11 Eylül 2012 Salı

Her yaş için keyifli komedi

Bugün kendime yeni bir ajanda aldım. Okul bittiğinden beri ajanda kullanmıyordum; ama dün Ufuk'la sohbet ederken ajandanın insanın hayatımı nasıl düzenlediğini, tarih ve saatlerin, önemli günlerin ve hatırlanması gereken irili ufaklı şeylerin farkına varmamı sağladığını, zaman mevhumunu elde tutma konusunda bana ne kadar yardımcı olduğunu hatırladım. Bugün de kendimi dışarı atıp, D&R'da bulunca yeni ajandama kavuşmuş oldum.

İçini dolduracak fazla şeyim yok henüz, çünkü hayatımın büyük bir kısmı ajandanın barındıracağı bir boyutta plan gerektirmeyecek şekilde, belirsizliği tavan yapmış durumda ilerliyor. Ufak tefek eğlenceli şeyler yazdım şimdilik içine, mesela 21 Eylül'de Hobbit'in ilk basımının yıl dönümü şerefine bütün dünyada saat tam 11:00'de gerçekleştirilecek olan "Hobbit'in İkinci Kahvaltısı" etkinliğini yazdım. Onun dışında sevdiklerimin doğum günleri gibi tipik şeyleri ekledim. Ve ALES'in başvuru tarihi gibi daha genel şeyleri.

Üniversitede birinci sınıftan son sınıfa kadar gayet düzenli bir şekilde ajanda kullandım. Bu alışkanlığı kazanmamdaki en önemli sebep, okulda neresi olduğunu hatırlamadığım bir yerlerden bulduğum, Bilkent Üniversitesi'nin öğrenci ajandasının elime geçişi oldu. Önce sadece sınavları, ödevleri ve proje teslimlerini işaretledim, daha sonra bunlara ek olarak Operational Research Kulübü'nün toplantılarıyla doldu sayfalar. O zamanlar ajandalarım deli gibi dolardı. Bu çok güzel bir his. Mezun olduktan sonra ajanda kullanacak pek bir durumum olmadı. Yine de bugün o ajandayı satın alıp içini ufak tefek şeylerle doldurmaya başlayınca yeni bir başlangıç yapıyormuşum gibi hissettim. Okuldan kalma bir yönelim olsa gerek; Eylül ayı her ne kadar doğanın yavaş yavaş uykuya geçtiği bir ay olsa da, bana daha çok etrafın "cümbüşlük"ten arınıp şöyle bir silkelenişini, yeni bir şeylerin başlangıcını çağrıştırıyor. Yeni bir yaş, yeni bir dönem, doldurulacak bomboş bir ajanda... Eylül ayını sevmeyenleri hiç anlayamam. Temmuz'dan çok daha güzel olduğu açık mesela ("Bunu burada tartışmayacağız herhalde!"). İlkbahar aylarıyla sağlam bir kapışma olur.

***

Aman efendim, ne varmış yani şurada iki kelamda bulunacaksak? Bir şey olduğu da yok zaten, anca bir cümbüştür gelip gidiyor; bak, kelimeleri de tekrar tekrar kullanmaya başladım zaten. Hem, aklımdan geçenleri ve geçmeyenleri anlatmaya kalksam zaten batırmayacak mıyım? Büyük yazarlardan olup da, ne yazmak istediğimi onlar kadar iyi bilseydim ya şuracıkta. Ama çok büyük olasılıkla onlar benden daha kayıplar, çünkü her şey gibi bu da bataklık gibi kendi içine çekiyor insanı, çözüm bulmaya çalıştıkça daha fazla soru. O zaman cevapları sorgulasak? Yapmadığımız şey değil. O zaman bütün dişliler kendi kendilerine çalışadursunlar, biz de Modern Times'taki Charlie Chaplin gibi aralarından geçip duralım. Keşke o gülümseme bizde de olsa.

"Gülümse, umudunu kaybetme, başaracağız."

Charlie Chaplin olabilmek, dişlilerin arasında gülümseyebilmek demek midir o zaman? O yüzden mi bizim zamanımızda Charlie Chaplin gibi çok iyi bir aktör olmaktan öte insanlara umut veren, içlerini sevgiyle dolduran bir insan yoktur? Onun cesareti kimsede yok mu? Filmler sessizken daha çok mu konuşuyorlardı yoksa? Teknoloji bizi tembelleştirdi mi? Düşünmez, risk almaz mı olduk? Her şeyi bilgisayarlar yapınca yaratıcılığımız dibe mi vurdu? Yoksa kelimeler ağzımıza mı tıkıldı? Boğazımıza mı takıldı? Yoksa oraya bile hiç gelmedi mi? Soru işaretlerinin sonu yok, Charlie Chaplin'in takıldığı dişliler gibi dönüp dolaşıp aynı yerlere geliyoruz. Evet, belki de biz Charlie Chaplin değiliz, belki de biz onun takıldığı, İngiliz anahtarı ile sıkmaya çalıştığı dişlileriz. En nihayetinde, Charlie Chaplin ile dişliler de birbirinden ayrılmaz hale geldi. Üstelik her ikisi de bundan şikayetçi gözükmüyor. Fakat ikisinin şikayetçi gözükmemelerinin sebebi başka. Dişliler aslında şikayet de edemezler mesela; ama bu ufacık ayrıntıyı burada atlayalım. Zaten nasılsa bir şey anlatmaya çalışmıyorum. Şimdiye kadar hiçbir şey anlamadıysanız, bundan sonrasını anlamayı da beklemeyin, şimdilik çok değişeceğini sanmıyorum. Eğer bir değişiklik olursa size söylerim "Bunu anlamaya çalışın" diye. O zaman olacakları tekrar gözden geçiririz. Şimdiye kadar çoktan bıkmadıysanız tabi.


***

Daha da yokmuş ki bir şey. Şikayet etmeye meyilliyiz ya hep hani, başka bir şey yapmak, yeni düşünceler üretmek o kadar zor ki. Çözüm adamı olmak zor iş. Benim aklıma daha çok sorular geliyor şimdilik. O kadar çok soru soruyorum ki; biriktikçe birikiyorlar, bir kısmını unutuyorum, sonra yenileri geliyor. Aslına bakıldığında, "soru" ile "sorun" da birbirinden çok farklı şeyler, bu ikisini burada niye karıştırdığımı da anlamış değilim (yine de en sonunda bu karışıklığın farkına varabilmem içimde bir umut ışığı doğurmadı değil hani). Bir sorunu çözmek için çözüm bulmak, çözümü bulmak için ise doğru soruları sormak, soruların kesin olma zorunluluğu olmaksızın, en azından doğruya yakın cevabını almak ve bu cevapları bir daha sorgulayıp geçerliliğinden emin olmak lazım. Çok az insanın bu kadar vakti olur halbuki; hayat ilk çağlardan beri insanları alelade ama çabuk çözümler bulmaya itelemiştir. Örneğin bir ayıdan saklanması gereken insanoğlu için dört tarafı kapalı, dayanıklı bir sığınak elbette ki daha güvenlidir; ama insanoğlu harekete geçmesi gerektiğinde asla böyle bir çözüm yoluna gitmez, çünkü bu çözüm yolu çok uzun zaman alır, eğer ayı etraftayken o sığınağı inşa etmeye kalkarsa, adam o sığınağı inşa edene kadar ayının onu kapacağı kesin. Öte yandan, ayıyı atlatmak için ölü taklidi yapmak, ya da bir ağaca tırmanmak, ya da buna benzer başka bir şey; bunların hepsi çok kısa zamanda bulunup uygulanabilecek, ama güvenilirliği az ve geçici çözümlerdir. İşte bu ve bunun gibi pek çok şey, insanoğlunun dünya üzerindeki varlığının ilk zamanlarından bu yana içgüdülerinde ve düşünme sürecinde biyolojik ve psikolojik olarak yerini aldı. Binlerce yıldır insanoğlunda biriken bu "acil çözüm bulma" alışkanlığı beynimizdeki karar verme süreçlerine öyle kalıcı şekilde yerleşti ki, bugün hiçbir ani tehlike altında kalmadığımız ve çoğu zaman rahatça karar verip, kararımızı uzun dönemde uygulamaya sokabileceğimiz hallerde bile böyle yap(a)mayarak, ufak adımlarla kısa dönem çözümleri uygulamaya çalışıyoruz. Yani, insanın bir şeyin ona kısa vadede yarar sağlasa da uzun vadede zarar verebileceğini, ya da kısa vadede zarar verse de, uzun vadede büyük yarar sağlayacağını görmesi sürecin hemen başında meydana gelen bir şey değil, böyle davranmaya alışkın değiliz. Bunun hangisinin geçerli olacağını görmek için ise ciddi bir karar analizi gerekiyor. Olaya sistematik bir açıdan bakıldığında, bunun için çeşitli yöntemler mevcut; ben hepsini çok iyi bilmiyorum ama maliyet-kâr analizi (maliyeti kârdan fazlaysa yapma, değilse yap), SWOT analizi (güçlü yanların, zayıf yanların, fırsatların ve tehditlerin belirlenmesi), başabaş analizi (yaptığın şey belirli bir büyüklüğe -başabaş noktası- gelene kadar sana zarar getirir, belirli bir büyüklüğe eriştikten sonra fayda sağlamaya başlar) gibi pek çok şekli var ve inanılır gibi gelse de, gelmese de, bunlar sadece mühendislik dalında değil, belirli bir bakış açısıyla günlük hayatta da rahatlıkla kullanılabilecek ve sonuç verecek şeyler. Bunlara ek olarak, sistematik açıdan bakmadığımızı sandığımızda bile aslında süreç her ne kadar rastlantısal ilerliyor gibi gözükse de, bizim adımlarını teker teker göremediğimiz deterministik bir süreç mevcut onda da, yani bir karar verirken beynimiz yine birtakım verilerden yardım alıyor; ama biz bu verileri alıp da ne yaptığını bilmediğimiz için pek de sistematik gelmiyor bize. Zaten belki o verilerin ne olduğunu, onları beynimizde tam olarak hangi adımlarla, nasıl kullandığımızı ve çıktıların tam olarak ne anlama geldiğini bilseydik, bugün bilim büyük ihtimalle şimdikinden çok daha kolay olurdu. Bununla beraber tabi ki insanların yanlış kararlar verdiği, yani diğer bir deyişle karar verme sürecinden yanlış çıktı aldığı zamanlar da vardır; bunun sebebi en temel bakış açısıyla yanlış girdi veya yanlış işleme olabilir; ama yeteri kadar ölçüm yapıldığında bu hata payıyla ilgili olarak da istatistiksel boyutta bir çıkarım yapılabileceğini düşünüyorum. İşte hiç beklemediğim bir anda endüstri mühendisliğiyle sinirbilimin birleşebileceği noktalardan biri. Peki ben kendimi şu an nasıl hissediyorum? İşte böyle:


25 Ağustos 2012 Cumartesi

Aynı adam, aynı köpek

One Week filminden bir kare, sözler ise Alfred Lord Tennyson'ın Ulysses şiirinden bir parça
Toplumdaki kurallar, kuralların uygulanabilirliği, falan.

Kaldırımda sağdan gidilmesi gerektiği ilkokulda öğretilir. Oysaki Meclis'in kenarındaki yolda iç taraf daha düzensiz bir zemine sahip olduğu için, topuklu giymiş kadınların dıştaki düz yüzeyden yürümeleri daha mantıklı olabilir; böyle bir durumda siz yolun sağından yürüyorken karşınızdan sizle aynı hizada gelen, topuklu ayakkabı giymiş kadına kızmanız pek de doğru olmayabilir. Üstelik karşıdan gelen araçlar çoğu durumda yolun iç tarafından da takip edilebilir. Zaten cümle kuramıyorum.

Kurallara uyulmamasının sebebi onların durumlara göre içine düştüğü mantıksızlık çukuru olabilir mi o zaman?

Hız limiti, dümdüz yolda 70 km/sa olursa kimse uymuyor, ama 90 km/sa olursa bu durumun toplam sürücü havuzunun 70 ilâ 90 km/sa arası hızla giderek limitin içinde kalacak olan kısmının yarattığı etkinin dışında, kuralları artık en azından daha mantıklı bulduğu için onlara uyacak insanların da etkisiyle, kurallara uyan insan sayısının artacağını düşünüyorum. Aslında iyi bir set-up ile çok güzel bir psikoloji deneyi haline gelebilir bu. Belki denenmiştir daha önce, bilmiyorum. Henüz araştırmadım. Duyan, bilen varsa yorumla paylaşabilir.

Gereksiz konmuş veya dikkatlice konmamış kurallar da otoriteye inancı sarsar. Tabi eğer elinizde pek çok insanı etkileyen büyük güçler bulunduruyorsanız -ki bu düşük bir olasılık, ABC analizi gibi bir şey-, topluma ya da kişilere yarar sağlamayacak, daha da kötüsü zarar verecek bu kuralları her halükarda lehinize çevirebilecek gücü de getirir bu. İşte burada etik devreye girer, eğer oralarda bir yerlerde konuşuluyorsa tabi.

***

Ben şarkıları bulurum ama bazen de şarkılar beni bulur. Beatles eşlik etti yoluma; çok eskilerde gelişmiş ve ondan sonra da Ankara'nın durağan havasına kapılmış muhitlerden birinde ilerlerken Strawberry Fields Forever vardı kulağımda. Sonra düğün fotoğrafı çektiren gelin ve damatlar geçti; gelinler yüksek ve ince topuklu ayakkabıları ve yerlerde sürünen gelinlikleriyle yürüyemediler, damatlar ise çaresizce onları izledi, bir tanesi gelinin çiçeğini taşıdı. Evlilik hayatının küçük boy fotokopisi miydi bu?

***

Yazanlar Sokak'mış adı, ama onu öyle çağırmaya meyilli değilim pek. O kadar güzel bir sokak için fazlasıyla "alelade" bir isim. "Merdivenli yol" demiş biri, halbuki merdiven değil o bence, "basamak" denir belki. Etrafında demirlerle çevrilmiş, yeşillerin içinde binalar var, demirlerin karanlığı sokağa da yansıyor, ama nedense içimi boğmaktan çok, beni keyiflendiren bir havası var. Yukarı çıkarken sol tarafta Sırbistan-Karadağ Büyükelçiliği var, onun tabelasındaki kiril harflerini okudukça mutlu oluyorum. Biraz ileride sağda ise başka bir-iki bina bulunuyor, TSK'nın binası var bir tane ama çok dikkat etmedim açıkçası, seyredilecek çok değişik şeyler var o sokakta. En aşağısından her bakışımda onda beni ona çeken bir şeyler hakim. Sanırım renklerini, en güneşli havada bile taşıdığı o karanlık ve gizli saklı havayı, sonunda varıp etrafa baktığımda gördüklerimi seviyorum. Bugün güneşli bir havada geçtim o sokaktan, ama biliyorum ki gri basamaklara ve demirlerin ardından yükselen yeşil ağaçlara yakışacak hava bulutlu; kasvetli, belki yağmurlu, çünkü yerdeki taşların ıslak olması güzel olur. Tırmanırken biraz nefes nefese bırakır. Arada dönüp aşağıya bakabilirsiniz, en alttan yukarıya bakarkenki kadar güzel bir görüntü vardır. Önemli olan yolun sonunda ne olduğu değil, yolun kenarındakiler ve kendisi zaten. Yine de bu yolu yukarıdan aşağıya kat etmektense aşağıdan yukarıya doğru kat etmeyi tercih ederim; çünkü bu şekilde daha yavaş çıkabiliyorum ve yolun sonunda beni Paris Caddesi bekliyor oluyor. Fransız bir arkadaşım bir gün bana Paris'teki Rue d'Ankara'nın fotoğrafını yollamıştı, ben de bugün elçiliklerden, polislerden ve kamera yasaklarından uzak bir noktada cadde tabelasının fotoğrafını çekip ona gönderdim.



Paris Caddesi beni çekiyor; kısmen adı için, kısmen, çağrıştırdıkları için, kısmense etrafındakiler için. Kavaklıdere'yi seviyorum galiba; hele ki onu abartılı makyajlı yaşlı kadınların aristokrat havasından arındırıp, içine girebilirseniz çok güzel oluyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Ne demekti bu?

"Her şey/Hiçbir şey Üzerine..." isimli blogun sahibi eski arkadaşımın bana pasladığı mim işte böyle bir şekil aldı... Yazının sonunda bir not bekliyor okuyucuyu.

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız?
Aslında bence her sorunun cevabı gibi bu sorunun cevabı da içinde bulunulan zaman ve mekana ve hastalığın nasıl bir hastalık olduğuna göre değişir (işte bu yüzden birtakım mülakat sorularına "kesin yargılardan olabildiğince kaçınmak" adına verdiğim ucu açık cevaplar, ayak oyunu yaptığım şeklinde yanlış anlaşılabiliyor; halbuki alakası yok). Şimdiki durumumda böyle bir şeyle karşılaşsaydım, büyük ihtimalle bazen yalnız, bazen ailemle, sevdiklerimle beraber bütün dünyayı gezmek, dünyanın en ücra köşelerine gitmek, farklı insanları tanımak, farklı hayatları yaşamak isterdim. Bunun dışında çokça çılgın şeyler yapabilirdim, mesela eğer bunu kabul edebilecek birini bulabilseydim, evlenmek ve o insana çılgınca değer vermek isterdim. Finali de İskoçya'nın deniz kenarındaki yemyeşil topraklarında çekerdim sanıyorum. Bunun gibi şeyler. Üzerinde çok düşünmedim aslında.

Fobileriniz, takıntılarınız var mı? Varsa nelerdir?
Sanırım fobim yok, ama ufak tefek takıntılarım var. Şimdi aklıma gelen şu; gün boyu yatağımı kapatsam da, kapatmasam da, gece yatağımın örtüsü bozukken yatamam. Uyumadan iki dakika da önce olsa mutlaka önce yatağımı düzgünce kapatır, sonra örtüyü tekrar düzgünce açıp öyle örtünürüm.

Bir sabah kalktınız ve dünyada hiçbir insanın kalmadığını öğrendiniz. Ne yapardınız?
Sorular baya iç açıcı. :) Sanırım önce kendi yakınlarımı bir daha göremeyeceğim için bir deli üzülürüm. Daha sonra ise hayatımı devam ettirebilmek için birincil derecede önemli kaynakların planlamasını yapmaya çalışırım; yiyecek, su, barınak, vs. vs. Hayat devam etmek zorunda. Kalan süre boyunca da kaynakların zenginliği açısından şehir yerine kırsal bir yerde yaşayacağım için, ölmeden önce doğanın tadını çıkarmaya çalışırdım; ama büyük ihtimalle bir süre sonra feci sıkılırdım, sonra psikolojim iyice bozulurdu ve eğer henüz besin zehirlenmesi gibi bir şey yaşamadıysam ya da başka bir kaza geçirmediysem, büyük ihtimalle psikolojik bir rahatsızlık sonucunda dünyaya gözlerimi yumardım. Çünkü Christopher McCandless'ın da dediği gibi; "Happines Only Real When Shared".


Dünyayı dolaşmak isteseydiniz, ilk hangi ülkeden başlardınız? Ve neden?
Hangi ülkeden başlayacağımı bilmiyorum ama hangi ülkede sonlandırmak istediğimi biliyorum; İskoçya. Hangi ülkede sonlandırmak istemediğimi de biliyorum, o da Türkiye. "Hangi ülkeden başlamak" konusuna gelince, Fransa olabileceğini düşünüyorum. Orada bir an önce görmek istediğim insanlar ve yerler var.

İtiraf edin, prens/prensese dönüşür tesellisiyle, kaç kurbağayı öptünüz?
Yapıyorum ben böyle şeyler ya, şimdiye kadar yaptıklarım da genelde patlayarak sonuçlandı. Umut fakirin ekmeği biraz galiba, karşıma çıkan olanaklara şans vermeye meyilliyim şu sıralar. Mesela en son, belki gerçekten çalışabileceğim bir yer çıkar diye düşünüp başvurduğum, mülakattan önce de hakkında çok az bilgi bulabildiğim bir şirkette görüşmeye gittim, görüşme de benim şirketle ilgili oldukça olumsuz izlenimlerimle beraber şirketten üç saat içinde aldığım "jet-ret" şeklinde sonuçlandı. Bu benim bir sonraki kurbağayı öpmeme engel olur mu, galiba olmaz. Olması gibi bir lüksüm yok. Başarmak için, bir sonraki seferde tutturabilmem için, önce "bir sonraki sefer" diye bir şeyin olmasını sağlamak zorundayım.

En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız bir olay?
BEN HİÇ KÜÇÜK DÜŞMEDİM CANIM HAHAHAH. Sağlam bir tanesi aklıma gelsin, yazacağım. Bir tanesi dilimin ucunda sanki, ama bir türlü hatırlayamıyorum... Hımm... Şimdi aklıma gelenlerden biri geçen yaz oldu. Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımla çok alakasız bir yerde karşılaştık, kısacık konuştuk ve vedalaşıp ayrıldık. Daha sonra o gün o arkadaşım olduğunu düşündüğüm kişinin doğum günü olduğunu Facebook'tan öğrendim ve "Aaa bilseydim kutlardım, iyi ki doğdun hihi" tarzı bir doğumgünü kutlaması yazıp yolladım duvarına. Biraz geçtikten sonra fark ettim ki doğum günü olan kişi o gün karşılaştığım kişi değil, onun ona çok benzeyen çok yakın arkadaşıymış (Bu kişilerin hepsini aynı yerden tanıyordum ve aylardır görmemiştim; karıştırmam işten değildi). Hemen silip bozuntuya vermeden yenisini yazdım ama doğum günü kişisi fark etti mi, ettiyse ne düşündü, bilemiyorum artık...

Asla yanınızdan ayırmadığınız üç şey?
O müthiş zeka pırıltım(!), üşenmelerimin ve endüstri mühendisliği altyapımın bir sonucu olarak pratikliğim ve her defasında gittikçe azalan cehaletimin peşime taktığı o mutsuzluk.

Hayatınızın bir kitap/film olmasını isteseydiniz, hangi kitap/film olurdunuz?
Sorular hazırlanmadığım yerlerden çıkıyor. Hangi kitap/film olacağımı hiç düşünmediysem de, filmin müziklerinin nerelerden geleceği hakkında ufak tefek fikirlerim var. Hayatımın 10. Doktor'un companion'ı (yol arkadaşı) olarak Doctor Who'da geçmesini isterdim. Biraz düşünsem aklıma başka bir kitap, film vs. gelir mi, bilmiyorum. Gelirse eklerim buraya bir yerlere.

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak, kendi gezegenine götüreceğini öğrendiğinizde ne yapardınız?
Benim en yakın arkadaşım zaten uzaylı (HU HA HA HA). Doktor'dan bahsediyorum. Kitapların, filmlerin, dizilerin şu sıralar en iyi arkadaşlarım olduğunu bir kenara bırakırsak, başka gezegenlere gitmek oldukça heyecanlı olabilir.

İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı deneyen ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız şey nedir?
Kesinlikle siyasi kişilerin hayatlarına burnumu sokar, günlük işlerini karıştırır, onları çevrelerindeki insanların önünde normalde olmaları gerektiği gibi küçük düşürür, bize sürekli çektirdiklerinin ufak bir karşılığı olarak kendi çapımda eğlenirdim. Ondan sonra da yine siyasilerin üzerinden dünyada işlerin gidişatını düzeltmek üzere o ana uygun olacak birtakım adımlar atardım.

***

Yazının sonuna geldiğimize göre kendi çapında önemli nottan bahsedebilirim; bir kısmınızın bilebileceği üzere normalde mimler cevaplandıktan sonra başka bir blog yazarına paslanır; benim de kafamda bu portreye uyan bir yazar vardı, ama kendisi mimi daha önce cevapladığı için bütün planlarım suya düştü ve henüz mimi paslayacak başka bir yazar bulamadım. Eğer ilginizi çekerse bana yorumlardan ulaşabilirsiniz (lütfen ulaşın).


***

Edit: En sonunda mime bir talip çıktı. E gençler birbirlerini görmüş beğenmiş, bize laf düşmez. Verdim gitti! Konuyla ilgili girişimleri için bu mimi bana paslayan Esra'ya teşekkürü borç biliyorum. Mimi cevaplayacak arkadaşın blogunu http://karmasikdusunceler.blogspot.com/ adresinden bulabilirsiniz. Hadi kolay gelsin...

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Koşul kipinin peşinden koşturmalar

Dünyada sevdiğim bütün şarkıları birleştirip tek bir şarkı yapsam? Böyle bir yeteneğimiz olsaydı ya? Uzun zaman önce okuduğum bir yazıya göre, köpekler karışık bir sesler bütününde her bir sesi ayrı ayrı duyabilirlermiş. Dört dakika içinde bozuk moraller tavan yapabilse bu şarkılarla; ben de bir yandan devrik cümlelerden kurtulabilsem mesela. Bir de gerçekten el yazısıyla yazabilsem... Her yazdığım şeyde alternatif evrenler uçuşup durmasa kafamda (bir şey üzerinde fazlaca kafa yormanın dezavantajlarından biri), ya da cümleleri kelimelerin üstlerini karalamak zorunda kalmadan tek seferde doğru yazabilsem... Bunları da bir yana bırakıp, kelimelerin üzerlerini karalama konusundaki kurallarım daha az sıkı olsa (cümle konu kurma konusunda daha iyi olduğumu iddia etmek üzereyken, dalgınlığım oldukça acımasız bir şekilde araya girdi). Bir de cümlelerdir kullandığım şu koşul kipinden kurtulabilsem mesela, kaç defadır hiç çekinmeden kullanıyorum onu; şimdi nasıl onu bırakıp da başka bir kipe geçeceğimi bulamıyorum. Müziklerin beni heyecanlandırdığı kadar heyecanlı bir hayatım olsa gerçekte de... Dionne Warwick'ten What the World Needs Now Is Love'da usulca şarkıya giren, adını şimdi çıkaramadığım (ben bunu bir düşüneyim-hayır düşünmeyeceğim, hala ayırt edemiyorum sesleri, daha fazla klasik müzik konseri dinlemem gerek) üflemeli çalgı gibi olsa bazı şeyler... Dizi senaryosu istediğimin farkındayım; ama böyle şeyler yaşayanları görüyorum ve şu anda gerçekte olup bitenlerden pek de hayır gelmiyor. Kısıtlarla dolu bir dünya, onun ufak, ama onun kurallarını birebir taşıyan alt kümesi... Benim birtakım işe yarar ve işe yaramaz inatlarım...

Koşul kipi tehlikelidir; her bünye kaldıramaz onu. Koşul kipi, biraz olacakların, olabileceklerin ne olduğunu bilmek, dahası onları göze alabilmektir. İşte tam da bunu herkes yapamaz, üstesinden gelmek hiç de sanılacağı kadar kolay değildir. Çokça "keşke"yi beraberinde getirir; oysaki insanlar "keşke"lerden korkar, korkutulurlar. Halbuki asıl zarar veren şey "keşke" demek değil, "keşke"nin getirilerini göze almadan bunu yapmaktır. İnsanların korkutulmalarında kendilerinin de büyük payı vardır; çünkü dedim ya, üstesinden gelmek her yiğidin harcı değildir. Biraz üzüntü, biraz umut, bir parça hayal kırıklığı, bir parça mutluluk; ama hepsi doğru oranda birleşmezse sonuç felakete dönüşebilir; kek yaparken üç yumurtayı çırpıp, üzerine 150 kilo un eklemek ve bunun sonucunda lezzetli bir kek çıkmasını beklemek gibi bir şey.

Oysaki oranlar önemlidir. Zeytinyağlı yemeklere bir tutam şeker atarsanız o yemek tadından yenmez, ama üç bardak şekeri boca ederseniz kimse o yemeğin yüzüne bakmaz. "Keşke" dememek ise zeytinyağlı yemeğe o bir tutam şekeri atmaktan kaçınmaya benzer biraz; onsuz da yapabilirsiniz elbette, ama eğer yemeği böyle pişirmeyi tercih ederseniz, onun yemekte doğru miktarda bulunduğu gibi lezzetli olmaması muhtemeldir.

***

Hayallerim ne zaman daha renkliydi bilmiyorum; hayatım daha renkliyken mi, yoksa şimdi mi... İnsanın yaşadıkları, yaşam tarzı ve tüm bu şeyler hayal dünyasının büyüklüğünü ne kadar etkileyebilir? Gözlerimi deftere yaklaştırdıkça kalemin gölgesinin deftere düşüşü daha ilginç bir hal alsa da, şaşı görmeye başlıyorum; satırlar, noktalama işaretleri birbirine giriyor. Pek de işe yaramaz. Bağlardan çok uzakta, ama bir yandan da onların fazlaca yakınında, kelime oyunlarının arasında bir yerlerde satırlar eğilip bükülüyor. Harfler ahenkli bir şekilde birbirlerine girerken, hiç beklemediğim şeyleri düşünüp, kendime şaşırıyorum; üretmemenin sebebi düşünmemek/yeterince düşünmemek midir o zaman? Öte yandan, yargılar kesin yargılar kimseyi benim kadar korkutmuyor mu?

Paragrafların büyüklüğünün farkına varamıyorum; hayatın kendisi kadar belirsiz; üstelik beceriksiz de, çocukken kendi ellerimizle hazırladığımız anket defterlerindeki o kendini bilmiş, çiğliğini bilememiş çiğlikten farksız. Sanki kalemin ucu bozulmuş, ama inatla çalışmasını bekleyip yeni bir kalem almıyoruz. Nereye gittiği belli olmayan metaforlara sardırdım, zaten kimse dediğimden bir şey anlamıyor büyük ihtimalle. Bu beni olduğu gibi onları da durdurmuyor. Belki onlar da benim gibi belirsizlikle barışmaya çalışıyorlardır. Ama zihnimde çalıp duran The Rembrandts - I'll Be There For You pek çoğuna tanıdık gelebilir; o kadar zaman ayırıp da yazının burasına kadar gelebilen okuyuculardan bu ufacık bilinirliği esirgemem de doğru olmaz sanıyorum. Elimde olan çok az şeyden biri bu, sizle paylaştığım için mutluyum.

İşler fazla sarpa sarmaya başlamadan buna bir nefes aldırmak gerek.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Beni rahatlatacağını bildiğim başlığın yerine atacağım başlık

Ne varsa gerilerde bırak.
mak istiyorum, yani belki daha iyi olabilir. Belli ki ileride bir yerlerde beni bekleyen güzel bir şeyler var, belki biraz sabır. Her şey sanki "belki" ile "belli ki" arasında gidip geliyor, sanki üçüncü bir kelime daha yokmuş gibi. Var belki, ama dil bilgisi anlamında büyük ölçüde dışlanmış. Başka yerlerde gördüğümüz hoş bağlantılar onda yok, sadece defterde birkaç satır daha ilerlememi sağlıyor. Satır sonunda yenisine başlıyorum; sanki ondan öncesi hiç yokmuş gibi, ama aslında var ve ben noktalama işaretlerini yerinde kullanabiliyorum.

En sonunda bir de bakıyorum, önceden uyanmak için uğraşmışım, şimdi uyumak için uğraşıyorum; ama ne gariptir ki, aslında ikisinde de uyumak istiyorum; daha da garibi, ikisinde de uyumamam gerekiyor. Daima çelişen bir şeyler var, ya da büyük ihtimalle benim çok uykum var; bunları düşünürken bir yandan hızlı hızlı yazabildiğim bir garip evredeyim.

Gözlerim kaşınırken elime rimel kalıntıları geliyor. Ben uyumadan önce makyajını silenlerden değilim, hiç olamadım onlardan.

Karanlıkta parlak noktalı bir gece, işlerin kısa zamanda düzeleceğini umut etmenin yanında, sahip olduğum güzelliklerin de farkına varmaya çalışıyorum. Geceye, gündüze, sokağa, eve karışan şarkı sözleri var, bana o kadar uyumsuz ki, ve öyle seviyorum ki...

Hapşırmak isteyip de bir türlü hapşıramıyorum sanki, sanki krizlerin ardı arkası kesilmiyor. Keşke her şey bilgisayarda playlist oluşturup kendi halinde çalan şarkıları takip etmek gibi olsa biraz. Gerçi böyle olmaması için de çok iyi sebeplere sahip olabiliriz. Sonra her şeyi güneşe yükleriz, hepsi onun suçu olur. Pek bir şey fark etmez, nasılsa biz de suçlu olduğumuz şeyler hakkında fazla bir şey yapmıyoruz.

Hayatımda duyduğum en anlamlı sözlerden ikisi:

"Everybody lies." ("Herkes yalan söyler.") Gregory House

"Ignorance is bliss." ("Cehalet mutluluktur.") Thomas Gray'in "Ode on a Distant Prospect on Eton College" şiirinden
                            ("imbécile heureux")

Alice Harikalar Diyarı'nda iskambil kağıtları mı vardı? Varsa benim çocuklukta okuduğum kitapların hatıraları nereye uçtu? Kaydırağın tepesinde İpek Ongun'dan "Bu Hayat Sizin"; şimdi başka kitaplarla aynısını yapsam zevk verir mi; emin değilim.

Kafeine duyarsız sinapslarım ve ben, sahura kadar uyanık kalmaya çalışıyoruz, ama belli ki biraz ilginç bir trans halindeyim. Beynimdeki mekanizmanın daha farklı çalıştığını hissedebiliyorum. Yirmi üçüncü yaşımı doldurmak üzereyim; anca en azından kendim için işe yarar şeyler yazmaya başlayabildim; beni utandırmaya daha uzak.

Roberta Flack - The First Time Ever I Saw Your Face bir nevi ninni gibi, o bilinçaltında dolananları ortaya çıkamaya çalışıyor sanki. Bense noktalı virgülden sonra cümlenin nasıl devam edeceğini bulmaya çalışıyorum başarısızca. Üstelik kaküllerim uzadı, burnum FECİ kaşınıyor.

12 Ağustos 2012 Pazar

Tişikkirlir Sipirmin

--- DİKKAT: İşbu yazı büyük ölçekli genellemeler içermektedir. ---

Belli ki kendi çöplüğümde ötmeye çok meyilliymişim şu sıralar. Son altı ay içinde o kadar çok seyahat yaptım ki, artık İstanbul, Ankara ve İzmir'in ayırt edici noktalarına dair epey bir fikir var elimde. İstanbul deseler, "sinsi" derim mesela şu sıralar. Boğazıyla, deniziyle, tarihi dokusuyla insanı tıpkı Yunan mitolojisindeki sirenler gibi büyüler, sonra da hiç fark ettirmeden içine hapseder; trafiğiyle, kalabalığıyla boğar, hayattan alınabilecek doğru düzgün zevk bırakmaz. İnsan orada yüzeyde kalabilmek için özellikle çaba sarf etmek zorundadır, kendini akıntıya bırakma lüksü yoktur. İstanbul, pek çok insanı her gün sabah ve akşam trafiğin, aşırı kalabalık insan selinin çilesini çeken, arada da günlük sıradan işlerini halleden robotlar haline getirir. Tarihi dokusunun, boğazının ve tüm diğer kaymağının tadına varabilen kesim çok küçüktür, bunu gerçekten yapabilenlerin bir kısmı biraz Aşk-ı Memnu'dur, diğerlerinin büyük çoğunluğu ise her gün başka bir adı duyulmuş mekanda check-in yaparak kendilerini kandıradurur. Sadece çok küçük bir kesim bu şehrin ara sokaklarını, tarihi köşelerini, insanını, her şeyini bilir ve ona göre davranır. Kulaklarını balmumuyla kapatmak değil bununla kastettiğim; onu dinlemek ve onu "yaşamak". Bu tip imkanları, hayat tarzları ve istekleri olmayan diğerleri ise her gün aşmak için iş güç yetiştirmek yerine saatlerini harcadıkları trafik denizinde kontak kapatır ya da özel aracı yoksa tıklım tıkış metrobüslerde "İstanbullu oldukları" düşüncesinin getirdiği uyuşuklukla kendi hayat koşuşturmalarının içinde boğulup giderler. Hatta biraz da umursamazlıktır bu. Mesela İstanbul şoförlerindeki "Burası İstanbul" zihniyetinin peşinden gelen bin bir türlü trafik magandalığı da bunun bir örneği. İstanbul'da herkes "İstanbullu olmak durumu"na sığınmaya hazırdır; emniyet şeridini hatalı kullanmak için, emniyet kemeri takmamak için, ya da diğer başka şeyler için. Mesela bir taksi şoförüyle muhabbetinizde emniyet kemeri takmak gerektiğini ifade ederseniz bu fikriniz şoför tarafından hiç de karizmatik bir şey olarak görülmez, "tssaaa" şeklinde hafif alaycı bir gülme efektiyle karşılanır, nereden geldiğiniz sorulur. Korkunç bir uyuşukluk, kabullenmişlik işlemiştir insanların ruhlarına. Sosyal statüsü bulunduğu şehrin büyüklüğünü kaldıramayan o kadar çok insan vardır ki burada; bir akşam sahilde otururken, karşıdaki kayalıkta oturduğu yerin üç metre ilerisine insanların gözünün önünde işerken hiçbir rahatsızlık duymayan adamlar görebilirsiniz mesela; böyle bir sindirememişlik de hakimdir bu şehrin kimi sakinlerinde. "Sakin" demek biraz garip kaçıyor gerçi.

Oysa Ankara böyle değildir, Ankara biraz "neyse o"dur. Ne kadar boğucu, sıkıcı olabileceğini en başından fark ettirir size, öyle ayak oyunları yapmaz. Şehir merkezindeki gri devlet dairelerinden, iş yerlerinden ve şehrin her noktasında yan yana dizilmiş, sonu gelmeyen onlarca sıkıcı alışveriş merkezinden ne beklemeniz gerektiğini az çok bilirsiniz. Ankara'da kimse "Burası Ankara" demez, öyle bir ayrıcalık yoktur. Zaten öyle bir ayrıcalığa da gerek yoktur fazla; memur kesim kuzu kuzudur, apaçiler ise ışıklı, fosforlu, allı pullu modifiye arabalarıyla çıkarttıkları gürültü sırasında kendilerine atılan birkaç onaylamayan bakış dışında kendi hallerine bırakılır. Ankara'dan sosyal anlamda ufak tefek tatlar almak için ise İstanbul'da olduğu gibi, ekonomik güç gerekli. Trafik ise sadece mesai başlangıç ve bitişinde görülür; Ankara nüfusunun büyük çoğunluğu akşam saatlerini televizyon karşısında portakal soyarak geçirdiğinden, herhangi bir günde akşam belirli bir saatten sonra yollarda rahatça ilerlemek mümkündür.

İzmir ise pamuk gibidir, iyi niyetlidir. Geçen gidişimde İzban'da genç bir adamdan benim için bilet basmasını rica ettim. Paramı çıkarmak için cüzdanıma yeltendim, kafamı çevirdiğimde adam çoktan ortadan kaybolmuştu. Her yere baktım, ama adamın izini bile bulamadım; sanki boyut değiştirmişti. Halkapınar durağına geldiğimde görevli bir adama gideceğim yolu sordum, beni cana yakın bir şekilde gitmem gereken yere yönlendirdikten sonra elimi içtenlikle sıkarak yolculadı. İşte İzmirlinin bu iyi niyeti o kadar fazladır ki, bu durum onu siyasi açıdan kullanılmaya da son derece müsait kılar maalesef. Geçmişte Rumlarla, Yahudilerle yan yana evlerde huzur içinde yaşamış insanların torunlarının bu iyi niyetleri, birbirleriyle ağız dalaşına girmekten başka bir şey üretemeyen siyasetçilerin, bir yandan da "yarım cümle/boş satır/yarım cümle" formunda üç satır yazarak muhalefet yaptığını, bir işe yaradığını sanan yazarların dillerine pelesenk olur, çıkar. Kimse anlamaz halbuki İzmirliyi; İzmirliyi bir tek İzmirli anlar, o da yanlış anlar bence. Çekirdeğe "çiğdem", simite "gevrek" demeleriyle de alakası yok bunun aslında (Bir kere fırındaki abiye "3 boyoz 1 simit" dediğimde mavi ekran vermişti; "Aaaaııı şey yani 3 boyoz 1 gevrek" dediğimde normale döndü adamcağız). Sosyal hayat açısından ise yemekten sonra çoluk çocuğu toplayıp şıpıdık terlikler eşliğinde ailecek çıkılacak hafif bir sahil yürüyüşü, çiğdem, buzlu badem ve mısır gibi şeyler ortalama bir aile için hem ekonomik açıdan rahat, hem de keyifli olabilir. Ya da biraz daha sofistike bir hayatınız varsa sabahları bisikletinizi alıp sahile çıkabilirsiniz; şehirden keyif almak için lord çocuğu olmanıza gerek yoktur.

Genellemelere doyduysak dağılalım.

(Yiğit Özgür'den)


22 Temmuz 2012 Pazar

Yüzsüzce ne olduğunu hala bilmediğim...

Bilmediğim şeydi sanki. En sonunda yeşil çimenler sararacak, yağmurla beraber toprağın üstünde biriken suların içinde çürüyüp toprağa karışacaklardı. Suyun fazla geleceğini, çimenleri çürüteceğini, çürüyen çimenlerin en sonunda ben adım atarken botlarımın tabanındaki girinti çıkıntılara yapışan çamura karışacaklarını biliyordum. Gri bulutların altında rüzgar, insanın yanaklarını acıtacaktı. Biliyordum, olmasın istiyordum, ama olmasının gayet mümkün olduğunun farkındaydım. Bu beni yürümekten alıkoyar mı? Hayır. Adımlarım yavaşlar mı? Emin değilim. Emin olmam da biraz zor zaten. Emin olmam gerekiyor mu, ondan da emin değilim, ama aslında bu kadar derinlere inmek de başlı başına bir saçmalık. Yüzeyde tutunmak istiyorum belli ki, derinlerde fazla havasız kalmışım. Yüzeye çıkıp ciğerlerimi doldurmak istiyorum, taze havayla doldurup boşaltmak istiyorum arka arkaya birkaç defa. Suyun ortasına kadar uzanmış bir dala tutunup, kenara çıkmak istiyorum biraz. Bir yere varmak istemiş miyim o bile belli değil; yüzmüşüm, yüzmüşüm, ama nereye gelmişim, akıntı beni nereye sürüklemiş; bilmiyorum. Her zaman iyi değil bu. Nereye gideceğimi bilememem artık o kadar normal bir hal aldı ki; nereye gideceğimi bilebilerek değişiklik yapmak istiyorum. Belki de bu yüzden gecenin bu saatinde oturmuş, aklımdan geçenleri yazıyorum. Hayır, bu yüzden yazmıyorum. Gecenin bu saatinde ayaktayım, çünkü sahuru bekliyorum. Yazmamın nedeni bambaşka. Unutmak istemiyorum, kendimi bunun gayet olağan ve gerekli olduğuna ikna etmeye çalışıyorum; galiba amigdalam beni rahat bıraktığında her şey daha anlaşılır bir hal alacak. Hep buna sığınıyorum belli ki, ama en azından yavaş yavaş da olsa ani tepkiler vermemeyi öğreniyorum. Hevesimi kimsenin büyük ihtimalle en ufak bir şey anlamadığı uzun paragraflara saklıyorum; bu taktiği Samuel Beckett'tan edindim. Tahmin ettiğinizden çok daha rahatlatıcı. İnsanın kendi düşünce akışının farkında olması için bile bu kadar farkındalık gerekirken; başkalarını anladığını iddia etmek biraz ilginç. Saçma demiyorum, mümkün olduğu yerler de vardır elbette, ama bunun için tamamen ayrı, spesifik bir telden çalmak gerekiyor. Ben çok yaklaşsam da, henüz bulmayı beceremedim. Babam uyanmış, sahur için kapımı tıklattı.

***

Sahur yaptık, ben hala hiçbir şey bilmiyorum. Elimde kalan kitabı ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. Kitabı çok sevmiştim aslında okurken, ama bende daha fazla kalmasını istemiyorum. Belki bir yenisini alırım sonra. Başımdaki varla yok arası ağrının sebebini de bilmiyorum; elimde birkaç olasılık var; bu akşam balkonda kitap okurken rüzgar yemiş olmam, ya da oruç tutmanın getirdiği kandaki glikoz dalgalanmaları, ya da bu akşam okuduğum e-mail... Sonuncusu daha olasıymış gibi geliyor, ama bir yandan burnumdaki hafif akışkanlık ilkini de tamamen silip atmamam gerektiğini söylüyor. Uyumam gerek belli ki. Kimseyi bulamadım olanları iki çift lafla anlatacak, bulsaydım ne kadarını anlatabilirdim, anlatsaydım da bu yaptığım başkaları aracılığıyla kendimi rahatlatmaktan başka ne olabilirdi, bilmiyorum. Bu sonuncusunu merak ediyorum aslında. Hayatı insanlara gönderme yapmaktan ibaret olan ergen gibi davranmaktan çok korkuyorum. Bardağımdaki soğuk suyun yarısına geldim. Önümde daha vakit var. Düşüncelerim, varla yok arası. Uykum var çünkü, hem de huzursuz bir uykum var. Sabah gözlerimi açtıktan hemen sonra yatağımın karşısındaki çalışma masamın rafında bulunan albümlere gözlerimi dikerken beynimin bana yapacağı oyunu düşünüyorum. İlk defa olmayacak, o yüzden bu kadar net konuşuyorum. Elimdeki tesellim, bunu buraya yazmak üzere önceden fark edebildiğime göre, onunla (yani kendimle) alay edebilecek olmak. Başkasının bana laf söylemesine pek izin vermiyor olabilirim, ama kendi kendimle alay etmeyi severim. Fakat artık uykudan dolayı cümleleri bilgisayara geçiremeden önce unutmaya başladım, tekrar hatırlamak için büyük çaba sarf ediyorum. Büyük ihtimalle uyumam gerek. Ama ondan önce bir bardak su daha. Kafamın içinde the middle place çalıyor; bu ... (kelime dilimin ucunda, hissediyorum, ama bir türlü bulamıyorum, uykum var) müziği yapıp, benimle paylaşan çok uzaklardaki, ama her defasında daha bir yakınımdaki o güzel insanı düşünüyorum, sonra solosu giriyor tekrar devreye. Tam bu sırada odamın penceresinden usulca girmiş bir pamukçuk gözümün önünden geçiveriyor, hava akımıyla beraber hafif hafif süzülüyor havada, hiçbir enerjiye ihtiyaç duymadan. Biraz oynuyorum onunla, parmaklarımın arasından kaçmaya çalışıyor, acelesi var belli ki. Yine de bana söylediklerini dinliyorum, the middle place ile dans ediyor, bilgisayarın beyaz ışığı önünde üzerindeki her bir çatallanışı görüyorum. O, parmaklarımın arasında süzülürken, kulaklıkta şarkı usulca devam ediyor. Şarkının sonunda serbest bırakıyorum odamın içinde uçması için, yukarılarda biraz süzüldükten sonra yatağımın üzerinde bir yerlerde gözümden kayboluyor. Şarkı iPod'da sona erdi, ama sonundaki piyano ve bas gitar ikilisi kulağımda hiç bitmemiş gibi devam ediyor. Hiç rahat bırakmasın beni, bu gece o şarkıya tutunacağım belli ki.

15 Temmuz 2012 Pazar

Kıyı boyunca ilerleyelim o zaman...

12 gün. 3 şehir. 3 tatil beldesi. 3000 km yol. Onlarca insan. 38 derece hava sıcaklığı. Asfaltı erimeye yüz tutan yollar. Arabanın camından giren rüzgarın karıştırdığı saçlarım. Arka koltukta uyuklayışlar. Yıllardır görülmemiş akrabalar, yıllardır gidilmemiş evler. Bu evlerde uçuşan karasinekler. Güneşin altında iyice kızmış arabaya binmek. Hiçbir şey düşünmedim, düşünmeye ne hacet. Sadece yaşamak bile yetti. Fakat artık evdeyim. Cümleleri biraz daha uzatmanın zamanı geldi. Bir tandan, Bodrum'dan aldığım yeşil tahta boncuklu bileklik yazı yazarken bilgisayarın kenarına takılıp duruyor. Bilekliği satan teyze nasıl da anneannem gibiydi...

Ankara'da başlayan, Pamukkale Travertenleri'ndeki çok kısa bir moladan sonra devam eden uzun bir yolculuk sonrasında Bodrum'a ayak bastık önce. Burayı daha önce hiç görmemiştim. Girişte uzakta denizle birleşen yemyeşil tepelerin ortasında gri gri yükselerek manzaranın içine eden otel olduğunu tahmin ettiğim bir inşaat (burada bununla ilgili bir yazı var) büyük bir hayal kırıklığı yarattı aslında; sanki gelecek yıllarda Bodrum'da olabileceklerin habercisi. Kim izin vermiş, nasıl izin vermiş, kimin denizini kimin ormanını kime satmış; bunlar kafaların içinde dönüp duran, ama cevabını bilemediğimiz, bilsek de bilmemizin pek bir şey değiştirmediği sorular.

Bir süre daha ilerledikten sonra Yalıkavak'a vardık, oradan da kalacağımız apart otele gittik. Gayet canayakın bir abinin işlettiği otel ve çevresi, kapının önünde miyavlayan yavru kedisiyle, yarı insan boyunda ama sessiz sakin kendi halinde takılan köpekleriyle, civcivlerini peşine takmış ortalarda otoriter otoriter dolanan tavuğuyla, ortalığı seyreden inekleriyle, neon yeşili kocaman tırtılıyla, car car öten ağustos böcekleriyle; sokağın iki kenarında uzanan begonvilleri, zeytin ve yemiş ağaçlarıyla insanın ruhunu dinlendiren, türlü türlü çiçeklerle bezeli bir yerdi. Balkonumuz içinde sırık domateslerin, biberlerin, portakal ağaçlarının olduğu bir bostana açılıyordu. Denize girmek için otelden çıkıp, sokağı inip biraz yürüdükten sonra sazların arasından merdivenle aşağı iniyorduk. Yeni yapıldığı belli olan genişçe bir iskelede denize girdik dört gün boyunca; üçüncü gün iskeleye ikinci bir merdiven takmaya gelen ustaların söylediğine göre Yalıkavak'ta bir işletmesi olan biri yaptırmış bu iskeleyi. İşin ilginç yanı, belli ki çok insan bilmiyor bu iskeleyi; dört gün boyunca bizden başka neredeyse kimse gelmedi bu iskeleye (ilk gün iki genç adam denize girip çıkıp gittiler, üçüncü gün de bizim yaşlarımızda iki çocuk ve annelerinden oluşan Fransız bir aile geldi, "C'est trop froid!"). Deniz o kadar çalkantısız ve berraktı ki; dipteki yeşilli, sarılı, kahverengili, beyazlı yosunları oldukça net bir şekilde ayırt etmek mümkündü. İşte bu iskelede dört gün boyunca denize girdik, sessizce oturduk, dibimizde geçit töreni yapan ufacık balıkları kurabiye ve Konya gevreği ile besledik ("İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir"), sohbet ettik, müzik dinledik, fotoğraf çekildik, kitap okuduk, denizi izlerken dalıp gittik. Herkes bu güzellikte ne payı varsa onu gördü. Suyu soğuktu denizin, ama ben zaten soğuk suyu severim. Biraz derinlere doğru ilerleyince suyun rengi daha da koyulaştı; işte o zaman Eddie Vedder'ın Ukulele Songs albüm kapağını çağrıştırdı bana.



Denize girmediğimiz zamanlarda da etrafı dolaştık. İkinci gün öğlen Bitez'i görmeye gittik. Kumluk, güzel bir denizi var, ama benim için fazla kalabalık. Plajda genç bir adam bizi İrlandalı sandı. Daha önce İtalyanlara benzetilmiştim, İrlandalıya benzetilmek benim için bir ilk oldu. Bu Yalıkavak, Turgutreis, Bodrum gibi yerleşim yerlerini birbirine bağlayan yollar da çok eğlenceli aslında, ağaçların arasından yükseldikçe ortaya mavili yeşilli, hoş manzaralar çıkıyor, hatta bunlar için duraklar yapılmış yol kenarına. Piknik masaları da var, bu masalarda ciddi ciddi piknik yapanlar da.


İkinci günün akşamı Turgutreis'teydik. Turgutreis kalabalık ve çok gürültülü. Eğlence anlayışı bangır bangır Rihanna olan pek çok bar yanyana dizilmiş. Söyleyebileceğim fazla bir şey yok, beni özellikle çeken bir yanı olmadı Turgutreis'in. Üçüncü günün akşamı Yalıkavak çarşısını gezdik. Burası Turgutreis'e göre daha az gürültülü, sakin ve bana göre de seviyeli bir yer. Tatil yerlerinin tipik incik boncukçuları, hediyelik eşyacıları burada da var. Aile ile beraber dondurma eşliğinde yürüyerek vakit geçirmek için keyifli bir yer. Sanatçılar Sokağı diye ufak bir yerde çalışan sanatçıları ve eserlerini görmek mümkün. Üçüncü günün akşamı önce Yalıkavak'ta o an boş olan bir "İlge" isimli küçük bir lokantada yemek yedik. Mezeleri, pidesi, ikramları gayet güzeldi. Bir de annem işletmecisinin çerkez eşiyle her zamanki gibi az kalsın tanıdık çıkıyordu. Bodrum'a gittik, ki işte o noktada işler biraz sarpa sardı. Daha girişinde dakikalar boyunca trafikte kaldık. Bir ara kendimi İstanbul trafiğinde gibi hissettiğim bile oldu. Daha sonra park yeri aramak için çok vakit harcadık. Uzakta bir yerlerde park yeri bulup yürüdükten sonra çarşıya vardık, ama o kadar kalabalıktı ki, değil arabayla geçmek, yürümek bile çok sıkıntılı oldu; her yer insan kaynıyordu. Marinayı şöyle bir dolaştık, ama annemle babam kalabalıktan dolayı o kadar gerilmişlerdi ki, dondurma bile almadan geri dönüp kendimizi arabaya attık. Aynı zamanda burada hava sıcaklığı da Yalıkavak'tan 6-7 derece yüksekti; gece bile 35 derece civarında gösteriyordu ki arabaların ve insan kalabalığının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Kısacası, Bodrum'un merkezine giderken dikkat edilmesi gereken en önemli şeyler şunlar: Kalabalığı kaldırabiliyor olmalısınız. Yanınızdaki insanlar da kalabalığı kaldırabilecek insanlar olmalı. Anneniz ve babanız kalabalığı sevmiyorsa aile gezileri için pek de uygun bir ortam değil. Anca arkadaşlarınızla gelip bir yerlere oturmayı planlıyorsanız belki keyif alabilirsiniz; ama ortalık "çakal çukal" dolu olduğundan, ondan da pek emin değilim açıkçası. Benim arkadaşlarımla oturup vakit geçirmek için bile çok tercih edeceğim bir ortam değil.  Otele dönerken gece yarısı gibi su almak için 24 saat açık Kipa'ya uğradık. Saatin neredeyse gece yarısı olmasına rağmen kasalar müşteri kaynıyordu. Dördüncü ve son gece tekrar Yalıkavak'taydık, ama bu sefer marinayı görmeye gittik. Marina hakkında ne desem bilemiyorum açıkçası. Her şey kaliteli. Yatlar, katlar, mağazalar, insanlar... Apaçi tayfası yok. Gayet temiz, düzgün bir ortam. Yine de benim için fazlaydı biraz; yani Yalıkavak Marina'yı tanımla deseler; "botoks misali gergin" derim. Yine de arkadaşımın şiddetle tavsiye ettiği Bitez Dondurmacısı'ndan bulduk burada. Gerçekten güzel dondurması var. Denk gelirse tavsiyem olsun. Bir de yatların suyun altındaki ışıklarıyla aydınlanan baş döndürücü derinlikte görülebilen yüzlerce ufak balık vardı benim için görülmeye değer şeyler arasında.



Bodrum tatili ertesi sabah sona erdi, bu seferki durak Kuşadası üzerinden İzmir'di. Ege kıyılarında yönümüzü kuzeye çevirip önce üç kapı akraba ziyareti yapmak üzere Kuşadası'na yöneldik. Kuşadası'na hiç bu yollardan gitmemiştim daha önce; Ege kıyıları sarı sarı otları, zeytinlikleri, çamları, adı duyulmamış firmaların paslanmış tabelaları ile gerçekten günün güneşin ortasındaki en "çipil çipil" halleriyle bile insanı bambaşka yerlere götürüyor. Bodrum'dan çıkarken kulağımda Radiohead vardı, You and Whose Army. Sonra bir ara uyuklamışım, Söke'ye kadar yol o kadar düz ki; sıkıldığım zaman ister istemez düşüyor göz kapaklarım. Bafa Gölü'nü öyle görmeden geçtim (Ayça uyandırmamış!), ama NTV'nin Yeşil Ekran'ında duyduklarıma göre etraftaki zeytinyağı üreticilerinin atıklarından dolayı zaten 10-15 yıl önce suyunda yüzülen, hatta suyu içilen gölde şimdi pislikten geçilmiyormuş. Kuşadası'nda üç kapı yaptık, büyük dayımın bahçeden yeni kopardığı eriklerden yedik, dalından şeftali kopardık. Kuşadası'nın merkezi artık tatil beldesi olmaktan çıkmış, tam bir şehir olmuş. Orada burada eğreti eğreti yükselen yalın, "çorak", yeşilliksiz apartmanlar insanın enerjisini emiyor. Trafik almış başını gitmiş.

Kuşadası'ndan çıkıp Efes'i geçtikten sonra Selçuk'a girerken kenarlarını anneannemin babasının zamanında diktiği, şimdi upuzun olmuş ağaçların süslediği yoldan ilerledik. Anneannemin doğduğu yer olan Selçuk'tan geçtik. Biraz ilerleyince solda dağın tepesinde Keçi Kalesi belirdi. Anneannemin bu kaleyle ilgili anlattığı hikayeyi yıllar geçse de unutmam. Anlattığına göre, bir gece düşman bu kaleyi istila etmek için gelmiş. Kaledekiler de dağın etekleri çok dik olduğundan dolayı karşılık veremeyeceklermiş. Bunun için düşünmüşler taşınmışlar, en sonunda keçilerin boynuzlarına mum geçirip, onları bayırdan aşağı salmaya karar vermişler. Boynuzlarında mumlarla bayırdan aşağı gelen keçileri gören düşman onları asker sanmış ve korkup kaçmış. Tabi bu hikayede eksik ve mantığa aykırı kısımlar olabilir, ama benim aklımda kalan kısmı bu ve anafikri aktarmak için yeterli olduğunu düşünüyorum.


İzmir'e vardığımız gün evde gelen giden eksik olmadı. Öyle ki, anneannemi ve beş kardeşini aynı gün görmüşlüğüm 23 yıllık ömrümde ya üçtür ya dört; ama o gün altı kardeşi de ayrı ayrı yerlerde görmüş oldum, ki bu bir rekor sayılabilir. Akşam babamı otobüsle Ankara'ya yolculadık. Ertesi gün sabah ikimizin de en küçük boşluğuna kadar dolu programına rağmen İzmirli üniversite arkadaşım, canım, ciğerim, hatta arkadaştan da öte Feyza ile 38 derece hava sıcaklığında geleneksel Alsancak kahvaltımızı gerçekleştirdik. Anlatılacak, dinlenecek şeyler öyle birikmiş ki... Ayrı şehirlerde olmak bir yandan üzücü olsa da, böyle buluşmalar daha bir tatlanıyor o zaman. Yarım saatte bile öyle çok şey konuşuyoruz ki, sanki üç saat geçmiş gibi oluyor. Öğlen vapurla Karşıyaka'ya geçip büyük teyzemlerde biraz barbunya ayıkladıktan sonra, annemlerle buluşup eve döndük ve Foça için bavul hazırlamaya başladık. Foça'ya yıllardır gitmemiştim; aklımda kalan şey geceleri esen serin rüzgarı, her gece en küçüğü ve en büyüğüyle hep beraber şakır şukur okey oynayışımız, karşı kıyıda Aliağa Petrol Rafinerisi'nin bacaları, yandaki erik ağacı, koruklar, yan sitenin inşaatında yoğurt kaplarının kapaklarına "pasta" diye yaptığımız kumlu, zeytinli, çiçekli şeyler, annemin benden bir yaş küçük kuzeni Oytun ile bisiklete binişimiz... Bisikletten, pastalardan eser kalmadı; ama akşam okey masasının başında gözlerimden uyku akana kadar oturunca, etraftaki değişip tatsızlaşan onca şeye rağmen değişmeden aynı güzellikte kalan şeylere sevindim. Kocanine'min zamanında balkonun kenarında oturduğu sandalyenin fotoğrafını çektim. Ayça tıpkı çok küçükken çekilmiş fotoğrafında yaptığı gibi eline elektrik süpürgesini alıp odanın halısını süpürdü. Küçükken kahveli süt içtiğim balıklı bardağa su diye yanlışlıkla büyük eniştemin rakısından doldurduk, ağzına kadar doldurduktan sonra kokusundan fark edip tekrar şişeye boşalttık (başka başka insanlarda defalarca oldu bu). Değişen onca şeyin arasında bu ufak tefek şeylerle kocaman kocaman mutlu oldum. Üstelik karşı kıyıya bir sürü yel değirmeni inşa etmişler. Bu zamana kadar etmedikleri hataydı. Balkondan yel değirmenlerinin dönüşünü, rüzgara göre yön değiştirişini gözlemledim. Yel değirmenlerini sevdiğimi fark ettim.

İki gün sonra tekrar İzmir'e döndük, ertesi gün sabah İstanbul'a giden en erken uçakla yeniden yollara düştüm. Sabah 5'te İzmir'de Temmuz ayında olabilecek en serin ve en güzel havada Bostanlı Vapur İskelesi'nden bindim Havaş'a, havalimanına doğru ilerlerken gökyüzüne "sıçtın mavisi" hakimdi. Yarım yamalak bildiğim bomboş caddelerden günün loş ışığında geçtim, kulağımda yine Radiohead, Backdrifts var, Go to Sleep var ama; nasıl uyumlu, anlatamam. Thom Yorke görse benle gurur duyar bence. Havaalanının bekleme alanında otururken, pistin arkasındaki dağların tepesinden güneşin ortalığı cayır cayır yakmak üzere yavaş yavaş yükselişini seyrettim sonra. Uçağa binerken kışın Ankara'dan İzmir'e giderken bindiğimiz uçaktaki kabin görevlisi kadın karşıladı beni. Hatırlıyorum onu, çünkü Los Amantes del Círculo Polar'da Ana'yı oynayan Najwa Nimri'ye benzetmiştim çok (Ne ilginçtir ki, o filmdeki temalardan biri de uçak). Yanımdaki ölçüleri geniş adam uçak kalkar kalkmaz horlamaya başladı. Ben de yolculuk boyunca göz ucuyla o kabin görevlisine baktım, gerçekten o oyuncuya benzeyişi çok hoşuma gitti. Uçuş sırasında Biga Yarımadası'na kadar kuzeye çıktık, sonra İstanbul yönüne doğru döndük. Dedemin memleketi Burhaniye'nin üzerinden geçtik, geçen sene gittiğimiz Ayvalık'ı, Cunda Adası'nı tepeden gördüm.


İstanbul'a inip işlerimi bitirdikten sonra dönüşte yoldan geçen döküntü bir dolmuşa binip gideceğim yerden geçip geçmediğini sordum. "Arka Sokaklar Murat" tipli genç dolmuş şoförü dolmuşun oradan geçtiğini söyleyince, devam ettim. Meğer dolmuş Tuzla'yı baya dolaşıyormuş (Neyse ki çok vaktim vardı). Baya dolaştıktan sonra dolmuştan inip uzunca bir süre yanlış otobüs durağında bekledim, bebek sevdim, gelen geçen otobüslere baktım, iticinin de ötesinde bir ses tonuyla yayık yayık konuşarak su satan 15-16 yaşlarındaki kızı seyrettim, gıcık oldum, sonra gıcık olduğum için kendime kızdım, sonra yaklaşık yarım saattir yanlış durakta beklediğimi öğrenip asıl durağa çıktım. Biraz daha bekledikten sonra otobüs geldi, kendimi havaalanına attım. Bekleme alanına gittiğimde sandalyelerde serilip kalmış biri kız biri erkek, yaklaşık benim yaşlarımda iki kişiden başka kimse yoktu. Daha sonra Fransızca konuştuklarını duydum, belli ki beraber tatil yapıyorlardı. Biraz kıskandım. Sonra salon iyice dolarken, 5 aylık bir bebekle annesi geldi, ön sıraya oturdu. Uçağa alış başladığında bebek arabasını taşıması için annesine yardım ettim. Sohbet etmeye başladık. Daha sonra annesi arabayı katlamak için bebeği bana verdi. Adı Derin'miş. Derin adını severim. Kucağımda biraz "agucuk gugucuk" yapınca hemen gülmeye başladı. Sonra annesi bebeği tekrar aldı ve uçağa girip arka tarafa doğru ilerlediler. Gerçekten çok tatlı bir bebekti, hem ona hem annesine çok içim ısındı.

Uçaktan inince ayağımın tozuyla en küçük büyük dayımla (bkz. büyük dayılarımın en küçüğü; bir EBOB, EKOK, OBEB, OKEK vardı ilkokulda, en büyük ortak bölen, en küçük ortak kat, ortak bölenlerin en büyüğü, ortak katların en küçüğü...). Torbalı civarında bir yere gittik, işimizi halledemeden döndük. Yol uzundu, hava sıcaktı, ben de yorgundum... İzban'ın Semt Garajı durağına adımımı attığımda topuklu ayakkabıların içinde ayaklarımdan cayır cayır alev fışkırıyordu (Yedek ayakkabım vardı tabi ki de!). Eve döndüğümde duş alıp, yemek yiyip, klimanın karşısına nasıl serildiysem, gözümü açık tutamadım.

Sonraki iki gün ufak akraba ziyaretleri dışında Karşıyaka Çarşısı'nı gezdim. İlkokuldayken her tatilde zengin ettiğim Peker Kırtasiye'yi bir kez daha kardeşimle beraber zengin ettik (diyeceksiniz ki "Kalemle ne işin kaldı be kızım", kalmadı evet, neredeyse hiç işim kalmadı). Annem arabayla bizi aldı, İnciraltı'na götürdü. Aylardır gözümde tüten Ayvalık Tostu'ndan yedim, ama servis edilen tost beklentilerimi pek karşılamadı. Eve dönmek için feribot sırasına girerken, "Bir kez daha görüşelim" diyip, beraber zaman ayarlayamadığımız Feyza'nın hemen yan tarafta yemek yediğini öğrendim. Ufak telefon konuşmasının ardından feribot iskelesinde bir kez daha birbirimize kavuştuk, Türk filmlerinin koşup birbirine sarılma konseptini gerçekleştirdik. 15 dakika daha özlem giderdik, sonra Feyza koşarak arkadaşlarının yanına geri döndü, ben de arkasından "Run Feyza, run!" diye bağırdım. Feribotla Bostanlı'ya geçerken denizi seyrettim, tuzu yüzüme çarptı. Balıklar suyun üstünde hoplayıp zıpladı.

Son gün kabristana gittik. Dedemi rüyamda görmüştüm bir süre önce, mutluydu. "Rahmet istemiş" demişti bunu anlattığım bir kişi. Bu yüzden mezarına gidip, dua etmek beni de çok mutlu etti. Kocanineme gittik sonra, ayağının dibine diktikleri servi kocaman olmuş. En son da Oytun'un yakın zamanda vefat eden babaannesi Şadan Teyze'ye gittik. Vefat edeli daha bir ay bile olmamasına rağmen anneannem mezarını bulmakta zorlandı. Etrafı dolmuş, yeni çukurlar açılmış. Hayatın nasıl da devam ettiği, yolculuğun son bulduğu yerde bile kendisini gösteriyor.

Dünkü 580 km'lik Ankara'ya dönüş yolculuğuyla beraber 3000 km'lik zinciri kapattım. Ayça İzmir'de kalınca, annemle ikimiz çıktı bu yolculuğa. İlk başta 1930'lardan olduğunu tahmin ettiğim şarkılar çalan bir Yunan radyo kanalı ile baya bir süre devam ettik. Daha sonra karşıma TRT olduğunu sandığım bir kanalda Yellow River çıktı; zamanında biri yol şarkısı diye yollamıştı bunu bana. Plaka oyunları oynayarak yolumuza devam ettik (yine unuttum ama hangi plaka nerenindi), sonra annem yıllar önce İzmir'den Köln'e arabayla gidişlerini anlattı. Böyle böyle ilerleyerek, sonunda Ankara'yı önümüzde uzanırken bulduk. İşte okula gidip gelmek için defalarca geçtiğim Eskişehir Yolu'na gelmiştik; 3000 km'lik zincir kapanmıştı. Elimizde bavullarla eve girerken babam kapıyı açtı; evin uzun yolculuklardan sonra eve varışa özgü havasını doya doya gözlemledim. İzmir'in bulutsuz, insanın gözünü kamaştıran havasından sonra Ankara'nın puslu, bulutlu, gölgeli ışığı gözlerime karanlık, ama hoş geldi. Böyle "road trip" konseptli kısa, ama dolu dolu bir tatilden; şimdiye kadar geçirdiğim en güzel, en anlamlı tatillerden birinden sonra evin tanıdık, insanı kucaklayan, ama tekdüze ortamına dönmek güzel mi, üzücü mü, hala karar verebilmiş değilim.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Gün ışığı ve çiçek tozları

Hep şu "çay ya da kahve eşliğinde kitap okuma" olayını yapmak istemişimdir, ama şimdiye kadar pek de başarılı olduğum söylenemez. Takıntılıyım biraz galiba, ne zaman bunu yapmaya yeltensem, önce çay/kahve biter, sonra kitaba devam ederim. Çünkü bir yandan kupayı tutarken diğer yandan kitabı açık tutmaya çalışmak konusunda başarılı değilim. Aynı zamanda çayı (çoğunlukla çay içerim, ama bu aralar bir kahve sevgisi de başladı) çabuk bitiririm, ben zevkini çıkaramadan boğazımdan akıp gitmiş olur. Nadiren diğer türlüsü olduğu zamanlarda ise çay ben içmeye başlayana kadar çoktan soğumuştur, soğuduktan sonra da "sıvı alma" maksatlı kafama dikerim, öyle gider. Aslında kupanın dibinde beklemiş ve soğumuş çaya özel bir sevgim yoktur; ama nedense o çay bazı kritik noktalarda (örneğin, bilgisayarın açılmasını beklerken) hep orada, elimin altında olur ve ben onu mutlaka içer, bitiririm. İçtikten sonra da "Niye içtim ki şimdi ben bunu?" diye sorarım kendime. Bir cevabı gelmez, gelmek zorunda değildir, çünkü soğuk çayın buruk, bayat ve paslı tadı çoktan dilimin üstündeki pütürcüklere geçmiştir bile. O arada olanlar da (çayın tadının dilimdeki pütürcüklere nasıl geçtiği, benim çayı neden o tatta algıladığım da döner tadında algılamadığım gibi şeyler) bilimsel anlamda tam bir muamma.

Çay ve kitaptan bahsediyordum; evet bunu beceremiyorum; belki de buna uygun bir yerleşimi yok odamın. Kitabı genelde yatağın üstüne tüneyerek okuyorum, çayı da Friends eşliğinde yatağımın üzerine tüneyerek içebiliyorum; ama yatağımın üzerinde hem kitap, hem de çayımla duramam; bu fazla riskli. Annem yorganımı temiz tutmam konusunda son derece ısrarcı; söylediğine göre kolay temizlenmiyormuş.

Tam bu paragrafı yazarken yukarıdaki odada piyano çalmaya başladılar. Sanatı severim, sanatın ve sanatçının destekçisiyim, ama ben burada yazdığım şey her neyse ona odaklanmaya çalışırken, umarsız bir havada defalarca aynı notaya basılması biraz sinirime dokunuyor. Halbuki bir Yann Tiersen ya da Hugh Laurie olsaydı nasıl da kulak verirdim! Bu müziğe hayranlık duymasam da onu bir ölçüde sevebilirdim belki; piyanoyu çalan her kimse bir yerde takılıp, o yeri sürekli tekrar etmeseydi...

Çay içerken kitap okuyamadığım gibi, müzik dinlerken de kitap okuyamıyorum. Bunun için çoğunlukla günün sessiz zamanlarını seçerim kitap okumak için; ya da onlar beni seçer de denebilir aslında. Bu öğlen de piyanonun ilk sesleri gelmeye başladığında yine yatağıma tünemiş, Malone Ölüyor'un sayfaları arasına gömülmüştüm. Beckett zaten anlaşılması zor bir yazar; arabada hız ile vites arasındaki ilişki misali, onun kitaplarını okurken hız kazanmak için önce belirli bir süre inatla yüklenmek, gaz vermek gerekiyor; anca belirli bir hız kazandıktan sonra cümleler bir şey ifade etmeye başlıyor. İşte o zaman gerçekten, ama gerçekten zevk alıyorum. Yani kısaca, haz almak için gaz vermek gerek (Bu cümle ikinci bakışımda tesadüfen g yerine h'ye basmamla karşıma çıktı, sonra yazmaya karar verdim, sonra ondan bütünüyle nefret ettim, ama yazıdan çıkarmamaya yönelik büyük bir istek duyuyorum; çünkü nefretler de sevgiler gibi hayatın bir parçası, hayatımdan söküp atmıyorsam, yazımdan neden çıkarayım ki?). İşte ben de Üçleme'nin ilk kitabı olan Molloy'dan sonra düşürdüğüm o hızı bu öğlen ikinci kitap Malone Ölüyor'da yeniden kazanmaya çalışıyordum ki; yukarıdan gelen kulak tırmalayıcı, ama her nasılsa bir şekilde insanı gıcık ede ede kendisini dinleten piyano sesiyle irkildim. Baya bir süre devam etti bu ses, ben de inatla okumaya devam ettim. Bir süre sonra kulağımı tıkadım, ama pek işe yaradığı söylenemez, çünkü o zaman da kulağım tıkalı bir şekilde bağdaş kurmuşken, oturduğum yerde kalp atışımla vücudumun belli belirsiz sarsılışını fark ettim, bir süre de bunu dinleyip bunla kendi çapımda eğlendim. Sonra tekrar başımı kitabıma eğdim ama, hala odaklanamıyor, bir türlü kalkışa geçemiyordum (zaten düz vitesli arabayı da yerinden kaldırmayı beceremiyorum ben, ha bire stop!). Gözümün "Ama" diye bir sözcüğün üzerine takılı kaldığını fark ettiğimde kitabımı alıp, akşam üstü güneşinde cayır cayır olmuş balkona attım kendimi. Fakat burada da fazla kalamadım, sırtımı dönmeme rağmen kitabın sayfalarından yansıyıp gözümün içine içine işleyen güneş ile etraftaki çiçek tozlarının getirdiği hapşırık ve burun kaşıntısı beni orada da rahat bırakmadı.

Bir süre kitap okuyup, biraz boş boş dolandıktan sonra, biraz önce girdim içeri, ama hala aynı notalar tekrar ediyor. Aslında neşeli bir tınısı var çalınan şeyin; ama akışı çok kötü; kesilmemesi gereken yerlerde kesiliyor, yavaş gitmesi gerekirken hızlanıyor, hızlanması gereken yerde yavaşlıyor, bazen aksıyor. Başak burcunun bana getirdiği mükemmeliyetçi kafamı bir yana bırakıp, dikkatimi odaklanmam gereken yere toparlama konusunda daha iyi olmam gerek. Kitap okurken aradığım o sessizliği her yerde bulamayabilirim; ama eğer daha geniş koşullarda odaklanabilmeyi başarırsam, daha çok yerde kitap okuyabilirim ve kim bilir daha neler neler. Bu da galiba bir mesaj kaygısı. Bu da mesaj kaygısının tersi. Mesaj kaygısını öküzler tepmeli mi, bunu daha sonra düşünürüz, belki.

Ben yemek yiyip, bu yazıya baştan sonra tekrar bakana kadar akşam ezanı okundu. Piyano çoktan sustu, istek şarkı yapmak için artık çok geç. Ama ben zaten istek parçası yapmak istemiyorum. Aklımda dün Samuel Beckett'in Vikipedi sayfasında gördüğüm, bu adamın bana "şimdiye kadar gördüğüm yüzler içinde yaşlılığın en çok yakıştığı" dedirten fotoğrafını buraya koymak var. Sonra Malone ("o zaman adı oydu")...




3 Haziran 2012 Pazar

Bak, gece oldu!

Sabah yolculuklarını sevmem, çünkü uykulu olurum.

Akşamüstü yolculuklarını severim, çünkü varış noktasına gittikçe yaklaşırken, alçalan güneşin yumuşak ışığıyla kitap okumak çok zevklidir.

Gece yolculuklarını da severim, kulakta güzel bir müzikle (şu sıralar kişisel seçimim Pearl Jam ve Radiohead'den yana) ay ışığının düştüğü ağaçlı tepeleri seyrederek ilerlemek beni çok rahatlatır, algılarımı, düşüncelerimi açar. Açtı da, nitekim.

Dün İstanbul'a gidip geldim. Sabahki yolculuk hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok; nasıl olduysa saat 6'da pek zorluk çekmeden gözlerimi açabildim, 8'e doğru otobüsteydim. Otobüste USB girişi yoktu, böylece getirdiğim bir sezon Friends işime anca dönüş yolunda yarayabilirdi, o da belki. Gayet konuşkan, biraz da sakar bir muavinle (servis arabasının ayaklarını tam kaldırmamış, ayaklar birden yere kapanınca üstündeki poğaça kutusundan üç poğaça yuvarlanıverdi yere) yola çıktık. Biraz kitap, biraz müzikten sonra uyuklamaya başladım. Mola yerinde hava gayet güzeldi, otobüsün kalkmasını beklerken arka taraftaki koruya takıldı gözüm. Sonra otobüsün kalkış zamanı geldi, sonrasıyla ilgili ise pek ilginç bir şey yok. Yalnız yolda giderken aklıma geçen seferki İstanbul-Ankara yolculuğumda önümde oturan iki kız çocuklu aile geldi; kızlardan biri 4-5 yaşlarında sarışın, hafif toparlak yüzlü, saçları iki yandan tepeden at kuyruğu yapılmış bir çocuktu, diğeri de anca 5-6 aylıktı, kafasında daha tüy tüy saçları vardı ama ablasının bir kopyası olacağı düğme burnundan ve meraklı bakışlarından belliydi. İkisi de gayet sevimli çocuklardı. Tünellerden birine girdiğimizde anne-babasından biri (hangisi hatırlamıyorum) büyük çocuğa "Bak, gece oldu..." dedi ve kız da buna inandı, gayet şaşırmıştı. Aynı şeyi bizimkilerin de bana yaptığını hatırlıyorum (düşünerek çıkarıyorum da denebilir aslında) ve inanır mısınız, 15 yıl vardır belki bana bu olalı ve o kadar küçük bir olay olmasına rağmen hafızama nasıl kazınmışsa, yanlış veya eksik de olsa hatırlıyorum. Ben çok küçükken, büyük ihtimalle bu kız kadarken bir yolculuğumuzda biz de büyük ihtimalle bir köprüden geçmiştik ve bu benim aklımda yıldızlı bir gece olarak kalmış. Fakat şimdi düşününce o kadar çabuk gece ve gündüz olamayacağını ve hem gece hem de gündüz sürecek kadar uzun bir yolculuk yapmadığımızı hatırlıyorum; bu yüzden büyük ihtimalle ya rüya görmüştüm, ya da annemler bana da bu kıza anne-babasının yaptığı şeyi yapmışlardı ve ben yıllardır aklıma geldikçe bu durumu çözmeye çalışıyordum. Çok çılgın. O kızın kafasına takılır mı acaba, o da benim gibi yıllar sonra bir gün hala bu konu üzerinde düşünüyor olabilir mi? Bence gayet mümkün. Söylediğiniz şeylerin çocuklarınızın üzerindeki etkisi böyle olabiliyor işte; dikkat etmek lazım.


Dudullu'da inip kendimi Tuzla servisine attım; adam beni Tuzla'da otoyolun kenarında biraz garip bir yerde bıraktı, işte resmi elbisem ve topuklu ayakkabılarımla yine otoyol kenarındaydım. Yaklaşan neredeyse ağzına kadar dolu Harem-Gebze dolmuşuna isteksiz bir şekilde işaret ettim (bu dolmuşlardan ilk nasibimi geçen sene almıştım); binip, gideceğim yerden geçip geçmediğinden emin oldum. Geçtiğini öğrenince paramı uzattım, neyse ki bu tip durumlarda genellikle hazırlıklı davranırım; dolmuş paramı yolculuktan dolayı iyice çıfıtçı çarşısı kıvamına gelen çantamın içinden çoktan çıkarmıştım; böylece topuklularla Harem-Gebze dolmuşunun basamaklarında demirlere asılı yaşama konusunda yaşayacağım sıkıntıları biraz hafifletmeyi başarmış oldum. Harem-Gebze dolmuş yolculuğum sadece 3-4 dakika gibi kısa bir zaman dilimini kapsamış olsa da ruhsal olarak yarattığı çöküntüyü bu kadar basite indirmenin pek de doğru olmayacağını sanıyorum. Kenarında bıraktığı üst geçitten geçerken kafamda bu konuya dair pek bir şey barındırmamak için içten içte bir savaş verdiğimi itiraf ediyorum.

Üst geçidi geçip biraz yürüdükten sonra daha önceki gelişlerimde teptiğim yola gelmiş oldum. Bu daracık yola alıştım artık; hatta biraz biraz sevdiğim bile söylenebilir. Bu yola bir de şarkı ataçladı benim beynim; sanırım ikinci ya da üçüncü geçişimdi; giderken mi, dönerken miydi tam hatırlamıyorum ama, kulağımda Midnight in Paris filminin müziklerinden (ne gece yarısıydı, ne de Paris'ti halbuki, gün ortasıydı ve Tuzla'ydı; ama bazen olur böyle şeyler) biri olan La Conga Blicoti eşliğinde kenardan kenardan "strutting Leo" misali yürümüştüm. Öylece kazındı beynime, bir sonraki gidişlerimde de hep aynı şarkıyı aradım yürürken, dinlemediysem de mırıldandım. Biraz yoldan bahsedeyim, uzun ve dar ama gayet aydınlık bir yoldur bu yol, özellikle yan tarafındaki E5 kara yoluyla karşılaştırıldığında fazla işlek değildir. Yan tarafında dar bir kaldırım vardır, bu kaldırım çoğu yerlerde eğri büğrüdür ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş lambalar ile kaldırımın kenarından fışkıran çalı çırpı yürümeyi, özellikle de topuklu ayakkabı ve tekerlekli bavul ikilisiyle yürümeyi zorlaştırır (bu ikiliyle bundan çok daha zorlu ortamlarda uğraştım, o ayrı). Bu yüzden bazen kaldırımı kullanmam, taşıt yolunun kenarındaki beyaz çizgiyle kaldırımın arasındaki dar şeritte yürürüm, bu sırada arkamdan gelen araçları dikkatli takip etmem gerekir; çünkü bu yol başta Gebze-Harem dolmuşları olmak üzere traktör, otomobil gibi pek çok araç tarafından kullanılır. Bu yürüyüş sırasında "Bu kızın böyle iki dirhem bir çekirdek ne işi var buralarda, olsa olsa dolmuş arıyordur" mantığıyla "Dolmuş geldi, bilgine" havasında korna çalan dolmuş şoförleri gerçeği de söz konusudur; yapılabilecek en iyi şey kaale almamaktır; çünkü bu dolmuşların hepsine el kol hareketiyle dolmuşa binmek istemediğinizi anlatmanız sizin için biraz problemli bir durum ortaya çıkarabilir. Yine de dolmuş trafiği bu yan yolda insanı fazla rahatsız edecek düzeyde değildir; çünkü büyük çoğunluğu yandaki alt geçidi kullanır. Trafik akışı çoğu zaman kaldırımdan inip yolun kenarında yürümeye gayet elverişlidir.

Eh, varacağım yere vardım, arada da oldu bir şeyler. E sonuçta Ankara'dan kalkıp bir gazla Tuzla'ya gitmemin bir nedeni vardı doğal olarak. Fakat bilirsiniz, "What happens in Tuzla stays in Tuzla" (ben yine bir kısmını anlattım, en azından anlatabileceğim kısmını). Dönüş yolunda yine aynı yerden bu sefer karşıdan gelen araçları görebilecek yönde yürürken, yaşlı bir amcanın kullandığı bir traktör, arkasındaki kocaman kocaman naylonları döke saça yanımdan geçti, topuklu ayakkabılarımla bu naylonlardan birinin üzerinden geçip yoluma devam ettim (neyse ki kazandığım deneyimlerle topuklu ayakkabı konusunda gitgide daha iyi duruma geliyorum). Bana daha önce bir defa çok verimsiz bir ulaşım tavsiyesi veren güvenlikten aldığım ikinci vasat tavsiye ile (tabi ki bunu denedikten sonra görecektim) "130Ş" isimli ilginç bir otobüs hattında buldum kendimi. Bir insan bir otobüs hattına niye "130Ş" ismini koyar? Hadi 130'u bir kenara bırakalım, "Ş" harfini seçmek için nasıl bir sebebe sahip olmuş olabilirler? 130Ş varsa, niye "845Ğ" yok? Gelecekte olması ne ölçüde olasıdır? Bütün bu sorularla beraber kendimi otobüsün içindeki onca boş yerin arasında, en güneşli yerlerden birine otururken buldum (kafamda neler dönüyordu, neler, otobüs hattının adı bunlardan sadece biri). Bir süre geçtikten sonra, ben kucağımda beş yüz ayrı eşyayla beraber telefonla konuşurken yanımdaki kadının kalkmak istemesiyle beraber eşyaları kucaklanıp yana dönmem gerektiği gerçeğiyle yüz yüze kaldım; ne kadar elimden geleni yapsam da bu dönüşüm kitabımın kucağımdan uçup içindeki kendi yapımım Doctor Who kitap ayracım ve yapışkan ayraçlarımın son hız giden otobüsün açık kapısının yakınına savrulmasıyla son buldu; neyse ki ben eşyalarımı yandaki koltuğa atana kadar teyze yere saçılan eşyaları topladı ve bana teslim etti. Doctor Who ayracım otobüsün açık kapısından uçup gitmediği için çok mutluyum.

Daha sonra cam kenarına geçmemle beraber güneşle kucak kucağa gitmeye başladık, bu arada otobüs doldukça doluyordu. İnmem gereken durağı az çok bilsem de yardıma ihtiyacım vardı, Bostancı'nın yakınlarında bir yere varmamın bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemiştim. Yanımdaki abiyle beraber telefonumdaki harita üzerinde gerçekleştirdiğimiz kısa bir fikir alışverişinin ardından inmem gereken yeri kararlaştırdık. Otobüsten inip topuklularla bir üst geçit macerası daha atlattıktan sonra zar zor bulduğum taksiye binip, neyse ki bir servet ödemeden (daha önceki bir iş görüşmesi deneyimimden buraları biraz öğrenmiştim) otobüs şirketinin şubesine adımımı attım. Orada da biraz macera yaşamadım değil; "Yuh artık, otobüs şirketinin yazıhanesinde de ne macerası yaşadın!" diyebilirsiniz; ama binmem gereken servise yetişememişim mesela. Bir sonraki servise bindiğimde "Kolay bulabildiniz mi?" diye bir soruyla karşılaşınca bakışımı çevirdiğim yerde sabah beni bırakan servis şoförünü buldum.

Dudullu'daki hareket noktasına vardığımızda etraf normalin üzerinde kalabalıktı. Yazıhaneye gidip otobüsümün gelip gelmediğini sorunca "Bir saat rötar var" cevabını aldım. Dışarıdaki banklarda bir yerin boşalmasını bekleyip oturdum, daha sonra su almaya gittiğim zamanı saymazsak, yaklaşık iki saatlik bir süreyi bankta geçirdim. Bu sırada iki kızla muhabbet kıvamına geldim, Molloy'u okudum, bolca of çektim, etrafı gözledim, bir-iki defa telefonla konuştum. Otobüsüm gelmesi gereken saatten iki saat on dakika sonra geldiğinde kendimi koltuğuma attım. En önde, şoförün arkasındaki koltukta oturduğum için etraftakilerin yüzlerini gözlemleyip, suratlarındaki sıkkınlık ifadesini görme fırsatım da oldu.

Aslında daha önce hiç en ön koltukta uzun yolculuk yapmamıştım (genelde orta kapı civarlarında penceresi bölünmemiş sıralardan tercih ederim), her ne kadar herhangi bir aksilik durumunda oldukça tehlikeli bir yer olup, aynı zamanda da muavin-şoför geyiklerine ve şoför müziklerine kulak misafiri olma dezavantajlarını barındırsa da, yolculuğun gidişatı bakımından çok zevkliymiş bu koltukta seyahat etmek. Saat sekize yirmi kala anca otobüse binebilmemden ötürü, otobüste kitap okuyacak çok fazla "aydınlık" zamanım kalmadı, bu zamanı iyi değerlendirip güneş batana kadar Samuel Beckett'in Molloy'unu okudum. Yolda Samuel Beckett okumak çok zevkli. Bundan önce bir defasında da Murphy'yi bitirmiştim yolda, o kadar hoşuma gitmişti ki, gaza gelip kitabın arka kısmındaki tanıtımları da okumuştum. Bu sefer de gayet keyifli ve huzurlu oldu, hatta şunu söyleyebilirim ki, bunun keyfini kolay kolay unutabileceğimi pek sanmam.

Çok saçma bulabilirsiniz, ama güneş batıp da ortalık yavaş yavaş kararmaya başladığında kararsızlıktan kendi kendimi yiyordum: Biraz daha mı kitap okusaydım, yoksa yavaş yavaş müzik dinlemeye mi başlasaydım? Kitap okumaya başlamadan önce yolculuk sırasında beni idare etmek için canını dişine takan emektar iPod'umu otobüsün USB bellek çalıştırmayan USB girişine takıp biraz şarj etmeyi başarmıştım. Fakat müzik dinlemeye başlarsam bir süre sonra gözlerimin kapanacağından korkuyordum, bu gerçekten sinir bozucu. Evde de uyuyabilirdim, ama evde o manzaraları bulamazdım! Bir yandan kitap okumak da yavaş yavaş uykumu getiriyordu, uykum geldikçe de daha zor odaklanıyordum. Aynı zamanda otobüsün tavanından gelen yapay ışıkla kitap okumak da pek çekici gelmiyordu. Bir süre bu ışıkla kitap okuyup, moladan sonra muavin içecek servisi sırasında bütün ışıkları açtığı zaman devam etmek düşüncesiyle kitabı kapatıp müziğe geçiş yapmaya karar verdim. Zavallı iPod'um çok eskidi; kulaklık girişi jakı bozuk ve neredeyse hiç şarj olmuyor. Eğer tama yakın doldurup, önceden oluşturulmuş bir playlist'i fazla gidip gelmeden ve ekranı aydınlatmadan dinlersem üç-dört saat dayanıyor. Ben de bunun için çok eski zamanlardan kalma bir Pearl Jam playlistini açıp öylece bıraktım. O playlistteki şarkılar teker teker yolu doldurdu. İlk başlarda yine biraz uyukladım; mola yerine yaklaşmamızla beraber ışıkların açılmasıyla gözümü açtım. Mola yerinde alelacele ağzımı yakarak yediğim peynirli gözleme bütün yol boyunca düşüncelerimi süslemişti, sabahtan beri sadece küçük bir poğaça yemiştim.

Otobüse tekrar bindiğimizde karar verdiğim gibi kitaba gömüldüm, ışıklar kapandığında tekrar müziğe geçtim. Kitap okurken müzik dinlemeyi beceremiyorum zaten, ikisine de kafamı veremiyorum, böylece ikisini de doğru düzgün yapamamış oluyorum. Gecenin içinde ilerliyorduk, otoyolda giden araçların dışında neredeyse hiç ışık yoktu. Otobüs şoförünün farları nasıl kullandığını takip ettim; kamyonların yanından geçerken önce uzunca bir süre selektörle uyarıp, daha sonra hızlanıyordu. Uzun farların yeni dökülmüş asfaltın üzerindeki yeni boyanmış çizgileri ışıl ışıl ortaya çıkardığını izledim. Bolu civarlarındayken, Ay'ı göremesem de, uzakta aydınlattığı tepeleri görebiliyordum. Havadaki hafif sisin eşliğinde bu tepeler, uzaklıklarına göre kopkoyu yeşilin çeşitli tonlarına bürünmüşlerdi. Bu görüntü aklıma kazınmış durumda, otobüsün ön camının getirdiği kısıtlı görüş imkanıyla bile bir tablo gibiydi (aslında tablolar bu manzaralar gibidir, ama biz gerçeklerinden fazla uzaklaştık). Bir yandan kulağımda Pearl Jam vardı, zamanında o playlist'i bugün için hazırlamışım sanki. Around the Bend, I'm Open, Present Tense, Hard to Imagine geldi; sonra da başkaları. Dışımdan sadece dudaklarımı oynatsam da, içimde yüksek sesle eşlik ediyordum, hepsi de otobüsün yan ve arka taraflarında "Adını Feriha Koydum"u seyre dalmış o insanların kaçırdığı o büyüleyici manzara sebebiyleydi ve onun içindi.

Yirmi güzel şarkı boyunca devam etti bu; bu sırada Ankara'ya gittikçe yaklaşmıştık, saat de iyice ilerliyordu. Pearl Jam playlist'i bitince Radiohead'e geçiş yaptım, ama bunun için hazırladığım bir playlist yoktu (belki de bir sonraki yolculuk için hazırlamalıyım bir tane); bu yüzden bütün şarkı listesini açtım. Bir süre daha Radiohead eşlik etti; biraz daha şarjım olsaydı Sail to the Moon'u arardım, çünkü Ay otobüsün yandaki camdan arada sırada görünüp görünüp kaçıyordu. Fakat kalan yol gittikçe azalsa da, şarjım da gittikçe azalmıştı ve şarkılar arasında fazla gezinemezdim; bunun için listenin baş tarafındaki şarkılarda dolandım. AŞTİ'nin girişine geldiğimizde Fake Plastic Trees çalıyordu. Bu şarkıyı severim, özellikle de "He used to do surgery / For girls in the eighties / But gravity always wins" kısmını; neden bilmiyorum.

İşte gelmiştim. Saat gece 1'e doğru geliyordu, yolculuk bitmişti. Bu seferlik.