaman beynin ilgili kısmı (her neresiyse) yeteri kadar çalışmıyor ve bu da gelişmeyi yavaşlatıyor, sinir hücreleri arasında daha az bağlantı kuruluyor. Bunun için, matematik zekada olduğu gibi, sosyal zekayı geliştirmek için de alıştırma gerekiyor.

İşte bu yüzden; bugün yetiştirilen çocukların ileride doktor, mühendis, mimar olması kesinlikle başlı başına yeterli değil. Sosyal zeka da matematiksel zekaya benzer şekilde geliştirilmezse, birey yine eksik kalıyor; hatta benim gözümde sosyal zekası yüksek olup, matematiksel zekası düşük adamlardan (bunlar büyük olasılıkla ilkokul öğretmenlerinin haklarında "Zeki ama çalışmıyor" dedikleri kişiler) pek de farklı değil. Sosyal becerileri yetersiz, iletişim kuramayan, derdini doğru düzgün anlatamayan, ön yargılı yaklaşan, etrafına sosyal bariyerler çekerek etrafındakileri (dolayısıyla da kendisini) kısıtlayan insanlar, potansiyellerini hiçbir zaman tam anlamıyla açığa çıkaramayacak; bunun için kendileri her ne kadar iyi olduklarını düşünürlerse düşünsünler, her zaman yarım kalacaklar. Dikkat ederseniz, bugün "iyi akademisyen, iyi hoca" dediğimiz insanların çoğu bilgili olmalarının yanında, bilgilerini etkili bir şekilde iletebilen insanlar da aynı zamanda.

Sonuç olarak, matematiksel zeka her şey değildir. Sosyal zekayla tamamlandığı anda ne kadar büyük şeyler ortaya çıkabiliyorsa, tamamlanamadığı zaman da potansiyelini ortaya çıkarmaktan bir o kadar uzak kalır. Sosyal zeka da, matematiksel zeka da tek başına eksiktir; bunların ikisini dengeli ve etkili şekilde kullanabilen insanlar hayatın her alanında başarılı olur; hatta tarihe adlarını yazdırırlar. Ben bunlardan birkaç tanesini biliyorum.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Mavi gitar için bir başka şarkı

Günleri, geceleri geçireceğiz burada, bu perdelerin hafifçe karanlıklaştırdığı büyük odada, kurumaya yüz tutmuş ve henüz kurumamış rengarenk çiçeklerin arasında. Gün ışığı dışarıda başka hayatların üzerine parlayacak, biz ise bizi kalbimizden vuran şarkılarla kendimizi avutacağız. Umutlu konuşmak istiyorum yine de. Umutsuz konuşmaya uygun değil ruh halim. Kuruyan çiçeklere, odanın karanlığına, herkesin başını sessizce bilgisayara gömüp ayrı dünyalara dalıp gitmesine karşı şiirsel bir sevgi duyuyorum. Sanılandan daha güzel. Ayrıydık, bir araya geldik, birleşik olduk. Görünmeyen bağlantılar bağlıyor bizi birbirimize; bazen sanki her şey her yerde aynıymış gibi geliyor. İpin bir ucundaki nereye giderse diğerini de kendisiyle beraber çekiyor sanki. Burada oturmuyorum aslında; kapalı bulutların arasında, ılık bir havada, çimlere karışmış saçlarım; bulutların arasından sızan gün ışığı gözlerimi alıyor; uykumu getiriyor. Kahve benim uykumu açmaz öyle. Birbirimizi çekip, bırakıyoruz. Defalarca. Notalar bizi çekip, bırakıyor. Bizi birbirimize bağlayan iplerden oluşan bir denizin içinde yüzüp duruyoruz, bir o yana, bir bu yana sallanarak. Yalnızım sanıyorum, yalnız değilim sanıyorum; hepsinde yanılıyorum. Aslında hiçbir zaman yalnız olmadım. Belki yanlış oldum, ama yanlış olurken bile yalnız değildim. Hiçbir zaman beraber de olmadım. Eğer arada kalıp kalmadığımı merak ediyorsanız; o da değil. Ben hep aynı anda ikisini de oldum. Bütün sesler, görüntüler, fikirler kafamın içinde bir orkestra gibi aynı anda çınladı; sıraya girmelerini beklemedim. Bazı sesler daha baskın oldu bazen; bazılarıysa hep daha derinden geldi; varlıklarını bile fark etmedim ki, yokluklarını fark edeyim. Kilometrelerce uzakta havada özgürce uçuşan su buharı taneciklerinden etkilendim, ruh halim değişti; belki bir örtüye sarınmak istedim, belki bir kupa sıcak çay, hatta belki de televizyondaki aptal evlilik programları... Fakat hiçbir zaman bunları yapmak için uygun fırsatım olmadı. Yaptığımda ise hep yarım kaldım; işler hiç de umduğum gibi gitmedi. Hayallerimi o kadar sevmiştim ki, “gerçek” dediğim şeyler nefesimi tıkadı, elimi kolumu bağladı; belki de öylece kalakaldım. Satırlarca yazmak istedim belki, hiç durmadan, belki biraz duraksayarak, saatlerce, sayfalarca yazmak istedim; sonradan dönüp bakmaya değecek şeyler yazmak istedim. Özneler karıştı, nesneler hiç karışmadı; sonra harfler birbirine girdi. Yazdığım cümleyi sildim sonra. Sanki şimdiye kadar yazdıklarım ondan farklıymış gibi... Belki de gerçekten farklıydı. Belki de gerçekten onu silmeliydim. Belki de asla silmemeliydim. Beyin dalgalarım düzelsin diye müzik dinledim. Işıklar söndü, lambalar arızalandı, havalandırmalar temiz hava üflemez oldu. Boğulacak gibi olduk. Her şey birbirine geçti derken bile saçmalamıştım aslında; çünkü her şey zaten birbirine çoktan geçmişti, her zaman öyleydi ve bundan sonra da öyle olmaya devam edecekti. Belki her zaman böyle olmalıydı. Karanlığa gömülmeliydik. Belki gereksiz yere aydınlatılan odalardı bizi bizlikten çıkaran. Ama neyse ki unutmamıştım; ne yazacaklarımı, ne de dilbilgisi kurallarını.

Bardaklarca kahve gitti, florasan lambalar yandı, söndü, yandı, söndü, tekrar söndü, sonra tekrar yandı. Biz ise hep birbirimize benzedik. Gördüklerimizle şekillendik, görmediklerimizle de şekillendik. Sınırlandık, duvarlar sadece odaların etrafında sandık. Sonra o tatlı karanlık geldi. Pencereye bakmaktan bile kaçındım. Gereksiz cümleleri sevmiyorum.

Gözlerime ağrı giriyor. Işıksızlıktan değil, ışıktan bence. Niye hep kendimle uğraşıyorum? Artık başka isimler kullanmaya başlamamın zamanı geldi bence. Güzel isimler bulmalıyım, kitaplardaki gibi havalı olmalı. Amélie mesela, güzel olabilir. Berivan da diyebilirdim, ama olayı fazla etnik bir hale getirmek istemiyorum. Bakın işte, bir sınır daha kaldırdım. Bir dahaki sefere bir Japon adı bulmaya çalışırım belki; ya da Jamaika’dan bir isim; belki Meksika’dan, ya da ona benzer bir şekilde İspanya’dan... Pablo olabilir mesela. Hintli yapıp, soyadını Chopra koyabilirim. Annesini Faslı, babasını Fransız yapabilirim. Fas demişken, Albert Camus zamanlarının geldiğini hissediyorum.


***

Gerçeklikle hayal arasındaki sınır silinmeye başladığında insanlar korkar. Psikologlar, psikiyatrlar, ruh ve sinir hastalıkları hastaneleri, belki 8-10 hastanın bir arada kaldığı koğuşlar falan devreye girer. Bir yandan bunun gerekliliğini gözardı edemesem de, diğer yandan olayın vahim derecedeki gülünçlüğünü de arkamda bırakamıyorum. İşte teoriyle pratiğin, felsefeyle bilimin çatıştığı onlarca noktadan biri daha.

İlk defa Zamanın Kıyısındaki Kadın'ı okuduğumda durumun vahimliğini bu kadar net çakmıştım galiba. Kitapta akıl hastanesine düşen bir kadın bilinciyle geleceğe yolculuk yapıp duruyordu. Bu yolculuklar sırasında kadının bedeninin üzerinde birtakım şeyler olunca hastanenin psikopat hemşireleri ve onları aratmayan doktorları hastanın "gerçeklikten koptuğunu" iddia ediyorlardı; halbuki asıl gerçeklikten kopan onlardı. Düşünbilim (felsefe) gibi teorik temellerle ilgili yanı baskın bir alan yüzyıllardır "gerçeklik" kavramının içinden çıkamamışken, psikoloji (ruh bilimi) tüm pratikliğiyle felsefenin pratik yükleri kaldıramayacak kadar "iskambil kağıdından köprü" kıvamındaki teorik temellerinin üstünde zıp zıp zıplayarak, kişilerin "realiteden kopuş"unu bir anomali olarak gösteriyor ve bunu kendince "normal" sınırlarına çekmeye çalışıyor. İşin ilginç yanı, bu iki bakış açısı bir yerlerde birbirlerine ters düşüyor gibi olsa da; ayrı ayrı ele alındıklarında (ki çoğu zaman ayrı ayrı ele alınıyorlar benim gördüğüm kadarıyla; eğer daha sık beraber ele alınıyorlarsa da, uygulamaya geçtikleri yerlerde bir tıkanıklık var belki) ikisi de gayet tutarlı ve topluma ve insanlığa yararlı hale geliyor. Bu iki şey birbirlerini yıkıp geçecekken, bunların bir arada durmasını sağlayan harç ne o zaman? Belki de biraz kavram karmaşası yaşıyorum. Psikolojideki realite ile felsefedeki gerçeklik kavramlarının farkından mı kaynaklanıyor bu durum? Psikolojideki "realite"nin daha çok genelgeçer algılara dayalı olduğunu da düşünebiliriz; ama bu durumda olay yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor; algılar göreceli olabilir. Kendimizden başka hiçbir kimsenin/şeyin algılayışını bilemeyeceğimiz için, gerçekliğin nasıl olduğundan da hiçbir zaman emin olamayız gibi geliyor bana. Örneğin, sizin gördüğünüz yeşil ile benim gördüğüm yeşil farklı olabilir, gözlerimiz farklı algılıyor, ya da beynimiz farklı yorumluyor olabilir; ama mevcut bilgi seviyemizle bunu karşılaştırmamızın bir yolu olmadığı için, böyle bir fark olup olmadığını kesin olarak bilmemiz imkansız. Sadece daha önceki deneyimlerimize, beynimizin etrafımızda gördüklerimize daha önce yapıştırdığı etiketlere dayanarak karşımıza çıkan şeyleri anlamlandırabiliyoruz. Öte yandan eğer buralarda bir yerlerde aradığımız türden bir "gerçeklik" anlayışının peşinden koşuyorsak, aslında herkesin kendi "realite"si onun kendi çapındaki gerçekliğidir de. Hangisinin gerçek, hangisinin yanılsama olduğunu ölçmek bu noktada biraz da istatistiksel bir bakış açısı. Yine de, her ne olursa olsun, aslında kendimizi bildik bileli, hatta ondan da öncesinden beri içinde yüzdüğümüz bu şey hakkında hiçbir fikre sahip değiliz ve belki de bunu biraz kabul etmemiz, en azından böyle bir yaklaşımın olduğunun farkında olmamız gerekiyor, hatta işimize de oldukça fazla yarayacak olabilir.

***

Bitirmem gerektiğini bile bile bitirmiyorum. Bitirmekten kaçıyorum. Bitince ne olacağını kestiremiyorum. Önümde biraz daha zaman var. Limonu sonuna kadar sıkıp, çıkarabileceğim bütün suyunu çıkarmak istiyorum. Kahve içmemem gerekiyordu, ama onu da içiyorum. Neyse ki bardağı sadece yarısına kadar doldurdum. Şekersiz, sütsüz. Şekersiz çaya ve kahveye alışmaya çalışıyorum. Bir süre sonra şekerli çay ya da kahve içince midemin bulanacağını söylüyorlar. Henüz o raddede değilim, ama bitki çayları için artık şeker aramadığımı söyleyebilirim. Kahvenin sonunu getiremeyeceğim galiba.  Bunun da sonunu getiremiyorum. Hiçbir şeyin sonu gelmiyormuş gibi görünebilir, ama kesinlikle öyle değil. Dışarıda bulutlu, sarı bir hava var. Bilmiyorum, belki de hava bulutlu ve sarı değil, ama camlardan öyle yansıyor. Masanın üzerindeki eşyalara düşen yumuşak ışığı çok sevdim. Kulağımdaki müzikle, ağzımdaki acımtırak kahve tadıyla hoş bir ahenk içinde. Ben de üstüme düşeni yaparak tamamlıyorum bu ahengi. Bugün tam burada bunu yapmam gerekiyordu. İşte bazen böyle fark edersiniz; tam o anda orada olmanız gerekiyordur. Aslında her zaman olmanız gereken yerde, beraber olmanız gereken insanlarla, yapmanız gereken şeyleri yapıyorsunuzdur. Ama bunu her zaman fark edemezsiniz, sadece bazı değerli zamanlarda o size kendisini fark ettirir; anı oluşturan karelerin arasından size gülümser. O tatlı karanlık, onun gülümseyişinin ışıltısıdır belki. Herkes şikayet ederken, sonradan olacakları bile bile, içten içe gülümsemektir. Bazen bazı şeyleri olacağına bırakabilmektir. Sesleri duymamaktır. Görmek istemediğini görmemektir. İstediğini görmektir. Bunu yaparken de güzel şeyler görmektir, güzel şeyler duymaktır. Yanılmadan.


Bugün Yann Tiersen albümünden fırlamış sanki. Yukarıda bir yerde su buharı tanecikleri piyanodan çıkan notaların yaptığı gibi dönüp duruyorlar havada. Arada kalmadım ben. Ne buraya tıkıldım, ne başka bir yerdeyim. Her ikisinde yaşıyorum; buradayım ve içerilerdeki o yerdeyim ve hatta bunlardan ötedeki o yerdeyim de aynı zamanda. Ne kadar çok önyargıyı, etiketi kaldırırsam o kadar özgürleşiyorum. Sınırları kaldırmak için yola çıkıp, hiçbir yere/şeye ait olmadığımda, aslında her yere/her şeye ait oluyorum, ben onlara ait olduğumda onlar da bana ait oluyorlar; çünkü hepimiz birbirimize bağlıyız, hepimizin bu bütün içinde küçük, ama çok önemli yerleri var. Etiketler ise bizi sınırlandırıyor; her ne kadar biyolojik olarak beynimizin işleyişini hızlandırsalar da (evrimsel açıdan oldukça geçerli bir sebep), öyle zamanlar oluyor ki; acelesinin kurbanı oluyor insan.

***

Kafamın içindeki limonun bütün suyunu çıkardım. Midemde hafif bir bulantı var. Kahve soğudu, öylece bırakıyorum. Belki gitmeden lavaboya dökerim, tek kullanımlık bardağı da çöp kutusuna atarım. Bu sefer bunu da bitiriyorum burada.

11 Eylül 2012 Salı

Her yaş için keyifli komedi

Bugün kendime yeni bir ajanda aldım. Okul bittiğinden beri ajanda kullanmıyordum; ama dün Ufuk'la sohbet ederken ajandanın insanın hayatımı nasıl düzenlediğini, tarih ve saatlerin, önemli günlerin ve hatırlanması gereken irili ufaklı şeylerin farkına varmamı sağladığını, zaman mevhumunu elde tutma konusunda bana ne kadar yardımcı olduğunu hatırladım. Bugün de kendimi dışarı atıp, D&R'da bulunca yeni ajandama kavuşmuş oldum.

İçini dolduracak fazla şeyim yok henüz, çünkü hayatımın büyük bir kısmı ajandanın barındıracağı bir boyutta plan gerektirmeyecek şekilde, belirsizliği tavan yapmış durumda ilerliyor. Ufak tefek eğlenceli şeyler yazdım şimdilik içine, mesela 21 Eylül'de Hobbit'in ilk basımının yıl dönümü şerefine bütün dünyada saat tam 11:00'de gerçekleştirilecek olan "Hobbit'in İkinci Kahvaltısı" etkinliğini yazdım. Onun dışında sevdiklerimin doğum günleri gibi tipik şeyleri ekledim. Ve ALES'in başvuru tarihi gibi daha genel şeyleri.

Üniversitede birinci sınıftan son sınıfa kadar gayet düzenli bir şekilde ajanda kullandım. Bu alışkanlığı kazanmamdaki en önemli sebep, okulda neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerlerden bulduğum, Bilkent Üniversitesi'nin öğrenci ajandasının elime geçişi oldu. Önce sadece sınavları, ödevleri ve proje teslimlerini işaretledim, daha sonra bunlara ek olarak Operational Research Kulübü'nün toplantılarıyla doldu sayfalar. O zamanlar ajandalarım deli gibi dolardı. Bu çok güzel bir his. Mezun olduktan sonra ajanda kullanacak pek bir durumum olmadı. Yine de bugün o ajandayı satın alıp içini ufak tefek şeylerle doldurmaya başlayınca yeni bir başlangıç yapıyormuşum gibi hissettim. Okuldan kalma bir yönelim olsa gerek; Eylül ayı her ne kadar doğanın yavaş yavaş uykuya geçtiği bir ay olsa da, bana daha çok etrafın "cümbüşlük"ten arınıp şöyle bir silkelenişini, yeni bir şeylerin başlangıcını çağrıştırıyor. Yeni bir yaş, yeni bir dönem, doldurulacak bomboş bir ajanda... Eylül ayını sevmeyenleri hiç anlayamam. Temmuz'dan çok daha güzel olduğu açık mesela ("Bunu burada tartışmayacağız herhalde!"). İlkbahar aylarıyla sağlam bir kapışma olur.

***

Aman efendim, ne varmış yani şurada iki kelamda bulunacaksak? Bir şey olduğu da yok zaten, anca bir cümbüştür gelip gidiyor; bak, kelimeleri de tekrar tekrar kullanmaya başladım zaten. Hem, aklımdan geçenleri ve geçmeyenleri anlatmaya kalksam zaten batırmayacak mıyım? Büyük yazarlardan olup da, ne yazmak istediğimi onlar kadar iyi bilseydim ya şuracıkta. Ama çok büyük olasılıkla onlar benden daha kayıplar, çünkü her şey gibi bu da bataklık gibi kendi içine çekiyor insanı, çözüm bulmaya çalıştıkça daha fazla soru. O zaman cevapları sorgulasak? Yapmadığımız şey değil. O zaman bütün dişliler kendi kendilerine çalışadursunlar, biz de Modern Times'taki Charlie Chaplin gibi aralarından geçip duralım. Keşke o gülümseme bizde de olsa.

"Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız."

Charlie Chaplin olabilmek, dişlilerin arasında gülümseyebilmek demek midir o zaman? O yüzden mi bizim zamanımızda Charlie Chaplin gibi çok iyi bir aktör olmaktan öte insanlara umut veren, içlerini sevgiyle dolduran bir insan yoktur? Onun cesareti kimsede yok mu? Filmler sessizken daha çok mu konuşuyorlardı yoksa? Teknoloji bizi tembelleştirdi mi? Düşünmez, risk almaz mı olduk? Her şeyi bilgisayarlar yapınca yaratıcılığımız dibe mi vurdu? Yoksa kelimeler ağzımıza mı tıkıldı? Boğazımıza mı takıldı? Yoksa oraya bile hiç gelmedi mi? Soru işaretlerinin sonu yok, Charlie Chaplin'in takıldığı dişliler gibi dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyoruz. Evet, belki de biz Charlie Chaplin değiliz, belki de biz onun takıldığı, İngiliz anahtarı ile sıkmaya çalıştığı dişlileriz. En nihayetinde, Charlie Chaplin ile dişliler de birbirinden ayrılmaz hale geldi. Üstelik her ikisi de bundan şikayetçi gözükmüyor. Fakat ikisinin şikayetçi gözükmemelerinin sebebi başka. Dişliler aslında şikayet de edemezler mesela; ama bu ufacık ayrıntıyı burada atlayalım. Zaten nasılsa bir şey anlatmaya çalışmıyorum. Şimdiye kadar hiçbir şey anlamadıysanız, bundan sonrasını anlamayı da beklemeyin, şimdilik çok değişeceğini sanmıyorum. Eğer bir değişiklik olursa size söylerim "Bunu anlamaya çalışın" diye. O zaman olacakları tekrar gözden geçiririz. Şimdiye kadar çoktan bıkmadıysanız tabi.


***

Daha da yokmuş ki bir şey. Şikayet etmeye meyilliyiz ya hep hani, başka bir şey yapmak, yeni düşünceler üretmek o kadar zor ki. Çözüm adamı olmak zor iş. Benim aklıma daha çok sorular geliyor şimdilik. O kadar çok soru soruyorum ki; biriktikçe birikiyorlar, bir kısmını unutuyorum, sonra yenileri geliyor. Aslına bakıldığında, "soru" ile "sorun" da birbirinden çok farklı şeyler, bu ikisini burada niye karıştırdığımı da anlamış değilim (yine de en sonunda bu karışıklığın farkına varabilmem içimde bir umut ışığı doğurmadı değil hani). Bir sorunu çözmek için çözüm bulmak, çözümü bulmak için ise doğru soruları sormak, soruların kesin olma zorunluluğu olmaksızın, en azından doğruya yakın cevabını almak ve bu cevapları bir daha sorgulayıp geçerliliğinden emin olmak lazım. Çok az insanın bu kadar vakti olur halbuki; hayat ilk çağlardan beri insanları alelade ama çabuk çözümler bulmaya itelemiştir. Örneğin bir ayıdan saklanması gereken insanoğlu için dört tarafı kapalı, dayanıklı bir sığınak elbette ki daha güvenlidir; ama insanoğlu harekete geçmesi gerektiğinde asla böyle bir çözüm yoluna gitmez, çünkü bu çözüm yolu çok uzun zaman alır, eğer ayı etraftayken o sığınağı inşa etmeye kalkarsa, adam o sığınağı inşa edene kadar ayının onu kapacağı kesin. Öte yandan, ayıyı atlatmak için ölü taklidi yapmak, ya da bir ağaca tırmanmak, ya da buna benzer başka bir şey; bunların hepsi çok kısa zamanda bulunup uygulanabilecek, ama güvenilirliği az ve geçici çözümlerdir. İşte bu ve bunun gibi pek çok şey, insanoğlunun dünya üzerindeki varlığının ilk zamanlarından bu yana içgüdülerinde ve düşünme sürecinde biyolojik ve psikolojik olarak yerini aldı. Binlerce yıldır insanoğlunda biriken bu "acil çözüm bulma" alışkanlığı beynimizdeki karar verme süreçlerine öyle kalıcı şekilde yerleşti ki, bugün hiçbir ani tehlike altında kalmadığımız ve çoğu zaman rahatça karar verip, kararımızı uzun dönemde uygulamaya sokabileceğimiz hallerde bile böyle yap(a)mayarak, ufak adımlarla kısa dönem çözümleri uygulamaya çalışıyoruz. Yani, insanın bir şeyin ona kısa vadede yarar sağlasa da uzun vadede zarar verebileceğini, ya da kısa vadede zarar verse de, uzun vadede büyük yarar sağlayacağını görmesi sürecin hemen başında meydana gelen bir şey değil, böyle davranmaya alışkın değiliz. Bunun hangisinin geçerli olacağını görmek için ise ciddi bir karar analizi gerekiyor. Olaya sistematik bir açıdan bakıldığında, bunun için çeşitli yöntemler mevcut; ben hepsini çok iyi bilmiyorum ama maliyet-kâr analizi (maliyeti kârdan fazlaysa yapma, değilse yap), SWOT analizi (güçlü yanların, zayıf yanların, fırsatların ve tehditlerin belirlenmesi), başabaş analizi (yaptığın şey belirli bir büyüklüğe -başabaş noktası- gelene kadar sana zarar getirir, belirli bir büyüklüğe eriştikten sonra fayda sağlamaya başlar) gibi pek çok şekli var ve inanılır gibi gelse de, gelmese de, bunlar sadece mühendislik dalında değil, belirli bir bakış açısıyla günlük hayatta da rahatlıkla kullanılabilecek ve sonuç verecek şeyler. Bunlara ek olarak, sistematik açıdan bakmadığımızı sandığımızda bile aslında süreç her ne kadar rastlantısal ilerliyor gibi gözükse de, bizim adımlarını teker teker göremediğimiz deterministik bir süreç mevcut onda da, yani bir karar verirken beynimiz yine birtakım verilerden yardım alıyor; ama biz bu verileri alıp da ne yaptığını bilmediğimiz için pek de sistematik gelmiyor bize. Zaten belki o verilerin ne olduğunu, onları beynimizde tam olarak hangi adımlarla, nasıl kullandığımızı ve çıktıların tam olarak ne anlama geldiğini bilseydik, bugün bilim büyük ihtimalle şimdikinden çok daha kolay olurdu. Bununla beraber tabi ki insanların yanlış kararlar verdiği, yani diğer bir deyişle karar verme sürecinden yanlış çıktı aldığı zamanlar da vardır; bunun sebebi en temel bakış açısıyla yanlış girdi veya yanlış işleme olabilir; ama yeteri kadar ölçüm yapıldığında bu hata payıyla ilgili olarak da istatistiksel boyutta bir çıkarım yapılabileceğini düşünüyorum. İşte hiç beklemediğim bir anda endüstri mühendisliğiyle sinirbilimin birleşebileceği noktalardan biri. Peki ben kendimi şu an nasıl hissediyorum? İşte böyle:


25 Ağustos 2012 Cumartesi

Aynı adam, aynı köpek

One Week filminden bir kare, sözler ise Alfred Lord Tennyson'ın Ulysses şiirinden bir parça
Toplumdaki kurallar, kuralların uygulanabilirliği, falan.

Kaldırımda sağdan gidilmesi gerektiği ilkokulda öğretilir. Oysaki Meclis'in kenarındaki yolda iç taraf daha düzensiz bir zemine sahip olduğu için, topuklu giymiş kadınların dıştaki düz yüzeyden yürümeleri daha mantıklı olabilir; böyle bir durumda siz yolun sağından yürüyorken karşınızdan sizle aynı hizada gelen, topuklu ayakkabı giymiş kadına kızmanız pek de doğru olmayabilir. Üstelik karşıdan gelen araçlar çoğu durumda yolun iç tarafından da takip edilebilir. Zaten cümle kuramıyorum.

Kurallara uyulmamasının sebebi onların durumlara göre içine düştüğü mantıksızlık çukuru olabilir mi o zaman?

Hız limiti, dümdüz yolda 70 km/sa olursa kimse uymuyor, ama 90 km/sa olursa bu durumun toplam sürücü havuzunun 70 ilâ 90 km/sa arası hızla giderek limitin içinde kalacak olan kısmının yarattığı etkinin dışında, kuralları artık en azından daha mantıklı bulduğu için onlara uyacak insanların da etkisiyle, kurallara uyan insan sayısının artacağını düşünüyorum. Aslında iyi bir set-up ile çok güzel bir psikoloji deneyi haline gelebilir bu. Belki denenmiştir daha önce, bilmiyorum. Henüz araştırmadım. Duyan, bilen varsa yorumla paylaşabilir.

Gereksiz konmuş veya dikkatlice konmamış kurallar da otoriteye inancı sarsar. Tabi eğer elinizde pek çok insanı etkileyen büyük güçler bulunduruyorsanız -ki bu düşük bir olasılık, ABC analizi gibi bir şey-, topluma ya da kişilere yarar sağlamayacak, daha da kötüsü zarar verecek bu kuralları her halükarda lehinize çevirebilecek gücü de getirir bu. İşte burada etik devreye girer, eğer oralarda bir yerlerde konuşuluyorsa tabi.

***

Ben şarkıları bulurum ama bazen de şarkılar beni bulur. Beatles eşlik etti yoluma; çok eskilerde gelişmiş ve ondan sonra da Ankara'nın durağan havasına kapılmış muhitlerden birinde ilerlerken Strawberry Fields Forever vardı kulağımda. Sonra düğün fotoğrafı çektiren gelin ve damatlar geçti; gelinler yüksek ve ince topuklu ayakkabıları ve yerlerde sürünen gelinlikleriyle yürüyemediler, damatlar ise çaresizce onları izledi, bir tanesi gelinin çiçeğini taşıdı. Evlilik hayatının küçük boy fotokopisi miydi bu?

***

Yazanlar Sokak'mış adı, ama onu öyle çağırmaya meyilli değilim pek. O kadar güzel bir sokak için fazlasıyla "alelade" bir isim. "Merdivenli yol" demiş biri, halbuki merdiven değil o bence, "basamak" denir belki. Etrafında demirlerle çevrilmiş, yeşillerin içinde binalar var, demirlerin karanlığı sokağa da yansıyor, ama nedense içimi boğmaktan çok, beni keyiflendiren bir havası var. Yukarı çıkarken sol tarafta Sırbistan-Karadağ Büyükelçiliği var, onun tabelasındaki kiril harflerini okudukça mutlu oluyorum. Biraz ileride sağda ise başka bir-iki bina bulunuyor, TSK'nın binası var bir tane ama çok dikkat etmedim açıkçası, seyredilecek çok değişik şeyler var o sokakta. En aşağısından her bakışımda onda beni ona çeken bir şeyler hakim. Sanırım renklerini, en güneşli havada bile taşıdığı o karanlık ve gizli saklı havayı, sonunda varıp etrafa baktığımda gördüklerimi seviyorum. Bugün güneşli bir havada geçtim o sokaktan, ama biliyorum ki gri basamaklara ve demirlerin ardından yükselen yeşil ağaçlara yakışacak hava bulutlu; kasvetli, belki yağmurlu, çünkü yerdeki taşların ıslak olması güzel olur. Tırmanırken biraz nefes nefese bırakır. Arada dönüp aşağıya bakabilirsiniz, en alttan yukarıya bakarkenki kadar güzel bir görüntü vardır. Önemli olan yolun sonunda ne olduğu değil, yolun kenarındakiler ve kendisi zaten. Yine de bu yolu yukarıdan aşağıya kat etmektense aşağıdan yukarıya doğru kat etmeyi tercih ederim; çünkü bu şekilde daha yavaş çıkabiliyorum ve yolun sonunda beni Paris Caddesi bekliyor oluyor. Fransız bir arkadaşım bir gün bana Paris'teki Rue d'Ankara'nın fotoğrafını yollamıştı, ben de bugün elçiliklerden, polislerden ve kamera yasaklarından uzak bir noktada cadde tabelasının fotoğrafını çekip ona gönderdim.



Paris Caddesi beni çekiyor; kısmen adı için, kısmen, çağrıştırdıkları için, kısmense etrafındakiler için. Kavaklıdere'yi seviyorum galiba; hele ki onu abartılı makyajlı yaşlı kadınların aristokrat havasından arındırıp, içine girebilirseniz çok güzel oluyor.