ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2012 Cumartesi

"Sokaklar tekin değil"

Yine ben sustum, şehir konuştu.

İçleri çok başarılı dekore edilmiş kafeler, sonra kırılmış, bozulmuş kaldırım taşları, surata çarpan soğuk, ama acıtmayan sonbahar havası, ağzına kadar tıklım tıkış bir odada yapılan söyleşiden vazgeçiş, ikinci kafenin içindeki baharatlı, ağır yemek kokusu, kafenin girişindeki mutfak penceresinin önünde oturan adamın suratındaki sıkkın ifade. Tabaktaki karman çorman görünümlü, ama tadı güzel yemek. Duvarda asılı televizyonda geçen iç karartıcı haberler. Etraftaki çiçekler, saksılar, renkli sandalye minderleri.

İnsanlar, insanlar, insanlar, konuşmalar, sesler, gülüşmeler, birbirine yapışık dişler, gülüşmeler, konuşmalar, kahkahalar, konuşmalar, konuşmalar, ayrılıklar... Yollara düşüşle beraber müzik. Yanaklara çarpan açık hava. Temposuyla müziğin ritmine ayak uyduran adımlar. Parçaları karıştıran iPod. Geçilen onlarca, ama onlarca şarkı. Üzerinde durulan, kulaktan girip beynin girinti ve çıkıntılarına dolan melodiler, sözler, anlamlar, renkler...

Seçilen yollar, vazgeçilen yollar, uzatılan yollar, girilmeyen yollar. Uçsuz bucaksız insan kalabalığı. Poşetler, el ele tutuşan çiftler, müşteri kapmaya çalışan bar ve kafe çalışanları, broşür dağıtıcılar, mendil satmak için yoldan geçenlerin yakasına yapışan, pembe montlu küçük kız; biraz ilerde aynısından bir tane daha var, ama o çiftleri gözüne kestirmiş; çünkü mendil değil, gül satıyor. Çocuk inatla üç beş bozuk para verip  küçük kızdan kurtulmaya çalışıyor, yanındaki kızın suratında biraz ilginç bir gülümseme var. Her taraftan insanlar çıkıyor. Bazıları insan selinin orta yerinde durup yolu tıkıyor. Kenarda bir grup erkek kasıla kasıla etrafa bakışlar atarken testosteron patlaması yaşıyor. Yanlarında irice, kısa tüylü, oldukça kaslı, ama yine de sevimlice bir köpek duruyor. Adamlar ondan daha köpek gibi, bulldog gibiler hatta. Köpek bulldog değil.  Sanki köpek onlara bakıyor. Bazı genç adamlar sazlarını sırtlarına almış, parlak kösele ayakkabılarıyla hızlıca yürüyorlar, belli ki programlarına yetişmeye çalışıyorlar. Her gün tekrar tekrar çaldıkları şeyleri bir akşam daha çalmak için.

Yolu bitirmemeye çalışıyorum, ama yol uzadıkça karanlıklaşıyor. Daha sonra ileride bir yerden dönmek zorunda kalıyorum. Tam dönerken kısa boylu, topluca bir adam aceleci bir havayla bana sesleniyor. Bakmak istemiyorum ama önyargılı olmama isteğim beni bakmaya zorluyor. Kulaklıklarımı çıkarıyorum. Adamın renkli göz bebeklerinin etrafı kanlanmış. İyice açılmış gözlerle bana bakıyor, 2 liram olup olmadığını soruyor. Korkuyorum, düşünmeden "Yok, kusura bakmayın" diyorum. "Peki," diyor ve uzaklaşıyor. Sonra bir yandan para vermemekle doğru bir şey yapıp yapmadığımı düşünüyorum; öte yandan iPod'umda yeni bir şarkı bulmaya çalışıyorum; biraz ilerledikten sonra adamı biraz önümde tekrar görüyorum, bu kez başka birilerine aynı soruyu yöneltiyor.  Kadın da reddediyor. Daha sonra ilk baştakinden daha yavaş adımlarla sokağın aşağı taraflarına doğru ilerlemeye devam ediyor. Önümdekiler yavaş gittiği için adamı gözden kaybetmeye başlıyorum. Bir an çaktırmadan uzak mesafeden adamı izleyip ne yapacağını, etrafındakilerin ona nasıl cevap vereceğini gözlemlemeyi düşünüyorum. Sonra üşeniyorum, ilk başta gideceğim yoldan gitmeye devam ediyorum.

Devam eden insan seli. Bir iki dükkana giriyorum. Sonra yanlış yola dönüş. Sonra tekrar doğru yöne dönüş. Rengarenk meydan. Trafik lambası. Cebimden düşen şey. Sonra otobüs durağı. Sonrası sessizlik.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Aynı adam, aynı köpek

One Week filminden bir kare, sözler ise Alfred Lord Tennyson'ın Ulysses şiirinden bir parça
Toplumdaki kurallar, kuralların uygulanabilirliği, falan.

Kaldırımda sağdan gidilmesi gerektiği ilkokulda öğretilir. Oysaki Meclis'in kenarındaki yolda iç taraf daha düzensiz bir zemine sahip olduğu için, topuklu giymiş kadınların dıştaki düz yüzeyden yürümeleri daha mantıklı olabilir; böyle bir durumda siz yolun sağından yürüyorken karşınızdan sizle aynı hizada gelen, topuklu ayakkabı giymiş kadına kızmanız pek de doğru olmayabilir. Üstelik karşıdan gelen araçlar çoğu durumda yolun iç tarafından da takip edilebilir. Zaten cümle kuramıyorum.

Kurallara uyulmamasının sebebi onların durumlara göre içine düştüğü mantıksızlık çukuru olabilir mi o zaman?

Hız limiti, dümdüz yolda 70 km/sa olursa kimse uymuyor, ama 90 km/sa olursa bu durumun toplam sürücü havuzunun 70 ilâ 90 km/sa arası hızla giderek limitin içinde kalacak olan kısmının yarattığı etkinin dışında, kuralları artık en azından daha mantıklı bulduğu için onlara uyacak insanların da etkisiyle, kurallara uyan insan sayısının artacağını düşünüyorum. Aslında iyi bir set-up ile çok güzel bir psikoloji deneyi haline gelebilir bu. Belki denenmiştir daha önce, bilmiyorum. Henüz araştırmadım. Duyan, bilen varsa yorumla paylaşabilir.

Gereksiz konmuş veya dikkatlice konmamış kurallar da otoriteye inancı sarsar. Tabi eğer elinizde pek çok insanı etkileyen büyük güçler bulunduruyorsanız -ki bu düşük bir olasılık, ABC analizi gibi bir şey-, topluma ya da kişilere yarar sağlamayacak, daha da kötüsü zarar verecek bu kuralları her halükarda lehinize çevirebilecek gücü de getirir bu. İşte burada etik devreye girer, eğer oralarda bir yerlerde konuşuluyorsa tabi.

***

Ben şarkıları bulurum ama bazen de şarkılar beni bulur. Beatles eşlik etti yoluma; çok eskilerde gelişmiş ve ondan sonra da Ankara'nın durağan havasına kapılmış muhitlerden birinde ilerlerken Strawberry Fields Forever vardı kulağımda. Sonra düğün fotoğrafı çektiren gelin ve damatlar geçti; gelinler yüksek ve ince topuklu ayakkabıları ve yerlerde sürünen gelinlikleriyle yürüyemediler, damatlar ise çaresizce onları izledi, bir tanesi gelinin çiçeğini taşıdı. Evlilik hayatının küçük boy fotokopisi miydi bu?

***

Yazanlar Sokak'mış adı, ama onu öyle çağırmaya meyilli değilim pek. O kadar güzel bir sokak için fazlasıyla "alelade" bir isim. "Merdivenli yol" demiş biri, halbuki merdiven değil o bence, "basamak" denir belki. Etrafında demirlerle çevrilmiş, yeşillerin içinde binalar var, demirlerin karanlığı sokağa da yansıyor, ama nedense içimi boğmaktan çok, beni keyiflendiren bir havası var. Yukarı çıkarken sol tarafta Sırbistan-Karadağ Büyükelçiliği var, onun tabelasındaki kiril harflerini okudukça mutlu oluyorum. Biraz ileride sağda ise başka bir-iki bina bulunuyor, TSK'nın binası var bir tane ama çok dikkat etmedim açıkçası, seyredilecek çok değişik şeyler var o sokakta. En aşağısından her bakışımda onda beni ona çeken bir şeyler hakim. Sanırım renklerini, en güneşli havada bile taşıdığı o karanlık ve gizli saklı havayı, sonunda varıp etrafa baktığımda gördüklerimi seviyorum. Bugün güneşli bir havada geçtim o sokaktan, ama biliyorum ki gri basamaklara ve demirlerin ardından yükselen yeşil ağaçlara yakışacak hava bulutlu; kasvetli, belki yağmurlu, çünkü yerdeki taşların ıslak olması güzel olur. Tırmanırken biraz nefes nefese bırakır. Arada dönüp aşağıya bakabilirsiniz, en alttan yukarıya bakarkenki kadar güzel bir görüntü vardır. Önemli olan yolun sonunda ne olduğu değil, yolun kenarındakiler ve kendisi zaten. Yine de bu yolu yukarıdan aşağıya kat etmektense aşağıdan yukarıya doğru kat etmeyi tercih ederim; çünkü bu şekilde daha yavaş çıkabiliyorum ve yolun sonunda beni Paris Caddesi bekliyor oluyor. Fransız bir arkadaşım bir gün bana Paris'teki Rue d'Ankara'nın fotoğrafını yollamıştı, ben de bugün elçiliklerden, polislerden ve kamera yasaklarından uzak bir noktada cadde tabelasının fotoğrafını çekip ona gönderdim.



Paris Caddesi beni çekiyor; kısmen adı için, kısmen, çağrıştırdıkları için, kısmense etrafındakiler için. Kavaklıdere'yi seviyorum galiba; hele ki onu abartılı makyajlı yaşlı kadınların aristokrat havasından arındırıp, içine girebilirseniz çok güzel oluyor.

12 Ağustos 2012 Pazar

Tişikkirlir Sipirmin

--- DİKKAT: İşbu yazı büyük ölçekli genellemeler içermektedir. ---

Belli ki kendi çöplüğümde ötmeye çok meyilliymişim şu sıralar. Son altı ay içinde o kadar çok seyahat yaptım ki, artık İstanbul, Ankara ve İzmir'in ayırt edici noktalarına dair epey bir fikir var elimde. İstanbul deseler, "sinsi" derim mesela şu sıralar. Boğazıyla, deniziyle, tarihi dokusuyla insanı tıpkı Yunan mitolojisindeki sirenler gibi büyüler, sonra da hiç fark ettirmeden içine hapseder; trafiğiyle, kalabalığıyla boğar, hayattan alınabilecek doğru düzgün zevk bırakmaz. İnsan orada yüzeyde kalabilmek için özellikle çaba sarf etmek zorundadır, kendini akıntıya bırakma lüksü yoktur. İstanbul, pek çok insanı her gün sabah ve akşam trafiğin, aşırı kalabalık insan selinin çilesini çeken, arada da günlük sıradan işlerini halleden robotlar haline getirir. Tarihi dokusunun, boğazının ve tüm diğer kaymağının tadına varabilen kesim çok küçüktür, bunu gerçekten yapabilenlerin bir kısmı biraz Aşk-ı Memnu'dur, diğerlerinin büyük çoğunluğu ise her gün başka bir adı duyulmuş mekanda check-in yaparak kendilerini kandıradurur. Sadece çok küçük bir kesim bu şehrin ara sokaklarını, tarihi köşelerini, insanını, her şeyini bilir ve ona göre davranır. Kulaklarını balmumuyla kapatmak değil bununla kastettiğim; onu dinlemek ve onu "yaşamak". Bu tip imkanları, hayat tarzları ve istekleri olmayan diğerleri ise her gün aşmak için iş güç yetiştirmek yerine saatlerini harcadıkları trafik denizinde kontak kapatır ya da özel aracı yoksa tıklım tıkış metrobüslerde "İstanbullu oldukları" düşüncesinin getirdiği uyuşuklukla kendi hayat koşuşturmalarının içinde boğulup giderler. Hatta biraz da umursamazlıktır bu. Mesela İstanbul şoförlerindeki "Burası İstanbul" zihniyetinin peşinden gelen bin bir türlü trafik magandalığı da bunun bir örneği. İstanbul'da herkes "İstanbullu olmak durumu"na sığınmaya hazırdır; emniyet şeridini hatalı kullanmak için, emniyet kemeri takmamak için, ya da diğer başka şeyler için. Mesela bir taksi şoförüyle muhabbetinizde emniyet kemeri takmak gerektiğini ifade ederseniz bu fikriniz şoför tarafından hiç de karizmatik bir şey olarak görülmez, "tssaaa" şeklinde hafif alaycı bir gülme efektiyle karşılanır, nereden geldiğiniz sorulur. Korkunç bir uyuşukluk, kabullenmişlik işlemiştir insanların ruhlarına. Sosyal statüsü bulunduğu şehrin büyüklüğünü kaldıramayan o kadar çok insan vardır ki burada; bir akşam sahilde otururken, karşıdaki kayalıkta oturduğu yerin üç metre ilerisine insanların gözünün önünde işerken hiçbir rahatsızlık duymayan adamlar görebilirsiniz mesela; böyle bir sindirememişlik de hakimdir bu şehrin kimi sakinlerinde. "Sakin" demek biraz garip kaçıyor gerçi.

Oysa Ankara böyle değildir, Ankara biraz "neyse o"dur. Ne kadar boğucu, sıkıcı olabileceğini en başından fark ettirir size, öyle ayak oyunları yapmaz. Şehir merkezindeki gri devlet dairelerinden, iş yerlerinden ve şehrin her noktasında yan yana dizilmiş, sonu gelmeyen onlarca sıkıcı alışveriş merkezinden ne beklemeniz gerektiğini az çok bilirsiniz. Ankara'da kimse "Burası Ankara" demez, öyle bir ayrıcalık yoktur. Zaten öyle bir ayrıcalığa da gerek yoktur fazla; memur kesim kuzu kuzudur, apaçiler ise ışıklı, fosforlu, allı pullu modifiye arabalarıyla çıkarttıkları gürültü sırasında kendilerine atılan birkaç onaylamayan bakış dışında kendi hallerine bırakılır. Ankara'dan sosyal anlamda ufak tefek tatlar almak için ise İstanbul'da olduğu gibi, ekonomik güç gerekli. Trafik ise sadece mesai başlangıç ve bitişinde görülür; Ankara nüfusunun büyük çoğunluğu akşam saatlerini televizyon karşısında portakal soyarak geçirdiğinden, herhangi bir günde akşam belirli bir saatten sonra yollarda rahatça ilerlemek mümkündür.

İzmir ise pamuk gibidir, iyi niyetlidir. Geçen gidişimde İzban'da genç bir adamdan benim için bilet basmasını rica ettim. Paramı çıkarmak için cüzdanıma yeltendim, kafamı çevirdiğimde adam çoktan ortadan kaybolmuştu. Her yere baktım, ama adamın izini bile bulamadım; sanki boyut değiştirmişti. Halkapınar durağına geldiğimde görevli bir adama gideceğim yolu sordum, beni cana yakın bir şekilde gitmem gereken yere yönlendirdikten sonra elimi içtenlikle sıkarak yolculadı. İşte İzmirlinin bu iyi niyeti o kadar fazladır ki, bu durum onu siyasi açıdan kullanılmaya da son derece müsait kılar maalesef. Geçmişte Rumlarla, Yahudilerle yan yana evlerde huzur içinde yaşamış insanların torunlarının bu iyi niyetleri, birbirleriyle ağız dalaşına girmekten başka bir şey üretemeyen siyasetçilerin, bir yandan da "yarım cümle/boş satır/yarım cümle" formunda üç satır yazarak muhalefet yaptığını, bir işe yaradığını sanan yazarların dillerine pelesenk olur, çıkar. Kimse anlamaz halbuki İzmirliyi; İzmirliyi bir tek İzmirli anlar, o da yanlış anlar bence. Çekirdeğe "çiğdem", simite "gevrek" demeleriyle de alakası yok bunun aslında (Bir kere fırındaki abiye "3 boyoz 1 simit" dediğimde mavi ekran vermişti; "Aaaaııı şey yani 3 boyoz 1 gevrek" dediğimde normale döndü adamcağız). Sosyal hayat açısından ise yemekten sonra çoluk çocuğu toplayıp şıpıdık terlikler eşliğinde ailecek çıkılacak hafif bir sahil yürüyüşü, çiğdem, buzlu badem ve mısır gibi şeyler ortalama bir aile için hem ekonomik açıdan rahat, hem de keyifli olabilir. Ya da biraz daha sofistike bir hayatınız varsa sabahları bisikletinizi alıp sahile çıkabilirsiniz; şehirden keyif almak için lord çocuğu olmanıza gerek yoktur.

Genellemelere doyduysak dağılalım.

(Yiğit Özgür'den)


15 Temmuz 2012 Pazar

Kıyı boyunca ilerleyelim o zaman...

12 gün. 3 şehir. 3 tatil beldesi. 3000 km yol. Onlarca insan. 38 derece hava sıcaklığı. Asfaltı erimeye yüz tutan yollar. Arabanın camından giren rüzgarın karıştırdığı saçlarım. Arka koltukta uyuklayışlar. Yıllardır görülmemiş akrabalar, yıllardır gidilmemiş evler. Bu evlerde uçuşan karasinekler. Güneşin altında iyice kızmış arabaya binmek. Hiçbir şey düşünmedim, düşünmeye ne hacet. Sadece yaşamak bile yetti. Fakat artık evdeyim. Cümleleri biraz daha uzatmanın zamanı geldi. Bir tandan, Bodrum'dan aldığım yeşil tahta boncuklu bileklik yazı yazarken bilgisayarın kenarına takılıp duruyor. Bilekliği satan teyze nasıl da anneannem gibiydi...

Ankara'da başlayan, Pamukkale Travertenleri'ndeki çok kısa bir moladan sonra devam eden uzun bir yolculuk sonrasında Bodrum'a ayak bastık önce. Burayı daha önce hiç görmemiştim. Girişte uzakta denizle birleşen yemyeşil tepelerin ortasında gri gri yükselerek manzaranın içine eden otel olduğunu tahmin ettiğim bir inşaat (burada bununla ilgili bir yazı var) büyük bir hayal kırıklığı yarattı aslında; sanki gelecek yıllarda Bodrum'da olabileceklerin habercisi. Kim izin vermiş, nasıl izin vermiş, kimin denizini kimin ormanını kime satmış; bunlar kafaların içinde dönüp duran, ama cevabını bilemediğimiz, bilsek de bilmemizin pek bir şey değiştirmediği sorular.

Bir süre daha ilerledikten sonra Yalıkavak'a vardık, oradan da kalacağımız apart otele gittik. Gayet canayakın bir abinin işlettiği otel ve çevresi, kapının önünde miyavlayan yavru kedisiyle, yarı insan boyunda ama sessiz sakin kendi halinde takılan köpekleriyle, civcivlerini peşine takmış ortalarda otoriter otoriter dolanan tavuğuyla, ortalığı seyreden inekleriyle, neon yeşili kocaman tırtılıyla, car car öten ağustos böcekleriyle; sokağın iki kenarında uzanan begonvilleri, zeytin ve yemiş ağaçlarıyla insanın ruhunu dinlendiren, türlü türlü çiçeklerle bezeli bir yerdi. Balkonumuz içinde sırık domateslerin, biberlerin, portakal ağaçlarının olduğu bir bostana açılıyordu. Denize girmek için otelden çıkıp, sokağı inip biraz yürüdükten sonra sazların arasından merdivenle aşağı iniyorduk. Yeni yapıldığı belli olan genişçe bir iskelede denize girdik dört gün boyunca; üçüncü gün iskeleye ikinci bir merdiven takmaya gelen ustaların söylediğine göre Yalıkavak'ta bir işletmesi olan biri yaptırmış bu iskeleyi. İşin ilginç yanı, belli ki çok insan bilmiyor bu iskeleyi; dört gün boyunca bizden başka neredeyse kimse gelmedi bu iskeleye (ilk gün iki genç adam denize girip çıkıp gittiler, üçüncü gün de bizim yaşlarımızda iki çocuk ve annelerinden oluşan Fransız bir aile geldi, "C'est trop froid!"). Deniz o kadar çalkantısız ve berraktı ki; dipteki yeşilli, sarılı, kahverengili, beyazlı yosunları oldukça net bir şekilde ayırt etmek mümkündü. İşte bu iskelede dört gün boyunca denize girdik, sessizce oturduk, dibimizde geçit töreni yapan ufacık balıkları kurabiye ve Konya gevreği ile besledik ("İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir"), sohbet ettik, müzik dinledik, fotoğraf çekildik, kitap okuduk, denizi izlerken dalıp gittik. Herkes bu güzellikte ne payı varsa onu gördü. Suyu soğuktu denizin, ama ben zaten soğuk suyu severim. Biraz derinlere doğru ilerleyince suyun rengi daha da koyulaştı; işte o zaman Eddie Vedder'ın Ukulele Songs albüm kapağını çağrıştırdı bana.



Denize girmediğimiz zamanlarda da etrafı dolaştık. İkinci gün öğlen Bitez'i görmeye gittik. Kumluk, güzel bir denizi var, ama benim için fazla kalabalık. Plajda genç bir adam bizi İrlandalı sandı. Daha önce İtalyanlara benzetilmiştim, İrlandalıya benzetilmek benim için bir ilk oldu. Bu Yalıkavak, Turgutreis, Bodrum gibi yerleşim yerlerini birbirine bağlayan yollar da çok eğlenceli aslında, ağaçların arasından yükseldikçe ortaya mavili yeşilli, hoş manzaralar çıkıyor, hatta bunlar için duraklar yapılmış yol kenarına. Piknik masaları da var, bu masalarda ciddi ciddi piknik yapanlar da.


İkinci günün akşamı Turgutreis'teydik. Turgutreis kalabalık ve çok gürültülü. Eğlence anlayışı bangır bangır Rihanna olan pek çok bar yanyana dizilmiş. Söyleyebileceğim fazla bir şey yok, beni özellikle çeken bir yanı olmadı Turgutreis'in. Üçüncü günün akşamı Yalıkavak çarşısını gezdik. Burası Turgutreis'e göre daha az gürültülü, sakin ve bana göre de seviyeli bir yer. Tatil yerlerinin tipik incik boncukçuları, hediyelik eşyacıları burada da var. Aile ile beraber dondurma eşliğinde yürüyerek vakit geçirmek için keyifli bir yer. Sanatçılar Sokağı diye ufak bir yerde çalışan sanatçıları ve eserlerini görmek mümkün. Üçüncü günün akşamı önce Yalıkavak'ta o an boş olan bir "İlge" isimli küçük bir lokantada yemek yedik. Mezeleri, pidesi, ikramları gayet güzeldi. Bir de annem işletmecisinin çerkez eşiyle her zamanki gibi az kalsın tanıdık çıkıyordu. Bodrum'a gittik, ki işte o noktada işler biraz sarpa sardı. Daha girişinde dakikalar boyunca trafikte kaldık. Bir ara kendimi İstanbul trafiğinde gibi hissettiğim bile oldu. Daha sonra park yeri aramak için çok vakit harcadık. Uzakta bir yerlerde park yeri bulup yürüdükten sonra çarşıya vardık, ama o kadar kalabalıktı ki, değil arabayla geçmek, yürümek bile çok sıkıntılı oldu; her yer insan kaynıyordu. Marinayı şöyle bir dolaştık, ama annemle babam kalabalıktan dolayı o kadar gerilmişlerdi ki, dondurma bile almadan geri dönüp kendimizi arabaya attık. Aynı zamanda burada hava sıcaklığı da Yalıkavak'tan 6-7 derece yüksekti; gece bile 35 derece civarında gösteriyordu ki arabaların ve insan kalabalığının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Kısacası, Bodrum'un merkezine giderken dikkat edilmesi gereken en önemli şeyler şunlar: Kalabalığı kaldırabiliyor olmalısınız. Yanınızdaki insanlar da kalabalığı kaldırabilecek insanlar olmalı. Anneniz ve babanız kalabalığı sevmiyorsa aile gezileri için pek de uygun bir ortam değil. Anca arkadaşlarınızla gelip bir yerlere oturmayı planlıyorsanız belki keyif alabilirsiniz; ama ortalık "çakal çukal" dolu olduğundan, ondan da pek emin değilim açıkçası. Benim arkadaşlarımla oturup vakit geçirmek için bile çok tercih edeceğim bir ortam değil.  Otele dönerken gece yarısı gibi su almak için 24 saat açık Kipa'ya uğradık. Saatin neredeyse gece yarısı olmasına rağmen kasalar müşteri kaynıyordu. Dördüncü ve son gece tekrar Yalıkavak'taydık, ama bu sefer marinayı görmeye gittik. Marina hakkında ne desem bilemiyorum açıkçası. Her şey kaliteli. Yatlar, katlar, mağazalar, insanlar... Apaçi tayfası yok. Gayet temiz, düzgün bir ortam. Yine de benim için fazlaydı biraz; yani Yalıkavak Marina'yı tanımla deseler; "botoks misali gergin" derim. Yine de arkadaşımın şiddetle tavsiye ettiği Bitez Dondurmacısı'ndan bulduk burada. Gerçekten güzel dondurması var. Denk gelirse tavsiyem olsun. Bir de yatların suyun altındaki ışıklarıyla aydınlanan baş döndürücü derinlikte görülebilen yüzlerce ufak balık vardı benim için görülmeye değer şeyler arasında.



Bodrum tatili ertesi sabah sona erdi, bu seferki durak Kuşadası üzerinden İzmir'di. Ege kıyılarında yönümüzü kuzeye çevirip önce üç kapı akraba ziyareti yapmak üzere Kuşadası'na yöneldik. Kuşadası'na hiç bu yollardan gitmemiştim daha önce; Ege kıyıları sarı sarı otları, zeytinlikleri, çamları, adı duyulmamış firmaların paslanmış tabelaları ile gerçekten günün güneşin ortasındaki en "çipil çipil" halleriyle bile insanı bambaşka yerlere götürüyor. Bodrum'dan çıkarken kulağımda Radiohead vardı, You and Whose Army. Sonra bir ara uyuklamışım, Söke'ye kadar yol o kadar düz ki; sıkıldığım zaman ister istemez düşüyor göz kapaklarım. Bafa Gölü'nü öyle görmeden geçtim (Ayça uyandırmamış!), ama NTV'nin Yeşil Ekran'ında duyduklarıma göre etraftaki zeytinyağı üreticilerinin atıklarından dolayı zaten 10-15 yıl önce suyunda yüzülen, hatta suyu içilen gölde şimdi pislikten geçilmiyormuş. Kuşadası'nda üç kapı yaptık, büyük dayımın bahçeden yeni kopardığı eriklerden yedik, dalından şeftali kopardık. Kuşadası'nın merkezi artık tatil beldesi olmaktan çıkmış, tam bir şehir olmuş. Orada burada eğreti eğreti yükselen yalın, "çorak", yeşilliksiz apartmanlar insanın enerjisini emiyor. Trafik almış başını gitmiş.

Kuşadası'ndan çıkıp Efes'i geçtikten sonra Selçuk'a girerken kenarlarını anneannemin babasının zamanında diktiği, şimdi upuzun olmuş ağaçların süslediği yoldan ilerledik. Anneannemin doğduğu yer olan Selçuk'tan geçtik. Biraz ilerleyince solda dağın tepesinde Keçi Kalesi belirdi. Anneannemin bu kaleyle ilgili anlattığı hikayeyi yıllar geçse de unutmam. Anlattığına göre, bir gece düşman bu kaleyi istila etmek için gelmiş. Kaledekiler de dağın etekleri çok dik olduğundan dolayı karşılık veremeyeceklermiş. Bunun için düşünmüşler taşınmışlar, en sonunda keçilerin boynuzlarına mum geçirip, onları bayırdan aşağı salmaya karar vermişler. Boynuzlarında mumlarla bayırdan aşağı gelen keçileri gören düşman onları asker sanmış ve korkup kaçmış. Tabi bu hikayede eksik ve mantığa aykırı kısımlar olabilir, ama benim aklımda kalan kısmı bu ve anafikri aktarmak için yeterli olduğunu düşünüyorum.


İzmir'e vardığımız gün evde gelen giden eksik olmadı. Öyle ki, anneannemi ve beş kardeşini aynı gün görmüşlüğüm 23 yıllık ömrümde ya üçtür ya dört; ama o gün altı kardeşi de ayrı ayrı yerlerde görmüş oldum, ki bu bir rekor sayılabilir. Akşam babamı otobüsle Ankara'ya yolculadık. Ertesi gün sabah ikimizin de en küçük boşluğuna kadar dolu programına rağmen İzmirli üniversite arkadaşım, canım, ciğerim, hatta arkadaştan da öte Feyza ile 38 derece hava sıcaklığında geleneksel Alsancak kahvaltımızı gerçekleştirdik. Anlatılacak, dinlenecek şeyler öyle birikmiş ki... Ayrı şehirlerde olmak bir yandan üzücü olsa da, böyle buluşmalar daha bir tatlanıyor o zaman. Yarım saatte bile öyle çok şey konuşuyoruz ki, sanki üç saat geçmiş gibi oluyor. Öğlen vapurla Karşıyaka'ya geçip büyük teyzemlerde biraz barbunya ayıkladıktan sonra, annemlerle buluşup eve döndük ve Foça için bavul hazırlamaya başladık. Foça'ya yıllardır gitmemiştim; aklımda kalan şey geceleri esen serin rüzgarı, her gece en küçüğü ve en büyüğüyle hep beraber şakır şukur okey oynayışımız, karşı kıyıda Aliağa Petrol Rafinerisi'nin bacaları, yandaki erik ağacı, koruklar, yan sitenin inşaatında yoğurt kaplarının kapaklarına "pasta" diye yaptığımız kumlu, zeytinli, çiçekli şeyler, annemin benden bir yaş küçük kuzeni Oytun ile bisiklete binişimiz... Bisikletten, pastalardan eser kalmadı; ama akşam okey masasının başında gözlerimden uyku akana kadar oturunca, etraftaki değişip tatsızlaşan onca şeye rağmen değişmeden aynı güzellikte kalan şeylere sevindim. Kocanine'min zamanında balkonun kenarında oturduğu sandalyenin fotoğrafını çektim. Ayça tıpkı çok küçükken çekilmiş fotoğrafında yaptığı gibi eline elektrik süpürgesini alıp odanın halısını süpürdü. Küçükken kahveli süt içtiğim balıklı bardağa su diye yanlışlıkla büyük eniştemin rakısından doldurduk, ağzına kadar doldurduktan sonra kokusundan fark edip tekrar şişeye boşalttık (başka başka insanlarda defalarca oldu bu). Değişen onca şeyin arasında bu ufak tefek şeylerle kocaman kocaman mutlu oldum. Üstelik karşı kıyıya bir sürü yel değirmeni inşa etmişler. Bu zamana kadar etmedikleri hataydı. Balkondan yel değirmenlerinin dönüşünü, rüzgara göre yön değiştirişini gözlemledim. Yel değirmenlerini sevdiğimi fark ettim.

İki gün sonra tekrar İzmir'e döndük, ertesi gün sabah İstanbul'a giden en erken uçakla yeniden yollara düştüm. Sabah 5'te İzmir'de Temmuz ayında olabilecek en serin ve en güzel havada Bostanlı Vapur İskelesi'nden bindim Havaş'a, havalimanına doğru ilerlerken gökyüzüne "sıçtın mavisi" hakimdi. Yarım yamalak bildiğim bomboş caddelerden günün loş ışığında geçtim, kulağımda yine Radiohead, Backdrifts var, Go to Sleep var ama; nasıl uyumlu, anlatamam. Thom Yorke görse benle gurur duyar bence. Havaalanının bekleme alanında otururken, pistin arkasındaki dağların tepesinden güneşin ortalığı cayır cayır yakmak üzere yavaş yavaş yükselişini seyrettim sonra. Uçağa binerken kışın Ankara'dan İzmir'e giderken bindiğimiz uçaktaki kabin görevlisi kadın karşıladı beni. Hatırlıyorum onu, çünkü Los Amantes del Círculo Polar'da Ana'yı oynayan Najwa Nimri'ye benzetmiştim çok (Ne ilginçtir ki, o filmdeki temalardan biri de uçak). Yanımdaki ölçüleri geniş adam uçak kalkar kalkmaz horlamaya başladı. Ben de yolculuk boyunca göz ucuyla o kabin görevlisine baktım, gerçekten o oyuncuya benzeyişi çok hoşuma gitti. Uçuş sırasında Biga Yarımadası'na kadar kuzeye çıktık, sonra İstanbul yönüne doğru döndük. Dedemin memleketi Burhaniye'nin üzerinden geçtik, geçen sene gittiğimiz Ayvalık'ı, Cunda Adası'nı tepeden gördüm.


İstanbul'a inip işlerimi bitirdikten sonra dönüşte yoldan geçen döküntü bir dolmuşa binip gideceğim yerden geçip geçmediğini sordum. "Arka Sokaklar Murat" tipli genç dolmuş şoförü dolmuşun oradan geçtiğini söyleyince, devam ettim. Meğer dolmuş Tuzla'yı baya dolaşıyormuş (Neyse ki çok vaktim vardı). Baya dolaştıktan sonra dolmuştan inip uzunca bir süre yanlış otobüs durağında bekledim, bebek sevdim, gelen geçen otobüslere baktım, iticinin de ötesinde bir ses tonuyla yayık yayık konuşarak su satan 15-16 yaşlarındaki kızı seyrettim, gıcık oldum, sonra gıcık olduğum için kendime kızdım, sonra yaklaşık yarım saattir yanlış durakta beklediğimi öğrenip asıl durağa çıktım. Biraz daha bekledikten sonra otobüs geldi, kendimi havaalanına attım. Bekleme alanına gittiğimde sandalyelerde serilip kalmış biri kız biri erkek, yaklaşık benim yaşlarımda iki kişiden başka kimse yoktu. Daha sonra Fransızca konuştuklarını duydum, belli ki beraber tatil yapıyorlardı. Biraz kıskandım. Sonra salon iyice dolarken, 5 aylık bir bebekle annesi geldi, ön sıraya oturdu. Uçağa alış başladığında bebek arabasını taşıması için annesine yardım ettim. Sohbet etmeye başladık. Daha sonra annesi arabayı katlamak için bebeği bana verdi. Adı Derin'miş. Derin adını severim. Kucağımda biraz "agucuk gugucuk" yapınca hemen gülmeye başladı. Sonra annesi bebeği tekrar aldı ve uçağa girip arka tarafa doğru ilerlediler. Gerçekten çok tatlı bir bebekti, hem ona hem annesine çok içim ısındı.

Uçaktan inince ayağımın tozuyla en küçük büyük dayımla (bkz. büyük dayılarımın en küçüğü; bir EBOB, EKOK, OBEB, OKEK vardı ilkokulda, en büyük ortak bölen, en küçük ortak kat, ortak bölenlerin en büyüğü, ortak katların en küçüğü...). Torbalı civarında bir yere gittik, işimizi halledemeden döndük. Yol uzundu, hava sıcaktı, ben de yorgundum... İzban'ın Semt Garajı durağına adımımı attığımda topuklu ayakkabıların içinde ayaklarımdan cayır cayır alev fışkırıyordu (Yedek ayakkabım vardı tabi ki de!). Eve döndüğümde duş alıp, yemek yiyip, klimanın karşısına nasıl serildiysem, gözümü açık tutamadım.

Sonraki iki gün ufak akraba ziyaretleri dışında Karşıyaka Çarşısı'nı gezdim. İlkokuldayken her tatilde zengin ettiğim Peker Kırtasiye'yi bir kez daha kardeşimle beraber zengin ettik (diyeceksiniz ki "Kalemle ne işin kaldı be kızım", kalmadı evet, neredeyse hiç işim kalmadı). Annem arabayla bizi aldı, İnciraltı'na götürdü. Aylardır gözümde tüten Ayvalık Tostu'ndan yedim, ama servis edilen tost beklentilerimi pek karşılamadı. Eve dönmek için feribot sırasına girerken, "Bir kez daha görüşelim" diyip, beraber zaman ayarlayamadığımız Feyza'nın hemen yan tarafta yemek yediğini öğrendim. Ufak telefon konuşmasının ardından feribot iskelesinde bir kez daha birbirimize kavuştuk, Türk filmlerinin koşup birbirine sarılma konseptini gerçekleştirdik. 15 dakika daha özlem giderdik, sonra Feyza koşarak arkadaşlarının yanına geri döndü, ben de arkasından "Run Feyza, run!" diye bağırdım. Feribotla Bostanlı'ya geçerken denizi seyrettim, tuzu yüzüme çarptı. Balıklar suyun üstünde hoplayıp zıpladı.

Son gün kabristana gittik. Dedemi rüyamda görmüştüm bir süre önce, mutluydu. "Rahmet istemiş" demişti bunu anlattığım bir kişi. Bu yüzden mezarına gidip, dua etmek beni de çok mutlu etti. Kocanineme gittik sonra, ayağının dibine diktikleri servi kocaman olmuş. En son da Oytun'un yakın zamanda vefat eden babaannesi Şadan Teyze'ye gittik. Vefat edeli daha bir ay bile olmamasına rağmen anneannem mezarını bulmakta zorlandı. Etrafı dolmuş, yeni çukurlar açılmış. Hayatın nasıl da devam ettiği, yolculuğun son bulduğu yerde bile kendisini gösteriyor.

Dünkü 580 km'lik Ankara'ya dönüş yolculuğuyla beraber 3000 km'lik zinciri kapattım. Ayça İzmir'de kalınca, annemle ikimiz çıktı bu yolculuğa. İlk başta 1930'lardan olduğunu tahmin ettiğim şarkılar çalan bir Yunan radyo kanalı ile baya bir süre devam ettik. Daha sonra karşıma TRT olduğunu sandığım bir kanalda Yellow River çıktı; zamanında biri yol şarkısı diye yollamıştı bunu bana. Plaka oyunları oynayarak yolumuza devam ettik (yine unuttum ama hangi plaka nerenindi), sonra annem yıllar önce İzmir'den Köln'e arabayla gidişlerini anlattı. Böyle böyle ilerleyerek, sonunda Ankara'yı önümüzde uzanırken bulduk. İşte okula gidip gelmek için defalarca geçtiğim Eskişehir Yolu'na gelmiştik; 3000 km'lik zincir kapanmıştı. Elimizde bavullarla eve girerken babam kapıyı açtı; evin uzun yolculuklardan sonra eve varışa özgü havasını doya doya gözlemledim. İzmir'in bulutsuz, insanın gözünü kamaştıran havasından sonra Ankara'nın puslu, bulutlu, gölgeli ışığı gözlerime karanlık, ama hoş geldi. Böyle "road trip" konseptli kısa, ama dolu dolu bir tatilden; şimdiye kadar geçirdiğim en güzel, en anlamlı tatillerden birinden sonra evin tanıdık, insanı kucaklayan, ama tekdüze ortamına dönmek güzel mi, üzücü mü, hala karar verebilmiş değilim.

3 Haziran 2012 Pazar

Bak, gece oldu!

Sabah yolculuklarını sevmem, çünkü uykulu olurum.

Akşamüstü yolculuklarını severim, çünkü varış noktasına gittikçe yaklaşırken, alçalan güneşin yumuşak ışığıyla kitap okumak çok zevklidir.

Gece yolculuklarını da severim, kulakta güzel bir müzikle (şu sıralar kişisel seçimim Pearl Jam ve Radiohead'den yana) ay ışığının düştüğü ağaçlı tepeleri seyrederek ilerlemek beni çok rahatlatır, algılarımı, düşüncelerimi açar. Açtı da, nitekim.

Dün İstanbul'a gidip geldim. Sabahki yolculuk hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok; nasıl olduysa saat 6'da pek zorluk çekmeden gözlerimi açabildim, 8'e doğru otobüsteydim. Otobüste USB girişi yoktu, böylece getirdiğim bir sezon Friends işime anca dönüş yolunda yarayabilirdi, o da belki. Gayet konuşkan, biraz da sakar bir muavinle (servis arabasının ayaklarını tam kaldırmamış, ayaklar birden yere kapanınca üstündeki poğaça kutusundan üç poğaça yuvarlanıverdi yere) yola çıktık. Biraz kitap, biraz müzikten sonra uyuklamaya başladım. Mola yerinde hava gayet güzeldi, otobüsün kalkmasını beklerken arka taraftaki koruya takıldı gözüm. Sonra otobüsün kalkış zamanı geldi, sonrasıyla ilgili ise pek ilginç bir şey yok. Yalnız yolda giderken aklıma geçen seferki İstanbul-Ankara yolculuğumda önümde oturan iki kız çocuklu aile geldi; kızlardan biri 4-5 yaşlarında sarışın, hafif toparlak yüzlü, saçları iki yandan tepeden at kuyruğu yapılmış bir çocuktu, diğeri de anca 5-6 aylıktı, kafasında daha tüy tüy saçları vardı ama ablasının bir kopyası olacağı düğme burnundan ve meraklı bakışlarından belliydi. İkisi de gayet sevimli çocuklardı. Tünellerden birine girdiğimizde anne-babasından biri (hangisi hatırlamıyorum) büyük çocuğa "Bak, gece oldu..." dedi ve kız da buna inandı, gayet şaşırmıştı. Aynı şeyi bizimkilerin de bana yaptığını hatırlıyorum (düşünerek çıkarıyorum da denebilir aslında) ve inanır mısınız, 15 yıl vardır belki bana bu olalı ve o kadar küçük bir olay olmasına rağmen hafızama nasıl kazınmışsa, yanlış veya eksik de olsa hatırlıyorum. Ben çok küçükken, büyük ihtimalle bu kız kadarken bir yolculuğumuzda biz de büyük ihtimalle bir köprüden geçmiştik ve bu benim aklımda yıldızlı bir gece olarak kalmış. Fakat şimdi düşününce o kadar çabuk gece ve gündüz olamayacağını ve hem gece hem de gündüz sürecek kadar uzun bir yolculuk yapmadığımızı hatırlıyorum; bu yüzden büyük ihtimalle ya rüya görmüştüm, ya da annemler bana da bu kıza anne-babasının yaptığı şeyi yapmışlardı ve ben yıllardır aklıma geldikçe bu durumu çözmeye çalışıyordum. Çok çılgın. O kızın kafasına takılır mı acaba, o da benim gibi yıllar sonra bir gün hala bu konu üzerinde düşünüyor olabilir mi? Bence gayet mümkün. Söylediğiniz şeylerin çocuklarınızın üzerindeki etkisi böyle olabiliyor işte; dikkat etmek lazım.


Dudullu'da inip kendimi Tuzla servisine attım; adam beni Tuzla'da otoyolun kenarında biraz garip bir yerde bıraktı, işte resmi elbisem ve topuklu ayakkabılarımla yine otoyol kenarındaydım. Yaklaşan neredeyse ağzına kadar dolu Harem-Gebze dolmuşuna isteksiz bir şekilde işaret ettim (bu dolmuşlardan ilk nasibimi geçen sene almıştım); binip, gideceğim yerden geçip geçmediğinden emin oldum. Geçtiğini öğrenince paramı uzattım, neyse ki bu tip durumlarda genellikle hazırlıklı davranırım; dolmuş paramı yolculuktan dolayı iyice çıfıtçı çarşısı kıvamına gelen çantamın içinden çoktan çıkarmıştım; böylece topuklularla Harem-Gebze dolmuşunun basamaklarında demirlere asılı yaşama konusunda yaşayacağım sıkıntıları biraz hafifletmeyi başarmış oldum. Harem-Gebze dolmuş yolculuğum sadece 3-4 dakika gibi kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da ruhsal olarak yarattığı çöküntüyü bu kadar basite indirmenin pek de doğru olmayacağını sanıyorum. Kenarında bıraktığı üst geçitten geçerken kafamda bu konuya dair pek bir şey barındırmamak için içten içte bir savaş verdiğimi itiraf ediyorum.

Üst geçidi geçip biraz yürüdükten sonra daha önceki gelişlerimde teptiğim yola gelmiş oldum. Bu daracık yola alıştım artık; hatta biraz biraz sevdiğim bile söylenebilir. Bu yola bir de şarkı ataçladı benim beynim; sanırım ikinci ya da üçüncü geçişimdi; giderken mi, dönerken miydi tam hatırlamıyorum ama, kulağımda Midnight in Paris filminin müziklerinden (ne gece yarısıydı, ne de Paris'ti halbuki, gün ortasıydı ve Tuzla'ydı; ama bazen olur böyle şeyler) biri olan La Conga Blicoti eşliğinde kenardan kenardan "strutting Leo" misali yürümüştüm. Öylece kazındı beynime, bir sonraki gidişlerimde de hep aynı şarkıyı aradım yürürken, dinlemediysem de mırıldandım. Biraz yoldan bahsedeyim, uzun ve dar ama gayet aydınlık bir yoldur bu yol, özellikle yan tarafındaki E5 kara yoluyla karşılaştırıldığında fazla işlek değildir. Yan tarafında dar bir kaldırım vardır, bu kaldırım çoğu yerlerde eğri büğrüdür ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş lambalar ile kaldırımın kenarından fışkıran çalı çırpı yürümeyi, özellikle de topuklu ayakkabı ve tekerlekli bavul ikilisiyle yürümeyi zorlaştırır (bu ikiliyle bundan çok daha zorlu ortamlarda uğraştım, o ayrı). Bu yüzden bazen kaldırımı kullanmam, taşıt yolunun kenarındaki beyaz çizgiyle kaldırımın arasındaki dar şeritte yürürüm, bu sırada arkamdan gelen araçları dikkatli takip etmem gerekir; çünkü bu yol başta Gebze-Harem dolmuşları olmak üzere traktör, otomobil gibi pek çok araç tarafından kullanılır. Bu yürüyüş sırasında "Bu kızın böyle iki dirhem bir çekirdek ne işi var buralarda, olsa olsa dolmuş arıyordur" mantığıyla "Dolmuş geldi, bilgine" havasında korna çalan dolmuş şoförleri gerçeği de söz konusudur; yapılabilecek en iyi şey kaale almamaktır; çünkü bu dolmuşların hepsine el kol hareketiyle dolmuşa binmek istemediğinizi anlatmanız sizin için biraz problemli bir durum ortaya çıkarabilir. Yine de dolmuş trafiği bu yan yolda insanı fazla rahatsız edecek düzeyde değildir; çünkü büyük çoğunluğu yandaki alt geçidi kullanır. Trafik akışı çoğu zaman kaldırımdan inip yolun kenarında yürümeye gayet elverişlidir.

Eh, varacağım yere vardım, arada da oldu bir şeyler. E sonuçta Ankara'dan kalkıp bir gazla Tuzla'ya gitmemin bir nedeni vardı doğal olarak. Fakat bilirsiniz, "What happens in Tuzla stays in Tuzla" (ben yine bir kısmını anlattım, en azından anlatabileceğim kısmını). Dönüş yolunda yine aynı yerden bu sefer karşıdan gelen araçları görebilecek yönde yürürken, yaşlı bir amcanın kullandığı bir traktör, arkasındaki kocaman kocaman naylonları döke saça yanımdan geçti, topuklu ayakkabılarımla bu naylonlardan birinin üzerinden geçip yoluma devam ettim (neyse ki kazandığım deneyimlerle topuklu ayakkabı konusunda gitgide daha iyi duruma geliyorum). Bana daha önce bir defa çok verimsiz bir ulaşım tavsiyesi veren güvenlikten aldığım ikinci vasat tavsiye ile (tabi ki bunu denedikten sonra görecektim) "130Ş" isimli ilginç bir otobüs hattında buldum kendimi. Bir insan bir otobüs hattına niye "130Ş" ismini koyar? Hadi 130'u bir kenara bırakalım, "Ş" harfini seçmek için nasıl bir sebebe sahip olmuş olabilirler? 130Ş varsa, niye "845Ğ" yok? Gelecekte olması ne ölçüde olasıdır? Bütün bu sorularla beraber kendimi otobüsün içindeki onca boş yerin arasında, en güneşli yerlerden birine otururken buldum (kafamda neler dönüyordu, neler, otobüs hattının adı bunlardan sadece biri). Bir süre geçtikten sonra, ben kucağımda beş yüz ayrı eşyayla beraber telefonla konuşurken yanımdaki kadının kalkmak istemesiyle beraber eşyaları kucaklanıp yana dönmem gerektiği gerçeğiyle yüz yüze kaldım; ne kadar elimden geleni yapsam da bu dönüşüm kitabımın kucağımdan uçup içindeki kendi yapımım Doctor Who kitap ayracım ve yapışkan ayraçlarımın son hız giden otobüsün açık kapısının yakınına savrulmasıyla son buldu; neyse ki ben eşyalarımı yandaki koltuğa atana kadar teyze yere saçılan eşyaları topladı ve bana teslim etti. Doctor Who ayracım otobüsün açık kapısından uçup gitmediği için çok mutluyum.

Daha sonra cam kenarına geçmemle beraber güneşle kucak kucağa gitmeye başladık, bu arada otobüs doldukça doluyordu. İnmem gereken durağı az çok bilsem de yardıma ihtiyacım vardı, Bostancı'nın yakınlarında bir yere varmamın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim. Yanımdaki abiyle beraber telefonumdaki harita üzerinde gerçekleştirdiğimiz kısa bir fikir alışverişinin ardından inmem gereken yeri kararlaştırdık. Otobüsten inip topuklularla bir üst geçit macerası daha atlattıktan sonra zar zor bulduğum taksiye binip, neyse ki bir servet ödemeden (daha önceki bir iş görüşmesi deneyimimden buraları biraz öğrenmiştim) otobüs şirketinin şubesine adımımı attım. Orada da biraz macera yaşamadım değil; "Yuh artık, otobüs şirketinin yazıhanesinde de ne macerası yaşadın!" diyebilirsiniz; ama binmem gereken servise yetişememişim mesela. Bir sonraki servise bindiğimde "Kolay bulabildiniz mi?" diye bir soruyla karşılaşınca bakışımı çevirdiğim yerde sabah beni bırakan servis şoförünü buldum.

Dudullu'daki hareket noktasına vardığımızda etraf normalin üzerinde kalabalıktı. Yazıhaneye gidip otobüsümün gelip gelmediğini sorunca "Bir saat rötar var" cevabını aldım. Dışarıdaki banklarda bir yerin boşalmasını bekleyip oturdum, daha sonra su almaya gittiğim zamanı saymazsak, yaklaşık iki saatlik bir süreyi bankta geçirdim. Bu sırada iki kızla muhabbet kıvamına geldim, Molloy'u okudum, bolca of çektim, etrafı gözledim, bir-iki defa telefonla konuştum. Otobüsüm gelmesi gereken saatten iki saat on dakika sonra geldiğinde kendimi koltuğuma attım. En önde, şoförün arkasındaki koltukta oturduğum için etraftakilerin yüzlerini gözlemleyip, suratlarındaki sıkkınlık ifadesini görme fırsatım da oldu.

Aslında daha önce hiç en ön koltukta uzun yolculuk yapmamıştım (genelde orta kapı civarlarında penceresi bölünmemiş sıralardan tercih ederim), her ne kadar herhangi bir aksilik durumunda oldukça tehlikeli bir yer olup, aynı zamanda da muavin-şoför geyiklerine ve şoför müziklerine kulak misafiri olma dezavantajlarını barındırsa da, yolculuğun gidişatı bakımından çok zevkliymiş bu koltukta seyahat etmek. Saat sekize yirmi kala anca otobüse binebilmemden ötürü, otobüste kitap okuyacak çok fazla "aydınlık" zamanım kalmadı, bu zamanı iyi değerlendirip güneş batana kadar Samuel Beckett'in Molloy'unu okudum. Yolda Samuel Beckett okumak çok zevkli. Bundan önce bir defasında da Murphy'yi bitirmiştim yolda, o kadar hoşuma gitmişti ki, gaza gelip kitabın arka kısmındaki tanıtımları da okumuştum. Bu sefer de gayet keyifli ve huzurlu oldu, hatta şunu söyleyebilirim ki, bunun keyfini kolay kolay unutabileceğimi pek sanmam.

Çok saçma bulabilirsiniz, ama güneş batıp da ortalık yavaş yavaş kararmaya başladığında kararsızlıktan kendi kendimi yiyordum: Biraz daha mı kitap okusaydım, yoksa yavaş yavaş müzik dinlemeye mi başlasaydım? Kitap okumaya başlamadan önce yolculuk sırasında beni idare etmek için canını dişine takan emektar iPod'umu otobüsün USB bellek çalıştırmayan USB girişine takıp biraz şarj etmeyi başarmıştım. Fakat müzik dinlemeye başlarsam bir süre sonra gözlerimin kapanacağından korkuyordum, bu gerçekten sinir bozucu. Evde de uyuyabilirdim, ama evde o manzaraları bulamazdım! Bir yandan kitap okumak da yavaş yavaş uykumu getiriyordu, uykum geldikçe de daha zor odaklanıyordum. Aynı zamanda otobüsün tavanından gelen yapay ışıkla kitap okumak da pek çekici gelmiyordu. Bir süre bu ışıkla kitap okuyup, moladan sonra muavin içecek servisi sırasında bütün ışıkları açtığı zaman devam etmek düşüncesiyle kitabı kapatıp müziğe geçiş yapmaya karar verdim. Zavallı iPod'um çok eskidi; kulaklık girişi jakı bozuk ve neredeyse hiç şarj olmuyor. Eğer tama yakın doldurup, önceden oluşturulmuş bir playlist'i fazla gidip gelmeden ve ekranı aydınlatmadan dinlersem üç-dört saat dayanıyor. Ben de bunun için çok eski zamanlardan kalma bir Pearl Jam playlistini açıp öylece bıraktım. O playlistteki şarkılar teker teker yolu doldurdu. İlk başlarda yine biraz uyukladım; mola yerine yaklaşmamızla beraber ışıkların açılmasıyla gözümü açtım. Mola yerinde alelacele ağzımı yakarak yediğim peynirli gözleme bütün yol boyunca düşüncelerimi süslemişti, sabahtan beri sadece küçük bir poğaça yemiştim.

Otobüse tekrar bindiğimizde karar verdiğim gibi kitaba gömüldüm, ışıklar kapandığında tekrar müziğe geçtim. Kitap okurken müzik dinlemeyi beceremiyorum zaten, ikisine de kafamı veremiyorum, böylece ikisini de doğru düzgün yapamamış oluyorum. Gecenin içinde ilerliyorduk, otoyolda giden araçların dışında neredeyse hiç ışık yoktu. Otobüs şoförünün farları nasıl kullandığını takip ettim; kamyonların yanından geçerken önce uzunca bir süre selektörle uyarıp, daha sonra hızlanıyordu. Uzun farların yeni dökülmüş asfaltın üzerindeki yeni boyanmış çizgileri ışıl ışıl ortaya çıkardığını izledim. Bolu civarlarındayken, Ay'ı göremesem de, uzakta aydınlattığı tepeleri görebiliyordum. Havadaki hafif sisin eşliğinde bu tepeler, uzaklıklarına göre kopkoyu yeşilin çeşitli tonlarına bürünmüşlerdi. Bu görüntü aklıma kazınmış durumda, otobüsün ön camının getirdiği kısıtlı görüş imkanıyla bile bir tablo gibiydi (aslında tablolar bu manzaralar gibidir, ama biz gerçeklerinden fazla uzaklaştık). Bir yandan kulağımda Pearl Jam vardı, zamanında o playlist'i bugün için hazırlamışım sanki. Around the Bend, I'm Open, Present Tense, Hard to Imagine geldi; sonra da başkaları. Dışımdan sadece dudaklarımı oynatsam da, içimde yüksek sesle eşlik ediyordum, hepsi de otobüsün yan ve arka taraflarında "Adını Feriha Koydum"u seyre dalmış o insanların kaçırdığı o büyüleyici manzara sebebiyleydi ve onun içindi.

Yirmi güzel şarkı boyunca devam etti bu; bu sırada Ankara'ya gittikçe yaklaşmıştık, saat de iyice ilerliyordu. Pearl Jam playlist'i bitince Radiohead'e geçiş yaptım, ama bunun için hazırladığım bir playlist yoktu (belki de bir sonraki yolculuk için hazırlamalıyım bir tane); bu yüzden bütün şarkı listesini açtım. Bir süre daha Radiohead eşlik etti; biraz daha şarjım olsaydı Sail to the Moon'u arardım, çünkü Ay otobüsün yandaki camdan arada sırada görünüp görünüp kaçıyordu. Fakat kalan yol gittikçe azalsa da, şarjım da gittikçe azalmıştı ve şarkılar arasında fazla gezinemezdim; bunun için listenin baş tarafındaki şarkılarda dolandım. AŞTİ'nin girişine geldiğimizde Fake Plastic Trees çalıyordu. Bu şarkıyı severim, özellikle de "He used to do surgery / For girls in the eighties / But gravity always wins" kısmını; neden bilmiyorum.

İşte gelmiştim. Saat gece 1'e doğru geliyordu, yolculuk bitmişti. Bu seferlik.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kızılay dönüşü çıkınının getirdikleri

Kuralları koca koca tabelalara yazmadan algılayamayan bir insanlar topluluğu mevcut; çünkü eğer o kurallar o kocaman tabelalara yazılmazsa, veliler topluluk içinde çocuklarına sahip çıkmaları gerektiğini tahmin edemezler, düşünemezler. Onun için, "çocuklarımızın havuz başına bisiklet, kay-kay, paten ve topla girmelerine izin vermeyelim".

Yarın sabahın köründe yine İstanbul yollarına düşüyorum. Bu sefer fazla zaman geçirmeden, hemen eve dönmeye karar verdim, Boğaz'ı bile göremeden, sabah gidip akşam döneceğim. Biraz yorucu olacak mutlaka ama, hemen eve dönme düşüncesi hoşuma gidiyor. Yorucu yolculuk içinse yanıma bir sezon Friends aldım (Hele o USB bir çalışmasın, ya da hele bir USB olmasın o otobüste, bakın görün, n'apıyorum ben o otobüse). Ruh halime göre biraz kitap da okuyabilmeyi umut ediyorum.

Sosyal bilimlerin günümüzdeki en önemli eksiklerinden biri, sayısal bilimlerin aksine, olması gereken şeyi net ve kesin olarak belirtememesi ve çözümden çok, mevcut şartlara odaklanması. Sosyal bilimler alanında yapılan en temel şey, mevcut olan neyse onu anlamaya çalışmaktır, ama kimse aslında olması gerekenin ne olduğunu ve o noktaya nasıl gelinmesi gerektiğini söylemez (en azından ben aldığım psikolojiye giriş, sosyal psikolojiye giriş, dünya politikasına giriş gibi derslerde neredeyse hiç görmedim). Mesela, sosyal psikoloji eğitimi agresifliğin tanımını yapar, örneklerini verir, doğuştan gelen değil, öğrenilen bir davranış olduğunu söyler; ama agresif davranışları nasıl ortadan kaldıracağımız ya da en azından nasıl azaltacağımız üzerinde fazla da bir şey söyle(ye)mez. Aynı şey önyargı gibi başka pek çok konu için de geçerli.

Fakat, sayısal bilimler böyle değildir; örneğin kimya ideal gaz yasasının tanımını yapar, formülünü verir; en liseli ergen haliyle bu formül P.V = n.R.T'dir der. Bu formül elinizin altındayken, gazın basıncı gerektiğinden fazla yüksekse ve siz o basıncı düşürmek istiyorsanız; mol sayısını veya sıcaklığı artırmak, veya hacmi düşürmek gerektiğini bilirsiniz; bütün bunları yapmak içinse uygulayabileceğiniz birtakım bilindik prosedürler vardır.

Peki, sosyal bilimlerde neden bu çözüme yönelik soruların cevapları verilmemektedir? Cevaplar bütüne yansıtılmak için fazla mı objektiftir? Akademisyenler cevapları bulamamakta mıdır, bulmaya yanaşmamakta mıdır, ya da bulup da söyleyecek kadar emin değil midirler? Ya da başka bir şey mi?

İş yaşamında sosyal bilimlerden neden sayısal bilimler kadar yararlanamadığımız sorusunun cevabı, aslında burada yatıyor bence. Sosyal bilimler henüz yeteri kadar çözüm odaklı değil; bu yüzden bugün bu bölümlerin mezunlarının çok önemli bir kısmı ya akademik hayata devam ederek eğitimlerini tam anlamıyla kullanıyorlar, ya da kendi branşlarıyla çok uzaktan da olsa bir şekilde alakalı olabilecek işlerde tutunmaya çalışıp, geçimlerini sağlamak için uğraşıyorlar. Bu uzaktan ilişki yüzünden de, aslında çok uygun sayılmayabilecekleri ve asıl ilgi ve yeteneklerine yönelik olmayan yerlerde iş yapıp, o işe yönelik eğitim almış, ya da o işte gerçekten bir fark yaratabilecek insanlar tarafından yapılabilecek işleri daha verimsiz bir şekilde yürütüyorlar ve bunların performans düşüklüğünde önemli etkileri oluyor.

Sosyal bilimciler sosyal bilimlerin bu sorununun ne kadar farkındalar ya da bunu çözme konusunda ne kadar istekliler bilmiyorum, ama bu sorunun üzerine gidildiği taktirde sosyal bilimlerin iş yaşamında ve toplumsal yaşamda çok daha önemli bir yere sahip olacağını düşünüyorum.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Dikkatini vermek - First thing's first.

Anlatmaya hazırım. O anlara geri dönebilmek için aynı CD'yi taktım bilgisayara. Biraz hava girsin diye pencereyi açmaya niyetlenmiştim ki, jaluziyi çevirmemle karşıda atletiyle sigara içen amcayı görmem bir oldu; çaresiz jaluziyi yarıya kadar indirip yarım aralayabildim. Yine de hazırım.

Dışarıdan dönüyordum; hep böyle başlar ya hikayeler. Birisi söylemişti bunu bana; "ne kadar tahmin edilemez olursa o kadar yoğundur yazı, o kadar anlaşılmaz ve hayranlık uyandırıcı olur". Her zamanki gibi öylece en kısa yoldan olabilecek en hızlı şekilde eve dönmeye odaklanmıştım. Real'in otoparkında tek tük kalan arabaların arasından yürüyüp, kendiminkini buldum. Arabaya bindim; Ay'ın görünüp görünmediğini bile bilmiyordum ama, Radiohead'in Sail to the Moon albümünü taktım, yola çıktım. 2+2=5 ile başladı albüm. Real Kavşağı'ndaki ışıklarda beklerken yayaların lambasının lacivert fonun önünde, sokak lambaları ve farların ışıkları arasında kırmızıdan yeşile dönüşünü gördüm. Bir anda her şey bir hikayeye büründü. Eskişehir Yolu'nu Bilkent'e bağlayan yola geldiğimde yolun ilk defa bu kadar "aktığını" fark ettim.

Sağ şeritten yavaş yavaş giden araçların daha hızlı ilerlemesini ummaktan vazgeçtim, onların peşine takıldım, yavaş yavaş gittim. Eskişehir Yolu'na çıktığımızda yol akmaya devam ediyordu; benim yapmam gereken tek şey, hareket etmeden olduğum gibi durup yolu takip etmek oldu. Bu sırada Sail to the Moon geldi; hafif bir hipnoz etkisi yarattı. Konya Yolu'na dönmeyeceğimi fark ettim o an. Tunalı'dan geçebilirdim; ama hayır, çünkü Tunalı fazla kalabalıktı. Meclis'e kadar gidip, oradan Or-an'a çıkıp, koca bir çember çizerek evime dönmeye karar verdim. Uzun zamandır gece geçmediğim yerlerden geçecektim. Tek başıma, kulağımda dünyada o resme uyabilecek en güzel müzikle. Müziğin sesini açtım; araba hareket halindeyken duyarlarsa duysunlar; geçip gidiyorlar yanımdan zaten. Kırmızı ışıklarda durduğumda kıstım sadece. Camı yarım araladım, gecenin serin havası koluma, karnıma çarptı, biraz üşüdüm. Eskişehir yolundaki alt geçitlerin ışıkları Radiohead'in şarkılarıyla karışıp üzerimden aktı aktı, geçti. Meclis kavşağına geldim; ilerleyip, sağa, Atatürk Bulvarı'na döndüm. Meclis'ten yukarı çıkmaya başladım ağır ağır giden bir servisin peşinde. Şehrimin mimari harikası(!) alt geçitlerinden geçtim, geçerken büyük ihtimalle kulağımda Backdrifts (Honeymoon Is Over) vardı (En güzel uyanı da bu oldu galiba). Ya da başka bir yerde; hatırlamıyorum. Ne kadar parça parça anlatsam da, bütünü önemli benim için, onun orada ya da bunun burada olması değil.

Tunalı'daki altgeçitten çıkıp, kendimi Cinnah Caddesi'nde, yokuş yukarı uzanan yolun iki yanından yükselip üzerini bir taç gibi kapatan, yeşil ışıklarla aydınlatılmış ağaçların arasından tırmanırken buldum. Son zamanlarda gördüğüm en güzel manzaralardan biriydi belki; Ankara'nın bir parçası olması inanılır gibi değil; ama Ankara'nın en "üst tabaka" semtlerinden birinin bir parçası olması oldukça anlaşılabilir. Yokuş bir süre böyle devam etti; yolun sağından yokuşu ağır ağır çıkan bir belediye otobüsünü solladığımı hatırlıyorum. Yokuşun eğimi yavaş yavaş azalmaya başladı, derken yolun sol tarafında kırmızı şerit ışıklarıyla Atakule belirdi. Her zamanki disko topu görünüşünden farklı gözüktü orada gözüme; hatta ufak çaplı olarak büyülendim bile denebilir; çünkü orada gecenin laciverdine o kadar güzel uyuyordu ki (Kendi kendime bir kelime oyunu mu olmuş burada? Shakespeare değilim ki ben! Bence zaten Shakespeare benim gibi yapmamıştır, bir kere tarzlarımız farklı). Bütün düşündüklerimi unutacağımdan korkarak yolun kenarına çekip not almayı düşündüm, ama durma yasağı vardı. Unutmayacağımı umut edip yola devam ettim. Kavşağa geldiğimde kırmızı ışıkta beklerken kafamı kaldırıp tekrar Atakule'ye baktım; fotoğrafını çekmek istedim ama telefonum kocaman, çıfıtçı çarşısı çantamın içinde kim bilir neredeydi (aslında şimdi yanımda fotoğraf makinesi de olduğunu hatırladım ama sanırım 19 saniye içinde değil fotoğraf çekmek, çantamdan bile çıkaramazdım). Bunu fark edince bir daha dönüp, Atakule'nin o resmini çekip zihnime sakladım. Sizle paylaşamadığım için üzgünüm. Yeşil ışık yandı, yukarı doğru gitmeye devam ettim. Akrabalarımızın evinin yakınından geçerek tırmandığım yokuşun sonunda sağa döndüm; artık Turan Güneş Bulvarı'ndaydım. Saatin çok geç olmamasına rağmen insanı şaşırtan bir sakinliği vardı caddenin; önüme kimse atlamadı, ani fren yapmak zorunda kalmadım, yavaşlamadım. Yol tekerleklerin altında akmaya devam ediyordu, ışıklar da öyle. M.S.B. lojmanlarının oraya geldiğimde Thom Yorke'un There There'de dedikleri çok dikkat çekiciydi:
"Just cause you feel, it doesn't mean it's there"
Or-an'ı da geçtim, sonrasında fazla bir aksiyon olmadı; çünkü kendi çöplüğüme yaklaşmıştım artık. Eve dönme zamanıydı. Yolu daha da uzatıp İncek'ten çıkamazdım; hele ki benzin ışığı yanmış arabayla böyle bir şey yapmak gereksiz bir risk olurdu. Ben İncek'i hiç bilmem.

Caddenin yukarısından eve doğru gelirken bir ara pedallara basmadığımda bile araba istediğim hızı koruyordu, sanki beynimi okuyormuş gibi, sanki bir bütün olmuşuz gibi.

Son zamanlarda yaptığım en güzel şeylerden biri bu oldu galiba; kendi kendime kalarak bir şeyler üretmeyi öğrendim artık. Dış dünyadan birtakım girdilerle (çok şükür ki mevcut o girdiler) kendi mutluluğumu kendim üretiyorum; %100 organik. Çevrem için üretken olmam gereken zamanlara da açığım, biliyorum ki onlar da gelecek bir gün (umarım yakında) ve hepsini çok güzel yapacağım. Fakat kendi kendime çalışmasını öğrendim artık. Şimdi nasılsa kimse benden bir şey üretmemi istemiyorken, kendi kendime çalışıyorum. Radiohead de sırtımı sıvazlıyor bu sırada.

Eğer hayatım bir film olsaydı, bu akşamki ufak gezintim kesinlikle bu filmin bir parçası olurdu. Benzin fiyatlarına rağmen şehrimi sevmeye çıktım bu akşam, belli ki. Sevdim mi? Gecesini sevdim; evet. Pijamalarını giymesi gereken, pijamalarını seven insanlar yollardan ayrılıp, evlerinde portakal soyarken her şey çok, çok daha güzel. Benzin ucuz olsa Ankara'yı çok sevebilirdim; insanlarına bulaşmadan, sadece akıp giden yollarıyla ve gece renkleriyle.

Müzik işe yaradı; sanırım pek bir şey unutmadım.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Kumrular Caddesi

Ankara'nın en memur kokulu yerlerinden biri Kumrular Caddesi'dir. Etrafın pek çok bakanlık, kamu binası vs. ile dolu olmasından ötürü bu caddede sürekli hareket halinde olan bir "takım elbiseli adamlar" ve "bezgin kıyafetli kadınlar" akışı vardır. Adamlar genelde yalnız ya da en fazla 2-3 kişilik gruplar halinde ilerlerler. Yalnız olanların elinde kocaman iş çantasıyla beraber bir ihtimal de hanımın sipariş ettiği meyve-sebzelerin bulunduğu ufak torbalar vardır. 2-3 kişilik gruplar halinde ilerleyen adamlar ise hızlı hızlı yürürler ve hararetli bir şekilde yanlarındakine büyük ihtimalle işle ilgili bir şeyler anlatırlar. Bu adamların takım elbiseleri genellikle çok sıkıcıdır. Boğuktur, çoğunun ruhları gibi kamu binalarının arasındaki boşluklara sıkışmıştır bu takımların renkleri de. Gridir, siyahtır, soluk kahverengidir.

Bir yandan da kadınlar vardır bu caddede, yine resmi giyimli. Aralarından, sayıları az da olsa; bazıları, topluluk içinde olumlu bir şekilde göze batacak kadar özenli giyinmiş olabilirler bazen. Bu caddenin tipik renklerinden uzaklaşabilirler; mesela bej rengi ya da açık maviler çarpabilir gözünüze bu kadınların üzerinde. Öte yandan, erkekler gibi kadınların da büyük çoğunluğu tek düze kıyafetleriyle olumlu ya da olumsuz bir şekilde göze çarpmaktan çok uzaktır. Her gün aynı döngüde dönüp dönüp durmak için evden çıkarken sapından tutup aldıkları o ufak tefek siyah çantalarını kollarına takarlar. Ayakkabıların topukları bile çoğu zaman hayata renk getirmekten uzak ve cesaretsizdir; resmiyetin ya da kadın olmanın toplumsal yaşamda gerektirdiği kadar topuklu; ama bundan bir santim bile yüksek değil. Kıyafetler de yıllardır süregelen o döngüyü yansıtır; öyle özensiz desenler görürsünüz ki bazen; keşke dümdüz olsalardı dersiniz. Kadınların ellerinde de torbalar vardır; çoğu zaman erkeklerinkinden daha büyük torbalar; çünkü kadınlar mutfakta neyin eksik olduğunu erkeklerden daha iyi bilirler. Bu yüzden devler dairelerinde kağıt ve dosya yığınları arasında geçirdikleri sıkıcı mesailerinden sonra süpermarkete gidip akşam yemeğe ne yapacaklarına karar verip, evin ihtiyaçlarını alırlar. Sonra ellerindeki koca torbalarla ve topuklu ayakkabılarıyla, kaldırımın dükkanlarla arabaların işgal etmediği o daracık kısmında, öndeki kalabalığın hızına uyarak yavaş yavaş, düşünceli düşünceli ilerlemeye başlarlar.

Bu torbaları dolduran dükkanları vardır bir de bu sokağın. Kendi içlerine sığamazlar, satılan bir sürü yiyecek maddesi dükkanların dışında, insanların yürümesi gereken yerlere serilir. Bunlara bakmak isteyen sıkıcı takım elbiseli adamlar ve topuklu ayakkabı giymiş kadınlar duraklayıp, yolu iyice daraltırlar. Arkalarından gelen diğer sıkıcı takım elbiseli adamlar ve topuklu ayakkabı giymiş kadınlar bir şekilde kendi şeritlerindeki akışı yavaşlatmış bu dükkan önü kalabalıklarından sıyrılmaya çalışırlar.

Bu dükkanların sahipleri öyle ilginç insanlardır ki, etraflarını pislik götürse de hiçbirinin umrunda değildir. Gerçekten de umarsızlardır. Yapmaları gereken tek şey gelen müşteriye cevap vermek ve onu kaçırmamak, sonunda da eve ekmek götürmektir. Yoksa kapının önüne bir kova su dökmek de şüphesiz gerçekten gülen bir yüz kadar boş bir şeydir.

Yolda dalgın dalgın yürüdüğünüz bir anda aniden yan tarafınızda "Bıyraaaan" diye bir ses duyabilirsiniz. Paniğe kapılmayın. Sadece büyük ihtimalle o çalışanın canı sıkılmıştır, içine bir fenalık gelmiştir, ya da başka benzer bir şey. Sakin olun ve yürümeye devam edin. Biraz ileride yanından geçtiğiniz cep operatörü bayisinin kapısında da "Numara taşıma bedava, gel abicim geeel!" diye avazı çıktığı kadar bağıran biri olabilir. Tam o sırada numaranızı taşımaya karar verme ihtimalinizin bu adamın bağırıp bağırmama konusunda vereceği karar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Boşuna düşünmeyin.

Bir de anlatım bozukluğuyla dolu tabelalar vardır mesela. Gerçi bunlardan sadece burada değil, her yerde görmek mümkün: "Meşhur Adana Dürümcüsü" ya da "Meşhur Sivas Köftecisi" gibi öğle vakti işinden bunalmış ve epey de acıkmış memurları çekmeye çalışan lokantaların tepelerinde görülen yazılardır bunlar. Aslında "Adana Meşhur Dürümcüsü" ya da "Sivas Meşhur Köftecisi" demek daha doğru bence; çünkü şimdi kullanıldığı durumda meşhur sıfatı Adana'yı ve Sivas'ı niteliyor gibi. Tabi, bu durumda lokanta sahiplerinin "meşhur"la kendi yemeklerini nitelemek istediklerini varsayıyorum.

Yiyeceklerden bahsetmişken; bu caddenin özellikle bazı yerlerinde mütemadiyen bir esnaf lokantası yemeği ve sigara karışımı kokusu vardır. Onun dışında, büyüme hayalleri kuran, ama vizyonu turunculu yeşilli sarılı tabelalardan öteye gidemediği için öylece kalakalmış restoranlar ve bu restoranların canı feci şekilde sıkılmış aşçıları, dönercileri vardır. Bir de, ıslak hamburger ve balık ekmek satan yerler gördüm ama sanırım umutsuz vaka.

Tıpkı Ankara'nın kendisi gibi Kumrular Caddesi da öylesine arada kalmıştır ki. Yoldaki kalabalık akışa kaptırmış gidiyorken önünüzdeki orta yaşlarını geçeli baya olmuş, takım elbiseli, bıyıklı amcanın cep telefonu apaçi melodisiyle çalabilir mesela.

Kumrular Caddesi, "gerçek" Ankara'nın küçük bir kopyasıdır. Diğer tüm alışveriş merkezleri ya da "eğlenme" amaçlı yerlerin çoğu; koca bir hayalden, tamamen olmasa da büyük ölçüde kendini kandırmacadan ibarettir bence.