9 Haziran 2012 Cumartesi

Gün ışığı ve çiçek tozları

Hep şu "çay ya da kahve eşliğinde kitap okuma" olayını yapmak istemişimdir, ama şimdiye kadar pek de başarılı olduğum söylenemez. Takıntılıyım biraz galiba, ne zaman bunu yapmaya yeltensem, önce çay/kahve biter, sonra kitaba devam ederim. Çünkü bir yandan kupayı tutarken diğer yandan kitabı açık tutmaya çalışmak konusunda başarılı değilim. Aynı zamanda çayı (çoğunlukla çay içerim, ama bu aralar bir kahve sevgisi de başladı) çabuk bitiririm, ben zevkini çıkaramadan boğazımdan akıp gitmiş olur. Nadiren diğer türlüsü olduğu zamanlarda ise çay ben içmeye başlayana kadar çoktan soğumuştur, soğuduktan sonra da "sıvı alma" maksatlı kafama dikerim, öyle gider. Aslında kupanın dibinde beklemiş ve soğumuş çaya özel bir sevgim yoktur; ama nedense o çay bazı kritik noktalarda (örneğin, bilgisayarın açılmasını beklerken) hep orada, elimin altında olur ve ben onu mutlaka içer, bitiririm. İçtikten sonra da "Niye içtim ki şimdi ben bunu?" diye sorarım kendime. Bir cevabı gelmez, gelmek zorunda değildir, çünkü soğuk çayın buruk, bayat ve paslı tadı çoktan dilimin üstündeki pütürcüklere geçmiştir bile. O arada olanlar da (çayın tadının dilimdeki pütürcüklere nasıl geçtiği, benim çayı neden o tatta algıladığım da döner tadında algılamadığım gibi şeyler) bilimsel anlamda tam bir muamma.

Çay ve kitaptan bahsediyordum; evet bunu beceremiyorum; belki de buna uygun bir yerleşimi yok odamın. Kitabı genelde yatağın üstüne tüneyerek okuyorum, çayı da Friends eşliğinde yatağımın üzerine tüneyerek içebiliyorum; ama yatağımın üzerinde hem kitap, hem de çayımla duramam; bu fazla riskli. Annem yorganımı temiz tutmam konusunda son derece ısrarcı; söylediğine göre kolay temizlenmiyormuş.

Tam bu paragrafı yazarken yukarıdaki odada piyano çalmaya başladılar. Sanatı severim, sanatın ve sanatçının destekçisiyim, ama ben burada yazdığım şey her neyse ona odaklanmaya çalışırken, umarsız bir havada defalarca aynı notaya basılması biraz sinirime dokunuyor. Halbuki bir Yann Tiersen ya da Hugh Laurie olsaydı nasıl da kulak verirdim! Bu müziğe hayranlık duymasam da onu bir ölçüde sevebilirdim belki; piyanoyu çalan her kimse bir yerde takılıp, o yeri sürekli tekrar etmeseydi...

Çay içerken kitap okuyamadığım gibi, müzik dinlerken de kitap okuyamıyorum. Bunun için çoğunlukla günün sessiz zamanlarını seçerim kitap okumak için; ya da onlar beni seçer de denebilir aslında. Bu öğlen de piyanonun ilk sesleri gelmeye başladığında yine yatağıma tünemiş, Malone Ölüyor'un sayfaları arasına gömülmüştüm. Beckett zaten anlaşılması zor bir yazar; arabada hız ile vites arasındaki ilişki misali, onun kitaplarını okurken hız kazanmak için önce belirli bir süre inatla yüklenmek, gaz vermek gerekiyor; anca belirli bir hız kazandıktan sonra cümleler bir şey ifade etmeye başlıyor. İşte o zaman gerçekten, ama gerçekten zevk alıyorum. Yani kısaca, haz almak için gaz vermek gerek (Bu cümle ikinci bakışımda tesadüfen g yerine h'ye basmamla karşıma çıktı, sonra yazmaya karar verdim, sonra ondan bütünüyle nefret ettim, ama yazıdan çıkarmamaya yönelik büyük bir istek duyuyorum; çünkü nefretler de sevgiler gibi hayatın bir parçası, hayatımdan söküp atmıyorsam, yazımdan neden çıkarayım ki?). İşte ben de Üçleme'nin ilk kitabı olan Molloy'dan sonra düşürdüğüm o hızı bu öğlen ikinci kitap Malone Ölüyor'da yeniden kazanmaya çalışıyordum ki; yukarıdan gelen kulak tırmalayıcı, ama her nasılsa bir şekilde insanı gıcık ede ede kendisini dinleten piyano sesiyle irkildim. Baya bir süre devam etti bu ses, ben de inatla okumaya devam ettim. Bir süre sonra kulağımı tıkadım, ama pek işe yaradığı söylenemez, çünkü o zaman da kulağım tıkalı bir şekilde bağdaş kurmuşken, oturduğum yerde kalp atışımla vücudumun belli belirsiz sarsılışını fark ettim, bir süre de bunu dinleyip bunla kendi çapımda eğlendim. Sonra tekrar başımı kitabıma eğdim ama, hala odaklanamıyor, bir türlü kalkışa geçemiyordum (zaten düz vitesli arabayı da yerinden kaldırmayı beceremiyorum ben, ha bire stop!). Gözümün "Ama" diye bir sözcüğün üzerine takılı kaldığını fark ettiğimde kitabımı alıp, akşam üstü güneşinde cayır cayır olmuş balkona attım kendimi. Fakat burada da fazla kalamadım, sırtımı dönmeme rağmen kitabın sayfalarından yansıyıp gözümün içine içine işleyen güneş ile etraftaki çiçek tozlarının getirdiği hapşırık ve burun kaşıntısı beni orada da rahat bırakmadı.

Bir süre kitap okuyup, biraz boş boş dolandıktan sonra, biraz önce girdim içeri, ama hala aynı notalar tekrar ediyor. Aslında neşeli bir tınısı var çalınan şeyin; ama akışı çok kötü; kesilmemesi gereken yerlerde kesiliyor, yavaş gitmesi gerekirken hızlanıyor, hızlanması gereken yerde yavaşlıyor, bazen aksıyor. Başak burcunun bana getirdiği mükemmeliyetçi kafamı bir yana bırakıp, dikkatimi odaklanmam gereken yere toparlama konusunda daha iyi olmam gerek. Kitap okurken aradığım o sessizliği her yerde bulamayabilirim; ama eğer daha geniş koşullarda odaklanabilmeyi başarırsam, daha çok yerde kitap okuyabilirim ve kim bilir daha neler neler. Bu da galiba bir mesaj kaygısı. Bu da mesaj kaygısının tersi. Mesaj kaygısını öküzler tepmeli mi, bunu daha sonra düşünürüz, belki.

Ben yemek yiyip, bu yazıya baştan sonra tekrar bakana kadar akşam ezanı okundu. Piyano çoktan sustu, istek şarkı yapmak için artık çok geç. Ama ben zaten istek parçası yapmak istemiyorum. Aklımda dün Samuel Beckett'in Vikipedi sayfasında gördüğüm, bu adamın bana "şimdiye kadar gördüğüm yüzler içinde yaşlılığın en çok yakıştığı" dedirten fotoğrafını buraya koymak var. Sonra Malone ("o zaman adı oydu")...




3 Haziran 2012 Pazar

Bak, gece oldu!

Sabah yolculuklarını sevmem, çünkü uykulu olurum.

Akşamüstü yolculuklarını severim, çünkü varış noktasına gittikçe yaklaşırken, alçalan güneşin yumuşak ışığıyla kitap okumak çok zevklidir.

Gece yolculuklarını da severim, kulakta güzel bir müzikle (şu sıralar kişisel seçimim Pearl Jam ve Radiohead'den yana) ay ışığının düştüğü ağaçlı tepeleri seyrederek ilerlemek beni çok rahatlatır, algılarımı, düşüncelerimi açar. Açtı da, nitekim.

Dün İstanbul'a gidip geldim. Sabahki yolculuk hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok; nasıl olduysa saat 6'da pek zorluk çekmeden gözlerimi açabildim, 8'e doğru otobüsteydim. Otobüste USB girişi yoktu, böylece getirdiğim bir sezon Friends işime anca dönüş yolunda yarayabilirdi, o da belki. Gayet konuşkan, biraz da sakar bir muavinle (servis arabasının ayaklarını tam kaldırmamış, ayaklar birden yere kapanınca üstündeki poğaça kutusundan üç poğaça yuvarlanıverdi yere) yola çıktık. Biraz kitap, biraz müzikten sonra uyuklamaya başladım. Mola yerinde hava gayet güzeldi, otobüsün kalkmasını beklerken arka taraftaki koruya takıldı gözüm. Sonra otobüsün kalkış zamanı geldi, sonrasıyla ilgili ise pek ilginç bir şey yok. Yalnız yolda giderken aklıma geçen seferki İstanbul-Ankara yolculuğumda önümde oturan iki kız çocuklu aile geldi; kızlardan biri 4-5 yaşlarında sarışın, hafif toparlak yüzlü, saçları iki yandan tepeden at kuyruğu yapılmış bir çocuktu, diğeri de anca 5-6 aylıktı, kafasında daha tüy tüy saçları vardı ama ablasının bir kopyası olacağı düğme burnundan ve meraklı bakışlarından belliydi. İkisi de gayet sevimli çocuklardı. Tünellerden birine girdiğimizde anne-babasından biri (hangisi hatırlamıyorum) büyük çocuğa "Bak, gece oldu..." dedi ve kız da buna inandı, gayet şaşırmıştı. Aynı şeyi bizimkilerin de bana yaptığını hatırlıyorum (düşünerek çıkarıyorum da denebilir aslında) ve inanır mısınız, 15 yıl vardır belki bana bu olalı ve o kadar küçük bir olay olmasına rağmen hafızama nasıl kazınmışsa, yanlış veya eksik de olsa hatırlıyorum. Ben çok küçükken, büyük ihtimalle bu kız kadarken bir yolculuğumuzda biz de büyük ihtimalle bir köprüden geçmiştik ve bu benim aklımda yıldızlı bir gece olarak kalmış. Fakat şimdi düşününce o kadar çabuk gece ve gündüz olamayacağını ve hem gece hem de gündüz sürecek kadar uzun bir yolculuk yapmadığımızı hatırlıyorum; bu yüzden büyük ihtimalle ya rüya görmüştüm, ya da annemler bana da bu kıza anne-babasının yaptığı şeyi yapmışlardı ve ben yıllardır aklıma geldikçe bu durumu çözmeye çalışıyordum. Çok çılgın. O kızın kafasına takılır mı acaba, o da benim gibi yıllar sonra bir gün hala bu konu üzerinde düşünüyor olabilir mi? Bence gayet mümkün. Söylediğiniz şeylerin çocuklarınızın üzerindeki etkisi böyle olabiliyor işte; dikkat etmek lazım.


Dudullu'da inip kendimi Tuzla servisine attım; adam beni Tuzla'da otoyolun kenarında biraz garip bir yerde bıraktı, işte resmi elbisem ve topuklu ayakkabılarımla yine otoyol kenarındaydım. Yaklaşan neredeyse ağzına kadar dolu Harem-Gebze dolmuşuna isteksiz bir şekilde işaret ettim (bu dolmuşlardan ilk nasibimi geçen sene almıştım); binip, gideceğim yerden geçip geçmediğinden emin oldum. Geçtiğini öğrenince paramı uzattım, neyse ki bu tip durumlarda genellikle hazırlıklı davranırım; dolmuş paramı yolculuktan dolayı iyice çıfıtçı çarşısı kıvamına gelen çantamın içinden çoktan çıkarmıştım; böylece topuklularla Harem-Gebze dolmuşunun basamaklarında demirlere asılı yaşama konusunda yaşayacağım sıkıntıları biraz hafifletmeyi başarmış oldum. Harem-Gebze dolmuş yolculuğum sadece 3-4 dakika gibi kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da ruhsal olarak yarattığı çöküntüyü bu kadar basite indirmenin pek de doğru olmayacağını sanıyorum. Kenarında bıraktığı üst geçitten geçerken kafamda bu konuya dair pek bir şey barındırmamak için içten içte bir savaş verdiğimi itiraf ediyorum.

Üst geçidi geçip biraz yürüdükten sonra daha önceki gelişlerimde teptiğim yola gelmiş oldum. Bu daracık yola alıştım artık; hatta biraz biraz sevdiğim bile söylenebilir. Bu yola bir de şarkı ataçladı benim beynim; sanırım ikinci ya da üçüncü geçişimdi; giderken mi, dönerken miydi tam hatırlamıyorum ama, kulağımda Midnight in Paris filminin müziklerinden (ne gece yarısıydı, ne de Paris'ti halbuki, gün ortasıydı ve Tuzla'ydı; ama bazen olur böyle şeyler) biri olan La Conga Blicoti eşliğinde kenardan kenardan "strutting Leo" misali yürümüştüm. Öylece kazındı beynime, bir sonraki gidişlerimde de hep aynı şarkıyı aradım yürürken, dinlemediysem de mırıldandım. Biraz yoldan bahsedeyim, uzun ve dar ama gayet aydınlık bir yoldur bu yol, özellikle yan tarafındaki E5 kara yoluyla karşılaştırıldığında fazla işlek değildir. Yan tarafında dar bir kaldırım vardır, bu kaldırım çoğu yerlerde eğri büğrüdür ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş lambalar ile kaldırımın kenarından fışkıran çalı çırpı yürümeyi, özellikle de topuklu ayakkabı ve tekerlekli bavul ikilisiyle yürümeyi zorlaştırır (bu ikiliyle bundan çok daha zorlu ortamlarda uğraştım, o ayrı). Bu yüzden bazen kaldırımı kullanmam, taşıt yolunun kenarındaki beyaz çizgiyle kaldırımın arasındaki dar şeritte yürürüm, bu sırada arkamdan gelen araçları dikkatli takip etmem gerekir; çünkü bu yol başta Gebze-Harem dolmuşları olmak üzere traktör, otomobil gibi pek çok araç tarafından kullanılır. Bu yürüyüş sırasında "Bu kızın böyle iki dirhem bir çekirdek ne işi var buralarda, olsa olsa dolmuş arıyordur" mantığıyla "Dolmuş geldi, bilgine" havasında korna çalan dolmuş şoförleri gerçeği de söz konusudur; yapılabilecek en iyi şey kaale almamaktır; çünkü bu dolmuşların hepsine el kol hareketiyle dolmuşa binmek istemediğinizi anlatmanız sizin için biraz problemli bir durum ortaya çıkarabilir. Yine de dolmuş trafiği bu yan yolda insanı fazla rahatsız edecek düzeyde değildir; çünkü büyük çoğunluğu yandaki alt geçidi kullanır. Trafik akışı çoğu zaman kaldırımdan inip yolun kenarında yürümeye gayet elverişlidir.

Eh, varacağım yere vardım, arada da oldu bir şeyler. E sonuçta Ankara'dan kalkıp bir gazla Tuzla'ya gitmemin bir nedeni vardı doğal olarak. Fakat bilirsiniz, "What happens in Tuzla stays in Tuzla" (ben yine bir kısmını anlattım, en azından anlatabileceğim kısmını). Dönüş yolunda yine aynı yerden bu sefer karşıdan gelen araçları görebilecek yönde yürürken, yaşlı bir amcanın kullandığı bir traktör, arkasındaki kocaman kocaman naylonları döke saça yanımdan geçti, topuklu ayakkabılarımla bu naylonlardan birinin üzerinden geçip yoluma devam ettim (neyse ki kazandığım deneyimlerle topuklu ayakkabı konusunda gitgide daha iyi duruma geliyorum). Bana daha önce bir defa çok verimsiz bir ulaşım tavsiyesi veren güvenlikten aldığım ikinci vasat tavsiye ile (tabi ki bunu denedikten sonra görecektim) "130Ş" isimli ilginç bir otobüs hattında buldum kendimi. Bir insan bir otobüs hattına niye "130Ş" ismini koyar? Hadi 130'u bir kenara bırakalım, "Ş" harfini seçmek için nasıl bir sebebe sahip olmuş olabilirler? 130Ş varsa, niye "845Ğ" yok? Gelecekte olması ne ölçüde olasıdır? Bütün bu sorularla beraber kendimi otobüsün içindeki onca boş yerin arasında, en güneşli yerlerden birine otururken buldum (kafamda neler dönüyordu, neler, otobüs hattının adı bunlardan sadece biri). Bir süre geçtikten sonra, ben kucağımda beş yüz ayrı eşyayla beraber telefonla konuşurken yanımdaki kadının kalkmak istemesiyle beraber eşyaları kucaklanıp yana dönmem gerektiği gerçeğiyle yüz yüze kaldım; ne kadar elimden geleni yapsam da bu dönüşüm kitabımın kucağımdan uçup içindeki kendi yapımım Doctor Who kitap ayracım ve yapışkan ayraçlarımın son hız giden otobüsün açık kapısının yakınına savrulmasıyla son buldu; neyse ki ben eşyalarımı yandaki koltuğa atana kadar teyze yere saçılan eşyaları topladı ve bana teslim etti. Doctor Who ayracım otobüsün açık kapısından uçup gitmediği için çok mutluyum.

Daha sonra cam kenarına geçmemle beraber güneşle kucak kucağa gitmeye başladık, bu arada otobüs doldukça doluyordu. İnmem gereken durağı az çok bilsem de yardıma ihtiyacım vardı, Bostancı'nın yakınlarında bir yere varmamın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim. Yanımdaki abiyle beraber telefonumdaki harita üzerinde gerçekleştirdiğimiz kısa bir fikir alışverişinin ardından inmem gereken yeri kararlaştırdık. Otobüsten inip topuklularla bir üst geçit macerası daha atlattıktan sonra zar zor bulduğum taksiye binip, neyse ki bir servet ödemeden (daha önceki bir iş görüşmesi deneyimimden buraları biraz öğrenmiştim) otobüs şirketinin şubesine adımımı attım. Orada da biraz macera yaşamadım değil; "Yuh artık, otobüs şirketinin yazıhanesinde de ne macerası yaşadın!" diyebilirsiniz; ama binmem gereken servise yetişememişim mesela. Bir sonraki servise bindiğimde "Kolay bulabildiniz mi?" diye bir soruyla karşılaşınca bakışımı çevirdiğim yerde sabah beni bırakan servis şoförünü buldum.

Dudullu'daki hareket noktasına vardığımızda etraf normalin üzerinde kalabalıktı. Yazıhaneye gidip otobüsümün gelip gelmediğini sorunca "Bir saat rötar var" cevabını aldım. Dışarıdaki banklarda bir yerin boşalmasını bekleyip oturdum, daha sonra su almaya gittiğim zamanı saymazsak, yaklaşık iki saatlik bir süreyi bankta geçirdim. Bu sırada iki kızla muhabbet kıvamına geldim, Molloy'u okudum, bolca of çektim, etrafı gözledim, bir-iki defa telefonla konuştum. Otobüsüm gelmesi gereken saatten iki saat on dakika sonra geldiğinde kendimi koltuğuma attım. En önde, şoförün arkasındaki koltukta oturduğum için etraftakilerin yüzlerini gözlemleyip, suratlarındaki sıkkınlık ifadesini görme fırsatım da oldu.

Aslında daha önce hiç en ön koltukta uzun yolculuk yapmamıştım (genelde orta kapı civarlarında penceresi bölünmemiş sıralardan tercih ederim), her ne kadar herhangi bir aksilik durumunda oldukça tehlikeli bir yer olup, aynı zamanda da muavin-şoför geyiklerine ve şoför müziklerine kulak misafiri olma dezavantajlarını barındırsa da, yolculuğun gidişatı bakımından çok zevkliymiş bu koltukta seyahat etmek. Saat sekize yirmi kala anca otobüse binebilmemden ötürü, otobüste kitap okuyacak çok fazla "aydınlık" zamanım kalmadı, bu zamanı iyi değerlendirip güneş batana kadar Samuel Beckett'in Molloy'unu okudum. Yolda Samuel Beckett okumak çok zevkli. Bundan önce bir defasında da Murphy'yi bitirmiştim yolda, o kadar hoşuma gitmişti ki, gaza gelip kitabın arka kısmındaki tanıtımları da okumuştum. Bu sefer de gayet keyifli ve huzurlu oldu, hatta şunu söyleyebilirim ki, bunun keyfini kolay kolay unutabileceğimi pek sanmam.

Çok saçma bulabilirsiniz, ama güneş batıp da ortalık yavaş yavaş kararmaya başladığında kararsızlıktan kendi kendimi yiyordum: Biraz daha mı kitap okusaydım, yoksa yavaş yavaş müzik dinlemeye mi başlasaydım? Kitap okumaya başlamadan önce yolculuk sırasında beni idare etmek için canını dişine takan emektar iPod'umu otobüsün USB bellek çalıştırmayan USB girişine takıp biraz şarj etmeyi başarmıştım. Fakat müzik dinlemeye başlarsam bir süre sonra gözlerimin kapanacağından korkuyordum, bu gerçekten sinir bozucu. Evde de uyuyabilirdim, ama evde o manzaraları bulamazdım! Bir yandan kitap okumak da yavaş yavaş uykumu getiriyordu, uykum geldikçe de daha zor odaklanıyordum. Aynı zamanda otobüsün tavanından gelen yapay ışıkla kitap okumak da pek çekici gelmiyordu. Bir süre bu ışıkla kitap okuyup, moladan sonra muavin içecek servisi sırasında bütün ışıkları açtığı zaman devam etmek düşüncesiyle kitabı kapatıp müziğe geçiş yapmaya karar verdim. Zavallı iPod'um çok eskidi; kulaklık girişi jakı bozuk ve neredeyse hiç şarj olmuyor. Eğer tama yakın doldurup, önceden oluşturulmuş bir playlist'i fazla gidip gelmeden ve ekranı aydınlatmadan dinlersem üç-dört saat dayanıyor. Ben de bunun için çok eski zamanlardan kalma bir Pearl Jam playlistini açıp öylece bıraktım. O playlistteki şarkılar teker teker yolu doldurdu. İlk başlarda yine biraz uyukladım; mola yerine yaklaşmamızla beraber ışıkların açılmasıyla gözümü açtım. Mola yerinde alelacele ağzımı yakarak yediğim peynirli gözleme bütün yol boyunca düşüncelerimi süslemişti, sabahtan beri sadece küçük bir poğaça yemiştim.

Otobüse tekrar bindiğimizde karar verdiğim gibi kitaba gömüldüm, ışıklar kapandığında tekrar müziğe geçtim. Kitap okurken müzik dinlemeyi beceremiyorum zaten, ikisine de kafamı veremiyorum, böylece ikisini de doğru düzgün yapamamış oluyorum. Gecenin içinde ilerliyorduk, otoyolda giden araçların dışında neredeyse hiç ışık yoktu. Otobüs şoförünün farları nasıl kullandığını takip ettim; kamyonların yanından geçerken önce uzunca bir süre selektörle uyarıp, daha sonra hızlanıyordu. Uzun farların yeni dökülmüş asfaltın üzerindeki yeni boyanmış çizgileri ışıl ışıl ortaya çıkardığını izledim. Bolu civarlarındayken, Ay'ı göremesem de, uzakta aydınlattığı tepeleri görebiliyordum. Havadaki hafif sisin eşliğinde bu tepeler, uzaklıklarına göre kopkoyu yeşilin çeşitli tonlarına bürünmüşlerdi. Bu görüntü aklıma kazınmış durumda, otobüsün ön camının getirdiği kısıtlı görüş imkanıyla bile bir tablo gibiydi (aslında tablolar bu manzaralar gibidir, ama biz gerçeklerinden fazla uzaklaştık). Bir yandan kulağımda Pearl Jam vardı, zamanında o playlist'i bugün için hazırlamışım sanki. Around the Bend, I'm Open, Present Tense, Hard to Imagine geldi; sonra da başkaları. Dışımdan sadece dudaklarımı oynatsam da, içimde yüksek sesle eşlik ediyordum, hepsi de otobüsün yan ve arka taraflarında "Adını Feriha Koydum"u seyre dalmış o insanların kaçırdığı o büyüleyici manzara sebebiyleydi ve onun içindi.

Yirmi güzel şarkı boyunca devam etti bu; bu sırada Ankara'ya gittikçe yaklaşmıştık, saat de iyice ilerliyordu. Pearl Jam playlist'i bitince Radiohead'e geçiş yaptım, ama bunun için hazırladığım bir playlist yoktu (belki de bir sonraki yolculuk için hazırlamalıyım bir tane); bu yüzden bütün şarkı listesini açtım. Bir süre daha Radiohead eşlik etti; biraz daha şarjım olsaydı Sail to the Moon'u arardım, çünkü Ay otobüsün yandaki camdan arada sırada görünüp görünüp kaçıyordu. Fakat kalan yol gittikçe azalsa da, şarjım da gittikçe azalmıştı ve şarkılar arasında fazla gezinemezdim; bunun için listenin baş tarafındaki şarkılarda dolandım. AŞTİ'nin girişine geldiğimizde Fake Plastic Trees çalıyordu. Bu şarkıyı severim, özellikle de "He used to do surgery / For girls in the eighties / But gravity always wins" kısmını; neden bilmiyorum.

İşte gelmiştim. Saat gece 1'e doğru geliyordu, yolculuk bitmişti. Bu seferlik.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Kızılay dönüşü çıkınının getirdikleri

Kuralları koca koca tabelalara yazmadan algılayamayan bir insanlar topluluğu mevcut; çünkü eğer o kurallar o kocaman tabelalara yazılmazsa, veliler topluluk içinde çocuklarına sahip çıkmaları gerektiğini tahmin edemezler, düşünemezler. Onun için, "çocuklarımızın havuz başına bisiklet, kay-kay, paten ve topla girmelerine izin vermeyelim".

Yarın sabahın köründe yine İstanbul yollarına düşüyorum. Bu sefer fazla zaman geçirmeden, hemen eve dönmeye karar verdim, Boğaz'ı bile göremeden, sabah gidip akşam döneceğim. Biraz yorucu olacak mutlaka ama, hemen eve dönme düşüncesi hoşuma gidiyor. Yorucu yolculuk içinse yanıma bir sezon Friends aldım (Hele o USB bir çalışmasın, ya da hele bir USB olmasın o otobüste, bakın görün, n'apıyorum ben o otobüse). Ruh halime göre biraz kitap da okuyabilmeyi umut ediyorum.

Sosyal bilimlerin günümüzdeki en önemli eksiklerinden biri, sayısal bilimlerin aksine, olması gereken şeyi net ve kesin olarak belirtememesi ve çözümden çok, mevcut şartlara odaklanması. Sosyal bilimler alanında yapılan en temel şey, mevcut olan neyse onu anlamaya çalışmaktır, ama kimse aslında olması gerekenin ne olduğunu ve o noktaya nasıl gelinmesi gerektiğini söylemez (en azından ben aldığım psikolojiye giriş, sosyal psikolojiye giriş, dünya politikasına giriş gibi derslerde neredeyse hiç görmedim). Mesela, sosyal psikoloji eğitimi agresifliğin tanımını yapar, örneklerini verir, doğuştan gelen değil, öğrenilen bir davranış olduğunu söyler; ama agresif davranışları nasıl ortadan kaldıracağımız ya da en azından nasıl azaltacağımız üzerinde fazla da bir şey söyle(ye)mez. Aynı şey önyargı gibi başka pek çok konu için de geçerli.

Fakat, sayısal bilimler böyle değildir; örneğin kimya ideal gaz yasasının tanımını yapar, formülünü verir; en liseli ergen haliyle bu formül P.V = n.R.T'dir der. Bu formül elinizin altındayken, gazın basıncı gerektiğinden fazla yüksekse ve siz o basıncı düşürmek istiyorsanız; mol sayısını veya sıcaklığı artırmak, veya hacmi düşürmek gerektiğini bilirsiniz; bütün bunları yapmak içinse uygulayabileceğiniz birtakım bilindik prosedürler vardır.

Peki, sosyal bilimlerde neden bu çözüme yönelik soruların cevapları verilmemektedir? Cevaplar bütüne yansıtılmak için fazla mı objektiftir? Akademisyenler cevapları bulamamakta mıdır, bulmaya yanaşmamakta mıdır, ya da bulup da söyleyecek kadar emin değil midirler? Ya da başka bir şey mi?

İş yaşamında sosyal bilimlerden neden sayısal bilimler kadar yararlanamadığımız sorusunun cevabı, aslında burada yatıyor bence. Sosyal bilimler henüz yeteri kadar çözüm odaklı değil; bu yüzden bugün bu bölümlerin mezunlarının çok önemli bir kısmı ya akademik hayata devam ederek eğitimlerini tam anlamıyla kullanıyorlar, ya da kendi branşlarıyla çok uzaktan da olsa bir şekilde alakalı olabilecek işlerde tutunmaya çalışıp, geçimlerini sağlamak için uğraşıyorlar. Bu uzaktan ilişki yüzünden de, aslında çok uygun sayılmayabilecekleri ve asıl ilgi ve yeteneklerine yönelik olmayan yerlerde iş yapıp, o işe yönelik eğitim almış, ya da o işte gerçekten bir fark yaratabilecek insanlar tarafından yapılabilecek işleri daha verimsiz bir şekilde yürütüyorlar ve bunların performans düşüklüğünde önemli etkileri oluyor.

Sosyal bilimciler sosyal bilimlerin bu sorununun ne kadar farkındalar ya da bunu çözme konusunda ne kadar istekliler bilmiyorum, ama bu sorunun üzerine gidildiği taktirde sosyal bilimlerin iş yaşamında ve toplumsal yaşamda çok daha önemli bir yere sahip olacağını düşünüyorum.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Dikkatini vermek - First thing's first.

Anlatmaya hazırım. O anlara geri dönebilmek için aynı CD'yi taktım bilgisayara. Biraz hava girsin diye pencereyi açmaya niyetlenmiştim ki, jaluziyi çevirmemle karşıda atletiyle sigara içen amcayı görmem bir oldu; çaresiz jaluziyi yarıya kadar indirip yarım aralayabildim. Yine de hazırım.

Dışarıdan dönüyordum; hep böyle başlar ya hikayeler. Birisi söylemişti bunu bana; "ne kadar tahmin edilemez olursa o kadar yoğundur yazı, o kadar anlaşılmaz ve hayranlık uyandırıcı olur". Her zamanki gibi öylece en kısa yoldan olabilecek en hızlı şekilde eve dönmeye odaklanmıştım. Real'in otoparkında tek tük kalan arabaların arasından yürüyüp, kendiminkini buldum. Arabaya bindim; Ay'ın görünüp görünmediğini bile bilmiyordum ama, Radiohead'in Sail to the Moon albümünü taktım, yola çıktım. 2+2=5 ile başladı albüm. Real Kavşağı'ndaki ışıklarda beklerken yayaların lambasının lacivert fonun önünde, sokak lambaları ve farların ışıkları arasında kırmızıdan yeşile dönüşünü gördüm. Bir anda her şey bir hikayeye büründü. Eskişehir Yolu'nu Bilkent'e bağlayan yola geldiğimde yolun ilk defa bu kadar "aktığını" fark ettim.

Sağ şeritten yavaş yavaş giden araçların daha hızlı ilerlemesini ummaktan vazgeçtim, onların peşine takıldım, yavaş yavaş gittim. Eskişehir Yolu'na çıktığımızda yol akmaya devam ediyordu; benim yapmam gereken tek şey, hareket etmeden olduğum gibi durup yolu takip etmek oldu. Bu sırada Sail to the Moon geldi; hafif bir hipnoz etkisi yarattı. Konya Yolu'na dönmeyeceğimi fark ettim o an. Tunalı'dan geçebilirdim; ama hayır, çünkü Tunalı fazla kalabalıktı. Meclis'e kadar gidip, oradan Or-an'a çıkıp, koca bir çember çizerek evime dönmeye karar verdim. Uzun zamandır gece geçmediğim yerlerden geçecektim. Tek başıma, kulağımda dünyada o resme uyabilecek en güzel müzikle. Müziğin sesini açtım; araba hareket halindeyken duyarlarsa duysunlar; geçip gidiyorlar yanımdan zaten. Kırmızı ışıklarda durduğumda kıstım sadece. Camı yarım araladım, gecenin serin havası koluma, karnıma çarptı, biraz üşüdüm. Eskişehir yolundaki alt geçitlerin ışıkları Radiohead'in şarkılarıyla karışıp üzerimden aktı aktı, geçti. Meclis kavşağına geldim; ilerleyip, sağa, Atatürk Bulvarı'na döndüm. Meclis'ten yukarı çıkmaya başladım ağır ağır giden bir servisin peşinde. Şehrimin mimari harikası(!) alt geçitlerinden geçtim, geçerken büyük ihtimalle kulağımda Backdrifts (Honeymoon Is Over) vardı (En güzel uyanı da bu oldu galiba). Ya da başka bir yerde; hatırlamıyorum. Ne kadar parça parça anlatsam da, bütünü önemli benim için, onun orada ya da bunun burada olması değil.

Tunalı'daki altgeçitten çıkıp, kendimi Cinnah Caddesi'nde, yokuş yukarı uzanan yolun iki yanından yükselip üzerini bir taç gibi kapatan, yeşil ışıklarla aydınlatılmış ağaçların arasından tırmanırken buldum. Son zamanlarda gördüğüm en güzel manzaralardan biriydi belki; Ankara'nın bir parçası olması inanılır gibi değil; ama Ankara'nın en "üst tabaka" semtlerinden birinin bir parçası olması oldukça anlaşılabilir. Yokuş bir süre böyle devam etti; yolun sağından yokuşu ağır ağır çıkan bir belediye otobüsünü solladığımı hatırlıyorum. Yokuşun eğimi yavaş yavaş azalmaya başladı, derken yolun sol tarafında kırmızı şerit ışıklarıyla Atakule belirdi. Her zamanki disko topu görünüşünden farklı gözüktü orada gözüme; hatta ufak çaplı olarak büyülendim bile denebilir; çünkü orada gecenin laciverdine o kadar güzel uyuyordu ki (Kendi kendime bir kelime oyunu mu olmuş burada? Shakespeare değilim ki ben! Bence zaten Shakespeare benim gibi yapmamıştır, bir kere tarzlarımız farklı). Bütün düşündüklerimi unutacağımdan korkarak yolun kenarına çekip not almayı düşündüm, ama durma yasağı vardı. Unutmayacağımı umut edip yola devam ettim. Kavşağa geldiğimde kırmızı ışıkta beklerken kafamı kaldırıp tekrar Atakule'ye baktım; fotoğrafını çekmek istedim ama telefonum kocaman, çıfıtçı çarşısı çantamın içinde kim bilir neredeydi (aslında şimdi yanımda fotoğraf makinesi de olduğunu hatırladım ama sanırım 19 saniye içinde değil fotoğraf çekmek, çantamdan bile çıkaramazdım). Bunu fark edince bir daha dönüp, Atakule'nin o resmini çekip zihnime sakladım. Sizle paylaşamadığım için üzgünüm. Yeşil ışık yandı, yukarı doğru gitmeye devam ettim. Akrabalarımızın evinin yakınından geçerek tırmandığım yokuşun sonunda sağa döndüm; artık Turan Güneş Bulvarı'ndaydım. Saatin çok geç olmamasına rağmen insanı şaşırtan bir sakinliği vardı caddenin; önüme kimse atlamadı, ani fren yapmak zorunda kalmadım, yavaşlamadım. Yol tekerleklerin altında akmaya devam ediyordu, ışıklar da öyle. M.S.B. lojmanlarının oraya geldiğimde Thom Yorke'un There There'de dedikleri çok dikkat çekiciydi:
"Just cause you feel, it doesn't mean it's there"
Or-an'ı da geçtim, sonrasında fazla bir aksiyon olmadı; çünkü kendi çöplüğüme yaklaşmıştım artık. Eve dönme zamanıydı. Yolu daha da uzatıp İncek'ten çıkamazdım; hele ki benzin ışığı yanmış arabayla böyle bir şey yapmak gereksiz bir risk olurdu. Ben İncek'i hiç bilmem.

Caddenin yukarısından eve doğru gelirken bir ara pedallara basmadığımda bile araba istediğim hızı koruyordu, sanki beynimi okuyormuş gibi, sanki bir bütün olmuşuz gibi.

Son zamanlarda yaptığım en güzel şeylerden biri bu oldu galiba; kendi kendime kalarak bir şeyler üretmeyi öğrendim artık. Dış dünyadan birtakım girdilerle (çok şükür ki mevcut o girdiler) kendi mutluluğumu kendim üretiyorum; %100 organik. Çevrem için üretken olmam gereken zamanlara da açığım, biliyorum ki onlar da gelecek bir gün (umarım yakında) ve hepsini çok güzel yapacağım. Fakat kendi kendime çalışmasını öğrendim artık. Şimdi nasılsa kimse benden bir şey üretmemi istemiyorken, kendi kendime çalışıyorum. Radiohead de sırtımı sıvazlıyor bu sırada.

Eğer hayatım bir film olsaydı, bu akşamki ufak gezintim kesinlikle bu filmin bir parçası olurdu. Benzin fiyatlarına rağmen şehrimi sevmeye çıktım bu akşam, belli ki. Sevdim mi? Gecesini sevdim; evet. Pijamalarını giymesi gereken, pijamalarını seven insanlar yollardan ayrılıp, evlerinde portakal soyarken her şey çok, çok daha güzel. Benzin ucuz olsa Ankara'yı çok sevebilirdim; insanlarına bulaşmadan, sadece akıp giden yollarıyla ve gece renkleriyle.

Müzik işe yaradı; sanırım pek bir şey unutmadım.

Tüh be sana dünya!

Gecenin şu saati olmuş, yatmak üzereyken kendimi bir anda "Yeni Kayıt" sayfasında buluverdim. Bu yazının da "Kayıtlar" sekmesindeki yayınlanmamış ve büyük ihtimalle de hiç tamamlanmayacak diğer taslaklarla beraber kaybolup gitmesi ihtimali de var; ben yine de bunu bir süreliğine gözardı edip devam etmek istiyorum. Çünkü gecenin bu saatinde hala buralardaysak, biraz biraz kıvama gelmişiz demektir.

Camı açtım odam ben uyumadan önce biraz havalansın diye; aşağılarda bir yerlerde büyük ihtimalle bir arabadan bir müzik sesi gelir gibi olup, sustu. Çiçek kokuları yine neme tutunmuş, yükseliyor; odamın içini dolduruyor. Yanımda arabayı kullanacak, konuşma ve susma zamanını iyi bilen biriyle yola çıkmak istedim.

Geriye baktığımızda ileriyi görür müyüz? Geçmişten kalma rüyaların renkleri nereye kaybolur? Eğer zaman bizim için algımıza sonsuz hızda art arda gelen film kareleri gibi bir şeyse; o halde geçmişin kareleri nereye gider? Gelecek kareler nerededir? Uykum geldi biraz galiba, sadece soruları sormak için bile çok uğraştım. Fakat kitap okumaktan ümidimi çoktan kesmiştim; kafam başka yerde, bir yandan Zorba müziklerinden "Clever People and Grocers" çalmaya başlıyor beynimde. Sonra onu bilgisayarda ararken, aynı albümdeki "Questions Without Answers" parçasına rastlayıp, içimden ufak bir gülücük çakıveriyorum. Zorba'nın boş yere bir şey dediğini duymuş değilim:
"Kafan olmasa da zararı yok; şapkan olsun, yeter... Tüh be sana dünya!"


Her ne kadar teorik şeylere kafam istediğim kadar basmasa da, henüz bir anlam taşımayan teorilerin bile zamanda bir yerlerde önem kazanabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden en abuk görünen çalışmalar, düşünceler bile aslında boş olmayabilir. Fakat bir yandan da bu olasılıklara sığınıp büyük ölçüde yararsız işler peşinde koşmamak gerek.

"İnsanlar da aklını kullansın o zaman!" sorusunun cevabı "Ama kullanmıyorlar işte..." olmamalı. İnsan aklını kullanıp, zekasını doğru alanlara yönlendirmeli. Spesifik örneklere kaydıkça tadım kaçıyor; bu yazıyı okuyacak birilerinin düşünce tarzında yaratabileceği herhangi bir olumlu etkiyi de bir yana bırakıp; 5-6 satırı birden siliyorum; çünkü hepimizin papağan gibi sürekli tekrarladığı şeyleri tekrarlamak için durmuyorum burada gecenin bu saatinde. Yazarken, düşünmek, bir şeyler fark etmek istiyorum. Kendime şaşırmak istiyorum; gittikçe daha detaylı şeyler üzerinde durmak istiyorum. Daha önce çok az kişinin üzerinde düşündüğü şeyler üzerinde düşünmek istiyorum; kimsenin bana ya da başkalarına hatırlatmaya kalkmasına gerek kalmadan. Böylece kendimi başkalarının demesiyle konuşup, başkalarının demesiyle susan insanlardan ayırıyorum. İstediğim zaman konuşup, istediğim zaman susuyorum; istediğim şeyi söylüyorum, istemediğimde saklıyorum. Düşünmek ya da anlatmak için beklemiyorum; aksine kendimi sürekli teşvik ediyorum üzerinde düşünecek yeni, parlak şeyler bulmak için; daha yaratıcı olmak için. Ben filozof değilim, olmaya çalışmıyorum. Zaten düşünmenin "Hobaaa, hacu sen de başımıza filozof kesildin" seviyesine indirilmesiyle beraber bir şeyler patlak vermeye başlıyor "sosyallikten patlayan" birtakım ortamlarda. Hatta ta orta sondan beri konuşmadığım okul arkadaşımın geçen gün Facebook'ta (imla hatalarına kadar birebir) "şimdide ciddi bi insanmısın" demesi de bununla ilgili olabilir diye düşünüyorum.

Saati 3 ettim. Aferin bana. Kınam nerede?

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Gözlemcinin müdahalesi

Hayatımı alıştığım renklerin biraz daha dışına çıkarıp, farklı renklere bulamak istiyorum. Mavi, yeşil, beyaz; bunları zaten oldum olası sevmişimdir; ama bu aralar araya başka başka renkler katasım var. "Renk paleti"ne baktığımızda gözümüze ilk çarpan şeyler değil, biraz rastgele beliren renkler; uçuk uyumlar... Fark etmeden önce niteliğini anlamadığımız, anladıktan sonra da daha önce nasıl fark etmediğimize şaşırdığımız uyumlar. Tıpkı besteciler gibi... Yaptıkları müziğe bakınca sanki gayet olağan bir şekilde ortaya çıkmış gibi geliyor; ama o besteciler o müzikleri ortaya çıkarmak için kim bilir ne "doğum sancıları" çekmişlerdir. Ortaya çıkmadan önce asla düşünülemeyen, ortaya çıktıktan sonra ise düşünülmemiş olması imkansız görünen şeyler. Ya da sınavda her öğrencinin başına gelen şey gibi; sınav sırasında sorunun çözümünü bir türlü bulamazsınız, kağıdı evirir, çevirir; siler, tekrar yazar, tekrar siler, tekrar yazar ve tekrar silersiniz; en sonunda pes edip kağıdı hocaya teslim ettikten sonra dışarıdaki arkadaşlarınızla soruların çözümlerini tartışırken her şey o kadar nettir ki; çözümlerin öyle olduğunu düşünmemek için aptal olmak gerekir.

İşte, Schrödinger'in kedisi tam orada kutunun kapağını açmış, "Ne var ya, amma çene çaldınız. Bakın işte, yaşıyorum" dercesine etrafta şöyle bir dolanmış, sonra yakınlarda bir sandalyenin üzerinde kıvrılıp, isyan eden bakışlarınıza aldırmaksızın, etrafında dönüp duran tüm olaylara kayıtsız bir halde patilerini yalamaya başlamıştır. Söyleyebileceğiniz pek bir şey yoktur; size de bu noktada kutu, radyoaktif atom, radyoaktiviteye duyarlı çekiç ve içi zehirli gazla dolu cam balon gibi parçalardan oluşan deney teçhizatını toplayıp kaldırmaktan başka pek bir şey kalmamıştır.

(Fotoğraf kaynak: Vikipedi. Vikipedi'den alıntı da yaparım, kaynak da gösteririm! Üniversite hocalarıma buradan selamlar)

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Ağaçların hışırtısındaki bilgelik

Tam yatmadan önce odamı biraz havalandırmak için pencereyi açtım. Pervaza dirseklerimi dayayıp biraz etrafı seyrettim. Saat geç, sokaklar çok sessizdi. Bir adam arabasını kilitleyip sessizce apartmanlardan birine girdi. İşte tam o kaybolurken, bizim apartmanla yan apartmanın arasındaki ağaçlar rüzgarla aniden hışırdamaya başladı. İşte o an fark ettim gecenin kokusunu. Hemen eğilip, karanlıkta belirsiz sallanan ağaçlara baktım; havanın kokusunu içime çektim. İşte tam o zaman anladım, sakin bir sahil sitesinde doğayla beraber olmayı ne kadar özlediğimi.

Bunu yazmak için yatağıma geldim, ama cam hala açık ve araya karışan ufak tefek motor seslerine rağmen ağaçların sessiz dualarını, idraklarını, bilgeliklerini duyabiliyorum.

19 yıldır yaşadığım odamda bunu ilk defa bu kadar net algılıyorum.

-Ağaçların hışırtısındaki bilgelik-

Şehirlerde çoğu zaman sadece motor seslerini duyarız, çünkü her yeri onlar işgal etmiştir; ama aslında ağaçlar konuşur. Yalnız, bu koca çemberin içinde o kadar uyumlu yer alırlar ki, fark edilmezler. Belki babam yıllara önce ölmüş kuşumuzu, gonzalesimizi, balığımızı o ağaçların altına gömmüştür. Belki bu belirsiz senfonide onların da çaldığı bir şeyler vardır.

Serin ve temiz hava odamda tatlı tatlı dolaşıyor; baharın, yazın hafif nemli, hafif çiçek kokulu havası. Yaprakların senfonisi, içimden gelen "konuk sanatçı" sesle birleşip "Bırak, her şey aksın" diyor. Yaprakların, dalların kendilerini rüzgara bırakıp hafif hafif, usulca ama bilgelikle sallanışları gibi. Sanki o zaman sesimi çok fazla insan duymayacak belki, ama duyması gereken herkes duyacakmış gibi. "Ne varsa akışına bırak" diyor bana, yıllardır ilk defa böyle duyduğum fısıltı. "Bak," diyor; "ben rüzgarla ne de güzel salınıyorum."

-Yaprakların senfonisi-
-Yaprak senfoni orkestrası-

Thank you trees,
leaves, twigs, roots and chunks

H2O and carbons and CO2 and all that C6H12O6,
that sing altogether the great song of silence.
Thank you the wind,
for letting that happen, letting me
hear what I did not for many years here
Thank you, silence
silence that talks.
Thank you, the night and the stars.
Thank you, all the little insects
and bugs and bees
that are important for the trees
that whisper to me
as we pass through the night
that is full of smell of fresh life.
Thank you, air, for carrying
all the sound and smell, letting me
see what I did not
all through these years that I spent
looking out from that little window.


***

Gece yatarken penceremi çok hafif aralık bıraktım. "Acaba üşütür müyüm" diye düşündüm ama bu riski almaya değeceğine karar verdim, yattığım yerden uzakta aşağıdaki ağaçları  hala duyabiliyordum. Kendimi sadece kulaklarım dışarıda kalacak şekilde örtüyle paketledim. Öylece uyumuşum. Daha sonra babamın gelip penceremi kapatışına uyandım. "Neden kapattın?" deyip, "Hasta olursun" cevabını aldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Sonra tekrar uyumuşum.

Şimdi düşününce, sessizliğin aslında en çok ve en güzel konuşan şey olduğunu anlıyorum.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Basit şeyler

Yine yağmur yağıyor, ama bu sefer arabadayım, dinmesini bekliyorum. Yağmurda araba kullanmak zevkli bir şey bence. İşin ilginç yanı da bütün yol boyunca doğru silecek çalışma sıklığını bulmaya çalışıp her defasında yol boyunca ayarı değiştirerek gidiyorum; çünkü trafikte yavaşladığımda çok sık çalışmasına gerek kalmıyor; hatta sık çalıştığı zaman "garç", "gurç" diye sesler çıkarıyor. Hızlandığımda ise daha fazla yağmur damlası çarptığından, daha sık geçmeleri gerekiyor. Ayrıca silecek kolunu yukarı doğru bir defa ilerletinceki en sık geçişle, iki defa ilerletinceki en yavaş geçiş arasında dağlar kadar fark var; benim silecek sıklığım da çoğu zaman o  aralarda bir yerlerde oluyor. Yaşasın; araba sileceklerinde bile Murphy kanunu!

Fonda Vicky Cristina Barcelona var. Çok az araladığım camdan içeri yağmur damlaları girip, defterdeki harflerin mürekkebini dağıtıyor. Tatlı bir yağmur, arabada "mahsur kalmak" canımı pek sıkmadı. Yanımda not defterim, müzik ve kitabım var. Etrafımda arabalar, yeşil ağaçlar ve yağmur damlaları var. Rüzgarla yağdığından galiba, damlaların tavanda çıkardığı ses arada kesilir gibi olup, sonra birden tekrar hızlanıyor.

California Dreamin' çalmaya başladı. Sözleri kışı anlatsa da, bu mevsimin şarkısıdır bence.


Bazı basit güzellikler detaylarda gizlidir, bazen bir banka oturup etrafı seyretmek gerekir. Bence her insan ne kadar meşgul olursa olsun, arada sırada bir banka oturup etrafı seyretmelidir. Bu sayede odağını kendi his ve yaşadıklarından alıp; çevresindeki insanlara, olup bitenlere açması için bir sebebe sahip olmuş olur. Çünkü hayatı sadece "kendi" koşturmacası içinde geçen insanlar bir süre sonra kendilerini dış dünyaya kapatmaya mahkum olurlar ve bu bence büyük bir kayıptır. İnsanın kendini dış dünyaya kapatması inanılamayacak şekillerde olabilir; her gün o parti senin, bu davet benim dolaşan insanlar da kendilerini dış dünyaya kapatmış olabilirler mesela; çünkü bakmakla görmek aynı şey değildir; ya da tek bir yere bakmakla ufkunuzu geliştiremezsiniz; gibi... Dış dünya, onun bakmayı bıraktığı yerde başlar; o yüzden bakmadıklarının yanında baktığı yerin pek önemi olmayabilir yani.

Kalabalık bir caddede on dakikalığına dahi olsa kenarda durup, bütün amaçlarınızı bir yana bırakıp, gelip geçen insanları izlemeyi deneyin. Yüzlerine bakın, kafalarından geçenleri okumaya çalışın. Gelip gittikleri yerleri hayal edin. Ya da benim gibi yağmuru izleyin, daha önce dikkatinizi çekmeyen ufak tefek şeyleri gözlemleyin; mesela yağmur damlalarının su birikintilerine katılırken çıkardıkları baloncukları izleyin, bunun keyfini çıkarın; çünkü siz onu gördünüz. Yanından geçip gitmediniz, geçerken bir yere yetişmeye çalışmadınız. Onu görmek için oradaydınız ve gördünüz de. Bu keyif "x'te nargile keyfi", "y'de mangal keyfi" gibi bir şey değil tabi; öyle bir şey beklememek lazım.

Biliyorum, günlük hayatın birtakım gereklilikleri, koşturmacası var ve ben şu sıralar işsiz ve sorumluluksuz takılıp bu koşturmacanın büyük oranda dışında kalabildiğim için bu kadar rahat konuşuyor olabilirim; ama bu yazı benden gelecekteki bana da bir not aslında; bakar kör olmamak için, kalabalıkta yere bakarak yürüyüp kaybolmamak için bir hatıra.

Güneş sol tarafımdan yüzünü göstermeye başladı. Yağmur taneleri son kibar vuruşlarını yapıyor tavana. Fonda Entre Olas var sanırım.

Çok saçmalarsam ben kendimi durdurayım bence.
"Las cosas simples son las más extraordinarias y sólo los sabios consiguen verlas." 
(Paulo Coelho) 
("Basit şeyler, aslında en olağandışı şeylerdir ve sadece bilge kişiler onları görmeyi başarabilir.")

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Körv kaç çıkmış hacu?

"I don't feel frightened by not knowing things, by being lost in the mysterious universe without having any purpose, which is the way it really is, as far as I can tell, possibly..." 
(Feynman)

"İyi"nin olması için "kötü" de olmak zorundadır; çünkü göreceli bir evrende yaşıyoruz. Aslında "iyi" ya da "kötü" yoktur; bunları söylerken kastımız, "göreceli iyi" ve "göreceli kötü" olmalı. Bir şeyin "nasıl", "ne", vs. olduğuna karar verirken, önceden başkalarından edindiğimiz bilgi ya da kazandığımız deneyimlere başvururuz. Bu bilgiler ve deneyimler, bize istatistiksel olarak iyi, kötü ve tüm o diğer şeylerin "normal"lerinin nasıl olduğu bilgisini verirler. Karşımıza çıkan şeyleri bu "normal"lerle karşılaştırarak onun nasıl olduğuna karar veririz. Bu yüzden aslında her zaman bir hata payı vardır; çünkü dünya üzerindeki her şey hakkında bilgi toplayamaz ya da her şeyi deneyimleyemeyiz. Kendimizde biriktirdiklerimiz, toplamda olanın sadece küçük bir parçasıdır. Bu küçük parçadan genele dair bir bilgi elde etmeye çalışırız. Yaptığımız tüm bu çıkarımlar, bilinmezlik ve dolayısıyla da olasılıklar yüzünden mutlaka bir hata payı barındırır.

Çoğu insan bu hata payını bilmez, bilebileceklerinse bir çoğu bunu atlar; çünkü bugün bilim, çoğu insan için ders kitaplarından dışarı çıkamamış, insanların hayat görüşleri üzerinde gerçek etkiler kuramamamıştır. Bilimin çıkış sebebi "bir şeyleri anlamak, problemleri çözmek" olmuştu, ama bugün üniversitelerdeki bilimsel araştırmacıların ne kadarının üzerinde çalıştıkları bilime dayalı, elle tutulur bir hayat görüşüne sahip olduğu konusunda oldukça karamsarım. Hatta bence işte tam da bu yüzden bugün aramızda konuştukça gözlerinden parıltılar saçan bir "Richard Feynman" yok. "Ali Hoca B vermiş", "Ayşe Hoca D vermiş", "Körv kaç çıkmış hacu?", "Sınavda hangi çeptırlar var?" gibi şeyler mevcut, başka bir şey yok.

Biraz önce, arabanın arka koltuğunda uyurken Nirvana'nın Breed şarkısının başındaki davulu duymasıyla beraber kollarını havada davul çalarmış gibi savurmaya başlayıp gözlerini açan bir çocuğun videosunu seyrettim. Breed şarkısını severim; eğlenceli sözleri ve insanı gaza getiren bir müziği vardır ("Bir ev dikebiliriz / Bir ağaç inşa edebiliriz / Umrumda bile değil / Kız dedi ki, 'Üçüne de sahip olabiliriz'!"). Bütün uyuşturucu batağına rağmen Kurt Cobain dünya üzerinde gelmiş geçmiş en yaratıcı, en değerli müzisyenlerden biriydi ve balık burcu bu adamın yufka yüreğini anlamak için dahi olmaya gerek yok; şarkılardan anlamıyorsanız, kızıyla beraber çekildiği fotoğraf ve videolara bakmak da büyük ihtimalle yeteri kadar açıklayıcı olur.

An itibariyle Gabriel García Márquez'in öldüğüne dair haberler dolanıyor Twitter'da, doğru mu değil mi belli değil daha. Yüzyıllık Yalnızlık'a başlamış, ama sıkılıp bitirememiştim. Hatta sıkılıp yarıda bıraktığım nadir kitaplardandır kendisi. Yine de şimdi tekrar bakınca, biraz haksızlık yapmış olabileceğimi düşünüyorum; kitabı düşününce aklımda kalan tek şey baskıdaki satırların birbirine çok bitişik olması sebebiyle okurken sıkıntı çekişim. Belli ki onun da etkisi var.

Yağmur başlamış, damlalar odamın camına tıkır tıkır çarpıyor. Bu bahar çok tatlı.

13 Mayıs 2012 Pazar

Rüzgarda uçan şeffaf torba

Bahçede geçenlerde oturduğum bankın yerini değiştirmişler. Şimdi biraz daha aşağılardayım. Etrafta uçuşan pamukçuklar yüzünden burnum sürekli kaşınıyor. Arka taraftaki kavakların rüzgarla hışırtısı ve yaklaşan bulutlar, yağmurun burada kitap okumaya devam edebilecek kadar fazla kalmama izin vermeyeceğini belli ediyor.

Yeşillikler içinde havaya tatlı bir nem ve loşluk geldi. Ağaçların altındaki gölgeler iyice karardı. Bunu çok seviyorum. O koyu yeşil gölgeleri insanlardan koruyan bir algı filtresi var sanki, her gün gözünüzün önünde olabilir ama yine de göremeyebilirsiniz. Havada egzoz kokusuna karışmış hoş bir nem ve çiçek kokusu var. Köpekler kokuların karışımında her bir kokuyu ayırt edebilirlermiş, bir yerlerden duymuştum. Bulutlar iyice yaklaşsalar da benim bir süre daha burada oturmama ses çıkarmayacaklar galiba. Şu anda havadaki o tatlı kokuyu hiçbir parfüme değişmem.


Şimdilik Albemuth Özgür Radyosu'na geri dönüş yapıyorum, ama eve döndüğümde bunun üzerinde düşünmeye devam edeceğim.

***

Eğer biraz olsun mükemmeliyetçi bir insansanız, canınız baklava istiyorken dondurma alabilecek olmak size pek bir şey ifade etmeyebilir. Mantıkla bakınca insanın sinirini biraz bozan bir durum aslında; mükemmeliyetçi olduğunuzu zaten daha önceden biliyorsanız, başkalarının aynı durumda dondurmadan da gayet zevk alabileceğini, ama sizin bunu yapamadığınızı bilmeniz kendinize gıcık olmanızla sonuçlanabilir ("sonuçlanabilir" yazarken hızla yanlışlıkla "sko" diye başladım; acaba Freud'un bahsettiği dil sürçmesinin bir benzerini yaşamış olabilir miyim?). Bir yandan, bu düşünceye sahip olmadan yaşamak nasıl bir histir diye merak ederim ben mesela.

Not alışımdan sonra yağmur yağmadı, bir süre keyifle Albemuth Özgür Radyosu'na gömülebildim. Kitabın ortalarına geldikçe daha da ilgi çekici olmaya başladı. Arada sırada gelip etrafta bağıra çağıra oynayan çocuklar ve anneleri geçti önümden, neyse ki hiçbiri fazla uzun kalmadı. Yine de hava birkaç gün öncesine göre oldukça serindi, rüzgar nemle beraber insanın içine daha da işliyordu. Bu yüzden bir süre sonra üşümeye başladım; bahçede bir tur atıp eve çıkmaya karar verdim. Tam o sırada aklıma komşumuz ve aynı zamanda Calculus hocamın seneler önce içini rengarenk çikolata, şeker gibi bilumum sevimli şeylerle doldurarak kardeşime ve bana hediye ettiği, benim de uzun süredir evde aradığım kupaları eskiden bizim olan yazlıkta bırakmış olabileceğimizi fark ettim. Aslına bakarsanız bu durum baya içime oturdu, çünkü bir şeyler içmek için kullanmasam da seviyordum o kupaları (aslında o zamanlar daha kocaman kupalarda çay kahve içme yaşım gelmemişti de, ondan). IKEA'da şeklini, tutuşunu çok beğendiğim bir kupa vardı geçen gidişimde, bir dahaki sefere onu almak istiyorum. Bir de liseden çok sevdiğim bir arkadaşımın yılbaşı hediyesi, ayıcıklı bir kupa var. Onun içine de kalemlerimi koydum, çalışma masamda, sürekli gözümün önünde duruyor ve şimdi mini minnacık öğrencilerin bir tanecik sınıf öğretmeni arkadaşımı, onun kıvır kıvır saçlarını hatırlatıyor bana. Sonra, Operational Research Kulübü hatırası kupam var bir tane. Bir de, Füsun Teyze'min hediyesi inekli (evet, oldukça manidar) kupam var ki, kendisinin hacmi daha büyük olduğu için hazır çorbayı onun içinde yapmayı seviyorum. Kupalara neden bu kadar taktım, bilmiyorum. Çay, kahve yaşım geldi galiba.

Bir yandan bahçedeki turumda çektiğim bir-iki fotoğrafla uğraşıyorum; bütün bunlar olurken bir anda kendimi "Comes the morning when I can fell that there's nothing left to be concealed..." diye mırıldanırken buldum. Albümü bilgisayara taktım, içim sevgiyle doldu, son 4-5 yıldır her defasında olduğu gibi...


Bir de, dün gece planladığım gibi, bu sabah iki tane Django Reinhardt albümü indirip dinledim; bunu daha önce yapmadığım için çok, ama çok pişmanım. Biraz sindireyim, daha fazla şey anlatacağım.