21 Şubat 2011 Pazartesi

comme un ordinateur assemblé...

Hayat, evren ve her şey gerçekten karışık bir düzen.

Aradığım her şey var aslında ama hiçbiri aradığım formda değil. Bir yerden mutlaka patlak veriyor.

Tabi ki bunda da şükranla karşılanacak bir şeyler var ama yine de bu kadar güzel şeylerin bu kadar uzak, bu kadar yakınlarının da bu kadar korkunç olmasına akıl sır erdiremiyorum.

Sanki bunların hepsi bir çarpım ifadesiymiş de, o çarpım bir k sabitine eşitmiş gibi:

k = p x d

where k is constant, p denotes perfection and d denotes the weighted total of physical and nonphysical distances between two objects.

Hah. Bunları da modellemeye çalışmaya başladım ya. Buralara bir yere bir paket kına lazım.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Ders kayıtlarıyla ilgili ufak tefek notlar.

Efenim herkese merhaba. Bu yazıda öyle süper edebi(!) bir eserle karşınızda değilim.

Ders kayıtları döneminde herkesin sorduğu tipik sorular var. Onlara toptan bir cevap getireyim, elli defa aynı şeyi yazmıyım falan filan filan dedim. Bunun için de bu blogu yazmaya karar verdim. Ha bir de blogumun görüntülenme sayısı artsın diye tabi. dşlgfkdsşf

Neyse, gelelim asıl konumuza. Şu insana "nalet ossun" dedirten ders kayıtlarını daha az hasarla atlatmak için her sınıftan öğrenciye yönelik ufak tefek ipuçları geliyor şimdi:
  • Biliyorsunuz ki bizim STARS adı altında bir sistemimiz var; ders kayıtlarımızı, notlarımızı, devamsızlıklarımızı buradan takip ediyoruz. Beş dakikanızı ayırıp şu sistemi ıncık cıncık inceleyin, kurcalayın arkadaşım. Neresinde ne var iyi bilin. Yarın öbür gün bir şey lazım olduğunda "Hönk" diye kalmayın. Mesela, belli bir sayıda dersi aştığınızda (bizim bölüm -IE- için sınır 6) yani 7. ve 8. dersleri almanız gerektiğinde, bir dersi düşürmek (drop) ya da dersten çekilmek (withdraw) istediğinizde STARS'ta (SRS'de) ilgili bölümden ilgili formu çıkarmanız gerekiyor. Formu çıkardıktan sonra da, advisorınıza ve bölüm başkanımıza imzalatıp formu işletmeniz gerekiyor.
  • Ders kayıtları için herkesin bir registration appointment'ı var. Bunlar öğrencilere sınıf gözetilerek, rastgele bir şekilde atanıyor. Bu süre gelene kadar size yüklenen ders programı üzerinde değişiklik yapamıyorsunuz. Bu saatin gelişinden itibaren ders ekleme/çıkarma, section değiştirme gibi işlemleri yapabiliyorsunuz (yukarıda bahsettiğim türden formlar gibi ayrıntılar var ama onlara burda girmiyorum hiç). O dönemki ders kayıtlarındaki registration appointment'ınızı öğrenmek için; STARS-srs/Information/Registration Appointment.
  • Okulun sitesinde Öğrenci İşleri diye bir bölüm var. Notlarla, geçme kalmayla, ders yüküyle ve daha pek çok şeyle ilgili bilmeniz gerekenler orada yazıyor. Kulaktan dolma bilgiler yerine önce bir buraları karıştırın, buradan bulamazsanız da ya başka öğrencilere sorun (ama hiçbir zaman yetkili birinden alınacak cevap kadar kesin olamayacağını unutmayın), %100 emin olmak için de öğrenci işlerine mail falan atmayı deneyebilirsiniz.
  • Bazen alacağınız derslerin alacağınız sectiondaki kotası dolmuş olabiliyor (kabus gibi bir olay tabi ki!). Böyle bir durumda kota açtırmaya çalışmak gerekiyor. Dört senedir bu okuldayım, dört senedir bu kota açtırma işini bir akışa dökemedim ben, öyle diyim. "Soru sormaya nereden başlayacağız" derseniz, dersin bölüm sekreteriyle konuşmanızı, sonra o kime yönlendirirse artık; oradan devam etmenizi tavsiye ederim. Ha, bir süre sonra başladığınız yere dönerseniz hiç şaşırmayın ama. Bir de, her derse her zaman ekstra kota açılacak diye bir durum da yok malesef, insanların insafına ve durumun vahimliğine bağlı olarak değişiyor.
  • Ders açılacak mıymış, kotası kaçmış, dolmuş mu dolmamış mı, dersi hangi hoca veriyormuş, programı neymiş gibi sorulara STARS'ın şu bölümünden ulaşıyoruz. Bunlara bakarak kendinize program hazırlayabilirsiniz ders kayıtları başlamadan önce. Hatta şöyle de bir site var, ben de bugün öğrendim bunu (Son kayıt dönemimde öğrenmek de koymuyor değil hani!). Almak istediğiniz dersleri giriyorsunuz ve size bir program hazırlıyor, ona göre planlayabiliyorsunuz derslerinizi.
  • STARS'ın bir evaluation kısmı var ama bu kısmı normalde okul dışından göremiyoruz. Yine de demokraside çareler tükenmiyor, tabi ki! Hemen şu linkten kullanıcı adı vs alıp VPN bağlantımızı kuruyoruz, bilgisayarımız evden Bilkent'in ağına bağlanıyor. Böylece STARS'taki evaluation kısmına da evimizden rahat rahat bakabiliyoruz.
  • Hocalarla ilgili yorumlar için gidilebilecek birtakım adresler şöyle:
  • Endüstricilere gelsin (diğer mühendislik öğrencileri de üstlerine alınabilirler tabi) "Sosyal seçmeli ne alayım?": Valla ben psikoloji manyağı bir insan olarak PSYC102 (Introduction to Social Psychology) ve PSYC100 (Introduction to Psychology) aldım, ikisinden de çok memnun kaldım. Ama öyle "Beni çok uğraştırmasın, dersler de daha bir sohbet havasında geçsin" diyorsanız ilk sıraya PSYC102'yi koyun derim. Dersi kesinlikle tavsiye ederim; iyi bir hocaya denk gelirseniz çok şey öğreniyorsunuz; dahası bence insanların biraz empati kurmayı becerebilmesi için bu dersi alıp bir şeyler öğrenmesi lazım. Yine de dediğim gibi, dersin süperliği hocalarla ÇOK alakalı, ben ikisinde de iki süper hocaya denk geldim, çok şanslıydım.

Hadi benden şimdilik bu kadar. Aklıma geldikçe ufak tefek eklemeler yapabilirim. Sorularınız olursa da yorum kısmından sorabilirsiniz, elimden geldiği kadar cevaplarım. Ama sormadan önce yukarıda dediğim siteleri karıştırmayı unutmayın piliz. (:

Hepimize kolay gelsin!

22 Ocak 2011 Cumartesi

collusions of expectation and reality

It's not the first time; won't be the last, either.

When what you had in mind is different from what happens in reality... even when what most of the people expect to see is different from the reality... How do you feel now?

Do you swear? Do you stare your eyes to one point and think about thinking nothing? Do you punch something? Do you shout?

What I did was giving a big, big smile.

Does that mean I'm learning about life?

21 Ocak 2011 Cuma

Let's try to write some.

It was a long, long story; to begin. If only I could tell you about it all.

On a cold, snowy saturday night, he slightly turned the lock, before the door and dark hole of his apartment was wide open in front of him. He stamped his feet to the ground to get rid of the snow on his shoes. Later, he stepped inside. He knew where the switch was placed; in the dim light which was coming from the outside, he found it quite easily. He should have been in no hurry, but he could not help acting as if; because something inside was not letting him do the other way. What was that?

It had been two months since he started living in this city with grey buildings and small streets. People were everywhere in this city. Not only at their home, but also in cinemas, dark streets, enormous shopping malls, gay bars, old cafés, antic places... Each and every place in this city had some human-made marks on it. Some good, some bad.

Two months ago, when he heard from his boss that he had to move to this city, the first thought he had in mind was how to get rid of the old stuff in his house. Nothing else. No thought of friends, no thought of other people, no nothing. He felt nothing. He thought that he might sell them in a second hand store, or just give them away to someone who needs.

When he first came to this grey city, "Greyella", the first thing after getting the keys of his apartment was walking in the long street that crossed the one on which he was going to live. He thought that he could live in this city, because although it had some human-made marks, they were far from being annoying. The buildings were generally old, some of their exteriors had been crumbled way long ago. There were trees here and there, stuck between the old buildings, as it they had already admitted where they were.

However, time was doing its work here. It was changing everything. What's more, that was the best part of the city according to his first feelings.

15 Ocak 2011 Cumartesi

no lo sé.

House'un yeni bölümünün çıkmasına üç gün kaldı. Dayanabilirim, diyorum; iki aya yakın bir süredir bekliyorum, üç gün daha bekleyebilirim. House; aslında Teardrop, benim uzay-zaman tünellerimden biri; beynimde geçmişe ve başka boyutlara açılan kapıların anahtarı. Karpuzlu vivident sakız ile beraber.

Finaller Perşembe günü bitti; üstümden kalkan yük miktarı gözle görülür düzeyde.

Her gün tonlarca film seyrediyorum, yatmadan önce kitap okuyorum; gönlümce müzik dinliyorum; falan filan.

Yine de beni içten içe kemirip duran bir konu var; bilerek ve isteyerek topluluğa "uyum" sağlamadım ve aldığım bu kararın oldukça mantıklı sebepleri olduğunu bilsem de bir yanım acaba buna değer miydi diye sormadan edemiyor. Arada kaldım biraz biraz yani. Ha şu an zaten bunu değiştirmek için yapabileceğim bir şey de yok ama pişman olmam gerekiyor mu, gerekmiyor mu, onu bilmiyorum işte ve bu durum da konu aklıma gelince bir diken üstündelik yaratmıyor değil.

Öyle de basit bir konu ki aslında. Pek de önemli değil; ama nedense çok takıldım. Belki başka şeylerle ilgili ipuçları veriyordur diye. Büyük ihtimalle fazla kafaya takıyorum ve büyük ihtimalle mantıklı bir şey yaptım. Ama mantıklı şeyler yapmak her zaman iyi midir; bak onu ben de bilmiyorum.

23 Aralık 2010 Perşembe

die unterschiede...

Kış ayları, yılın kendi hayatımı film gibi gördüğüm, üstüne bir de o filmi çektiğimi hissettiğim zamanlarına denk gelmektedir, ya da tam tersi de olabilir aslında.

Öyle bir film ki, sadece bana hitap ediyor; bana, tam da böyle hitap ediyor.

Sahneler belli, fon müzikleri belli, senaryo belli... Oyunculuk yeteneğim konusunda denecek hiçbir şey yok. Diğer oyuncular da rollerinde oldukça ustalar.

Sonra rüyalarım var bir de, ne idüğü belirsiz rüyalarım; uyandıktan sonra asla hatırlamadığım, ama günün alakasız bir zamanında aniden aklıma düşen; bu akla düşme sonucunda hatırladığım parçalarını bazen aklımda tutabildiğim, bazen tutamadığım rüyalar.

İlköğretim okulum, servisten inince kullandığımız bahçe kapısı. Kare taşlar. İlkokul öğretmenim. Ne alaka, ben de bilmiyorum.

Bugün öyle doldum ki, öyle çok şey yazmak istiyorum ki; ama öyle az şey yazabiliyorum ki.

Anlatmak istediklerimin bir kısmı öyle gülünç ki. Ve ben onlara öyle bir umursamazlıkla inanıyorum ki.

Keşke zihnimdeki o kareleri öylece tutup da buraya ekleyebilme şansım olsaydı. Kendi hislerimle beraber. Belki o zaman siz de benim gibi aptal bir mutluluk duyardınız.

Durumun alakasızlığının farkında olsanız dahi aynı gülünç şey yüzünden mutlu olmaya devam ederdiniz.

Beyniniz bin parçaya bölünürdü belki. Her bir parçasında ayrı şeyler bulur, ayrı parçaları tamamlamaya çalışırdınız.

Bütün parçaları tamamlamanın mümkünsüzlüğü ve mümkünlülüğü üzerine kafa patlatırdınız; aynı anda ikisinin de olabildiğine nasıl inandığınıza bir türlü akıl sır erdiremezdiniz.

Tam o noktada her şeyi bırakır, yeniden o karelere dönerdiniz; üstlerine biraz renk, biraz müzik eklerdiniz. İfadesiz gözlerinizi karşı duvara dikerken, zaten bildiğiniz şeyleri kim bilir kaçıncı defa içinizden tekrarlardınız.

Bir yanınız mutlaka filmlere inanırdı. Filmlerin film olduklarını bile bile, sırf inanmak istediğiniz için inanırdınız. Çevresindeki dünyayı ona uyarlamak için elinizden geleni ardınıza koymazdınız.

Ama gerçek, gerçektir. Film ise film. Gerçekle film bazen aynıdır, bazen farklıdır. Basit denklemler bunlar.

İşte olması gerekenle olan arasındaki fark gibidir bu da. Uzun vadede ne olacağı hakkında pek bir şey söyleyemezsiniz. Temel seviyede oyun teorisiyle de işi kurtaramazsınız.

Yapabileceğiniz tek şey bakmak, düşünmek, dinlemek ve istemektir. Bunlara ek olarak biraz hayal gücü, biraz da yazmak belki de.

Ne kadar huzurlu, değil mi.

the match.

Yes, maybe I haven't found it yet, but at least there actually is a scene that I'm looking for. The colors are apparent in my head, the background music is ready to play, it's already been playing in my head for many many days. However, the actual "vision" does not match the audio. That's what I'm waiting for. The match.

I know I believe. I know I must believe. I know I must believe until there is no "until".

It's a nice December evening.

22 Aralık 2010 Çarşamba

was ist passiert?

Sana ait sandığın, ama aslında hiçbir zaman "senin" olmamış şeyler. Arkadaşlar. Arkadaşlıklar. Tanışıklıklar. Sevgiler. Hatta nefretler.

Böyle hissetmeyi haklı kılacak ve kılmayacak şeyler arasında o kadar ince bir çizgi var ki, gençlik yılları bu silik çizgiyi konumlandırmaya yönelik alıştırmalarla geçiyor.

Doğruyla yanlışı, gerçekle gerçek olmayanı (yalan ya da hayal denebilir buna, duruma göre), olması gereken ile olmuş olanı ayırt etmek...

Canımız yana yana, kendimizi garip, bazen çelişkide hissede hissede öğreniyoruz.

Bir yandan ise topluluğa karışmak, onun bir parçası olmak; onun içinde çözünmek; aynı zamanda farklı da olmak için can atıyoruz. Burada da çelişiyoruz, çelişkili hissediyoruz.

Bazen insanların yüzlerine bakıyorum, yüz ifadelerinden bir şey çıkarmaya çalışıyorum. Bazılarını az çok anlıyorum ama bazılarında olması gereken şeyleri bulamıyorum. Olması gereken şeyin olması gerektiği konusunda bir sıkıntı yok. Ama çıkan sonuç şaşırtıcı. Çünkü, öyle değil işte. Olması gereken, olması beklenen olmuyor.

İşte o noktadan sonra denecek fazla bir söz de kalmıyor zaten. Bütün olay, House gibi  "Everybody lies" diyip, göreceli mantık sınırları dahilinde devam edebilmekte belki de.

18 Aralık 2010 Cumartesi

un jour par semaine, un jour par mois.

Her ne kadar Fransızca bir başlık atmış olsam da, bu aralar İspanyolca şarkılara takmış vaziyetteyim. Taktığım bu şarkıların olduğu liste:
şeklinde uzayıp, gidebilir. Önerilere açık olduğumu da büyük bir zevkle eklemek isterim.


Her ne kadar soğuğa çıktığımda bu düşüncemden baya pişman olsam da, kış aylarını seviyorum. Çınar ağaçlarından düşmüş turuncu, kuru yaprakların yağmurla beraber kaldırıma yapışmasını, bunun getirdiği manzarayı seviyorum.


Dün tam olarak 10 saat derse girdim. Sabah 07:30da evden çıktım, 08:30da derse girdim, 12.30da dersten çıkıp ödev teslim ettim, yemek yedim. 13.30da tekrar derse girdim, 16.30da dünyanın en sevdiğim hocasının yerine gelen dünyanın en sevdiğim asistanı (işbu cümlede asla "sarcasm" yoktur, asla) bizi azadetti. Apar topar eve gittim (Eskişehir yolundaki trafikten hiç bahsetmiyim), eşyalarımı bıraktım, ayakkabılarımı bile çıkarmadan tekrar evden çıktım, Almanca kursuna gittim. 18.00da ders başladı, 21.15e kadar falan devam etti. Dersten çıktım, otobüse binip eve gittiğimde saat kaçtı bilmiyorum, sanırım 21.45 civarı bir şeydir.


İşin garip yanı dün bütün bu koşturmaca bittiğinde tahmin ettiğimden daha az yorgundum. Nedense bütün gün kendimi daha bir enerjik hissettim, Rusça sınıfında daha çok konuştum, hocayı daha iyi anladım, okul hayatım hakkında daha az şikayet ettim, daha az "of"ladım falan filan. Günün başı güzel gelince, devamı da fena olmadı. Ha saat 23.30 olduğunda benim gözlerim yorgunluktan önüme düşmek üzereydi, o ayrı.


Yine de burada günümü daha az yorucu yapan şeyi çözmek gerek. Her neyse, aynısından daha sık istiyorum.


Başka bir konu. Hani ben ikide birde kendimce "şifreli" yayın yapıyorum ya; uzun dönemli hafızamın gazabına uğrayıp, onların bir kısmını yazdıktan bir süre sonra unutuyorum. Bu da bir itiraf olarak gelsin madem.


E hadi o zaman, biraz da v'leri b, ll'leri y, j'leri de h diye okuyalım. :)

14 Aralık 2010 Salı

quand j'étais petite...

Uykum niye bu kadar çabuk geliyor benim ya...

2-3 gündür göreceli olarak baya huzurlu hissediyorum kendimi; abuk subuk rüyalar az biraz parazit yapsa da (Adana, çekil aradan!) uyuyorum, müzik dinliyorum, eve insani saatlerde geliyorum falan. Bir de güzel güzel yağan kar var tabi.

Aklımın köşelerinden daha insancıl şeyler geçmeye başladı, yine hayatımda kariyer dışında bir şeylerle ilgili düşünmeye başladım.

Fonda House'un Cuddy'e serenatı olduğu iddia edilen bir piyano parçası var; hoşuma gitti. Hugh Laurie şurada yanımda piyano çalsa saatlerce dinleyebilirim bence. Hatta illa Hugh Laurie de olmasına gerek yok o kişinin, herhangi bir insan, adam gibi bir şeyler çaldığında yeterli etkiyi gösterecektir.

Sırada Jeff Buckley abimizden Hallelujah geliyor; House M.D soundtrackleri arasında yerini almış, çok da güzel yapmış.

Kimi zaman değişiklikler güzeldir. 3-4 gündür yağan kar bile hayatımda bir değişiklik yaptı; bakışımı değiştirdi, dinlediğim müzikleri daha anlamlı kıldı.

Galiba gerçekten de değişmeye mahkumuz. Hatta biraz daha derin saçmalamak gerekirse, değişmeye mahkum olduğumuz bile değişebilir. Ama değişiklik güzeldir.

Belki bir ara Fransızca bir şeyler yazmayı deneyebilirim. Sırf zevkine.

Bölüm derslerinden ne kadar nefret ediyorsam, yabancı dillere, psikolojiye, ekonomiye de o kadar sarılasım var. Bir sonraki dönem cost analysis and control'umu alır, mis gibi otururum. Hiç uğraşamayacağım valla.


Neyse, buraya nereden geldim onu da bilmiyorum, fonda hala Jeff'ciğim var ve bunu rezil etmeyi hiç mi hiç düşünmüyorum...


Bu kış mevsimi bana güzel bir şeyler getirecekmiş gibi hissediyorum. Bu mevsimle ilgili güzel bir şeyler hissettiğimi derinde bir yerlerde biliyordum ama ilk defa bu kadar net söyleyebiliyorum; karın beyazlığından, Ankara'nın pisliklerini örtüşünden midir nedendir bilemeyeceğim artık; bende pek bir umut dolu bir hava uyandırdı. Hayatıma ufak da olsa bir değişiklik kattı, hayal gücümü genişletti, güzel müzikleri daha çok dinleyip, onlara daha derin anlamlar yüklememe yardım etti... Sadece görüntüsüyle bile huzur verdi. Arabalar sustu, sokaklar durgunlaştı. Aile babalarıyla beraber homo sapiensler de kapalı mekanların yollarını tuttular. İşte kar tanelerinin oradan oraya uçtuğu zamanlar o zamanlardı.

Hani senenin ilk yeşil eriğini ağzınıza attığınız an vardır ya; onun gibi bir şey işte.


Önemli olan samimiyeti kaybetmemek; ne kendine, ne de başkasına karşı.