20 Mayıs 2010 Perşembe

totally. what is the color of sunshine?

One exact moment in the universe, and it will determine everything. I feel that. I can see the frame. I can see the reflection in the eye. And the sunshine.

I don't want to leave things to the end (It's about "the egg and the door" issue in a Turkish expression - "yumurtanın kapıya dayanması" --- those who speak Turkish, don't tell me it's not "door". I know that. It's not a "chicken translation". We don't usually call it "kapı", right? The place where the egg moves out? OK.). I just need one little exact hint from the universe, then I can do it. Because I believe. I haven't ever ever ever believed in something more than I believe in this.

I just need one wink.

Do I speak too much like Ted Mosby? Toootally. Maybe.

I don't know why I'm writing in English. I think I just want to blether. I used to write things in English, because less people were able to speak it then. However now, more people around me know it. It's not a mystery for me anymore.

I don't have much time left. I have to take action.

What is the color of sunshine? What makes sunset a bright red?

11 Mayıs 2010 Salı

classical conditioning, imagination ve kampüste bir gece yürüyüşü

Diyeceklerim aslında şundan öteye geçmeyecek belki: "Classical conditioning rules. Imagination is everything." Kimseden alıntı değil. Demin dünü düşünürken bir anda aklımdan geçti.

İnanmak istiyorum, sonuna kadar inanmak istiyorum. İstersem inanacağımı biliyorum. Ama inanmam her şey değil, bir yanım mantıklı davranmamı söylüyor ve ben yine kırılmak istemiyorum. Ama o klasik şartlanma o kadar güzel şeyler taşıyor ki aklıma, kanıveriyorum hemen.

Dün gece saat 2'ye doğru kulüp toplantısının arasında hava almak için dışarı çıktım, biraz tek başıma gezdim, Damien Rice'ın Delicate'ini dinledim, odasında oturmuş, derin derin bir şeyler düşünüp gözlerini bir yere diken Gregory House misali ben de gözlerimi ağaçların yapraklarına diktim. Rüzgar yanaklarıma, saçlarıma çarptı. Tertemiz, serin havayı soludum, çiçek kokuları geldi burnuma. İşte o an her şeyin şu an benim gördüğüm gibi olmadığına ve aslında beklediğimden fazlasının olabileceğine inanmak istedim. Tam da bunu istedim. Olasılık kareleri gözümün önünden geçti, o gün algıladığım başka bir şeyle birleşti, bütün oldu, kare oldu, an oldu. Hem nefret ettim, hem delicesine sevdim.

Bir hüzün kapladı içimi, içime çektiğim hava kadar temiz. Aslında belki hüzün de değildir bu duygunun adı, belki olmamalıdır; çünkü içinde bir şekilde insanın kendisini rahat hissetmesine izin veren parçalar da vardır. Canımı yakışı bile dünyanın en tatlı saçmalığı. Hep etrafımda olsa da arada canımı yaksa dedirten.

FA'nın oralardaki banklardan birine oturdum, ellerimi ceplerime soktum, kafamı yukarı doğru kaldırdım. Tam tepemdeki sokak lambasını ve büyükayı takım yıldızını ve o mavi renkli gezegen hangisi ise (venüs olabilitesi yüksek) onu seyrettim. Serin hava yüzüme çarptı, sessizlik de öyle. Derin derin nefes aldım. Bir ara yanımdan biri geçti elinde kitaplarla, yorulmuştu galiba.

Benim için uzun zamandır içinde bulunduğum en huzurlu 5 dakikaydı galiba. Hem hava olarak, hem de düşünce olarak harikaydı. Çünkü inanmak istiyordum.

Hala istiyorum. Bir yandan korkuyorum, bir sonraki sefere kapıların yine kapanmasından korkuyorum. Cesaretli davranmak gerek belki, belki insanın elini taşın altına sokması gerek olabilecekleri görmek için. Kabul ediyorum. Ama şu an öyle bir durumdayım ki, hem elimi taşın altına sokmak, hem de o taştan ve altındakilerden köşe bucak kaçmak için bir sürü sebebim var.

Açık kapatmaya çalışmak dünyanın en budalaca şeyi, olmuyor da öyle bir şey zaten.

Tek istediğim inanabilmek, dün gece dışarıda soluduğum temiz hava kadar net bir şekilde inanabilmek. Onun için de, "ben"in "ben"den kurtulması gerek.

Uykusuzum, yorgunum, kafam tonlarca "spam" ile dolu (bu spam'lere tüm o notu 100'e tamamlamak için verilmiş, anlamsız, aptal ödevler, projeler vs vs dahil) ama aslında odaklanmak istediğim bazı şeyler var. Kampüste gecenin bir körü Delicate ile biraz daha zaman geçirmem gerekiyor. Aklıma ilginç ilginç şeyler geliyor.

Canımı yaksa da seviyorum.

6 Nisan 2010 Salı

être/avoir.

Bazı insanlar vardır ki, canlı, ıslak çayırlar üzerindeki sisli, ama güneşle aydınlanmış, açık pembe-açık sarı-yavruağzı renkteki temiz, ferah öğleden sonra havası gibidirler.

Koskoca dünyanın ufak, gündelik bir parçasıdırlar. Gündelik hayatın gündelik dertleriyle uğraşırlar. Pek çok kişi onların farkında değildir. Çünkü dışarıdan bakıldığında hepsi aynı rutinin içinde aynı birer obje gibi görünmektedir. Böyle bir mekanizmanın içinde, ruhen doymanın yanında, günlük hayatın parçası olarak fiziksel anlamda doymak için de, kalplerinin "büyüklüğüyle" komik bir oranda ters orantılı olan işlerle uğraşırlar. Ama içlerinde öyle büyük güzellikler taşırlar, ve kalpleri öylesine temizdir ki, bu temizlik kendi kalplerinden taşar, taşar, size yansır...

...ya da her şeyin kafanızda oluşturduğunuz imaj gibi olması için umut edersiniz. Elinizde elle tutulur bir sebep olmadığı halde (ki bu durumda elle tutulur bi sebep aramak da komik olacaktır), böyle olduğuna gerçekten inanırsınız. Gerçekten inanırsınız. İnanmamanız için bir sebep yoktur. Ve o kişi kalbinin temizliğiyle sizi hiçbir zaman yanıltmayacaktır.

Böyle insanlar da var hayatta. Ben gördüm.

5 Nisan 2010 Pazartesi

5 nisan. kc. ls.




























Aslında blog yazma fikri pek yoktu kafamda.Öyle kendi kendime şarkı dinleyerek anmayı planlıyordum. Yine de dayanamadım.

5 Nisan'ın geldiğini de fark etmemiştim. Bir anda Facebook'ta gördüğüm bir paylaşımla dank etti.

Evet. Bugün 5 Nisan 2010. Kurt Cobain'in ölümünün üzerinden 16, Layne Staley'in ölümü üzerinden ise 8 yıl geçti.

Biri uyuşturucu etkisi altındayken kafasına kurşun sıktı, ya da böyle olduğu söyleniyor; ama altında yatan başka gerçekler olması da muhtemel diyelim. Diğeri ise aşırı dozdan hayatını kaybetti, cesedi 10 gün sonra çürümekteyken bulundu.

Evet, ölümleri gerçekten korkunç. Ya müzikleri?

Müzikleri, benim hayatım üzerinde hep etkili oldu. Onları hiçbir zaman kendime örnek almadım ama müzikleriyle büyüdüm. Lisedeyken onların müzikleriyle test çözdüm, onların müzikleriyle karlara bata çıka eve gidip geldim. Üniversitedeyim, hala da böyle devam ediyor. Hep bana dokunan, beni etkileyen bir yanı oldu müziklerinin. Bazen sıkıldım, araya zaman girdi ama asla sevmeyi bırakmadım. Hep saygı duydum.

Uyuşturucu. Senden nefret ediyorum. Buna rağmen, bu adamların müziklerine o kadar güveniyorum, o kadar güveniyorum ki; uyuşturucu kullandıkları gerçeğini bile arkaplana atıyorum ve yıllardır dinliyorum.

Her ölüm üzücüdür, ama bazıları gerçekten insanın canını sıkıyor. 27 yaşlarında canlarını uyuşturucu yüzünden vermiş iki müzik dehası. Keşke aramızda olsalardı diyorum, ama tabi ki klişe bir şekilde bunun onları geri getirmediği gerçeği var.

İnsanlar daha dikkatli olmalı, daha sorumlu davranmalı.

Saçmalıyorum tabi ki de şu an. Aslında kafamdakiler bu kadar basmakalıp düşünceler değil. Sadece kelimelere dökmek çok güç, ve ben ne olursa olsun onları bir blogla anmak istiyorum.

Mekanınız cennet olsun Kurt Cobain ve Layne Staley.

Yok, ağlamam ki ben o fotoğraflara bakınca.

susmak.

"Bu dünyanın dedikodusu toz gibidir. Gönül aynasını örter. Sen aklını başına al da, bir zaman için susmayı kendine huy edin." - Mevlâna

29 Mart 2010 Pazartesi

bir mühendisin klavyesinden hayat.

Benim hayatım normal çan eğrisinin iki ucuna fazla yaklaşmadan, ortalarda gezinir. Uç noktalarda dolaşmaktan korumaya çalışırım kendimi.

Fazla dağıtmamaya çalışırım. Fazlaca kesin yargı sahibi olmamaya çalışırım.

Hırslı biri değilim, hiç olmadım. Hırslar insanı ve çevresindekileri yaralıyor, hem de fark etmeden. Hırslı insanların yanında olmak da istemiyorum artık. Onları hayatımdan çıkarmak istiyorum. Kendileri istedikleri eziyetleri yapabilirler kendilerine. Keskin sirke küpüne zarar derler ya hani, küpüne de, her yere de zararı var. Bana olsun istemiyorum.

Önceleri başkalarını alttan almak için çok tahammüllü bir insandım. Şimdi bunu giderek kaybettiğimi hissediyorum. Bir yandan da bunun olması gerektiğini biliyorum, insan her zaman başkalarına karşı süper davranamaz. Bazen de onun alttan alınması gerekir.

Ayrıntılara dikkat edeceğim diye kafamı bir yığın çöple doldurmuşum gibi geliyor şu sıralar. Biraz daha basitlerde gezmem gerekiyor.

Korkmadan, fazla ayrıntılı düşünmeden adım atmak ve sonunda mavi gökyüzü ve yeşil çimler kadar başarılı olmak istiyorum.

Çünkü ayrıntılı adım attığın zaman da kaybolmak, büyük resimden ayrılmak da çok kolay oluyor.

İçimde hala sevgi var, ama o sevginin monotonluktan çıkması için bazı değişiklikler gerek.

A Beautiful Mind (Akıl Oyunları) filminde Alice'in dediği gibi: "I need to believe, that something extraordinary is possible. "

20 Mart 2010 Cumartesi

değişim.

Demin Facebook profilimde paylaştığım şeylerle şöyle bir geçmişe gittim, "iki buçuk ay öncesi"ne falan.

Facebook'u bazıları çok kötülüyor; ama bazen o kadar da işe yarıyor ki.

Kendi kendimin 2.5 ay içindeki değişimimi, hatta onu da bıraktım; 3 gün içindeki değişimimi; hadi değişimi de bıraktım; daha başka pek çok şeyi bana o kadar net gösteriyor ki.

Şöyle bir gerilere gittim sayfada, paylaştıklarımda. Şarkılarda, durumlarda, fotoğraflarda... İki buçuk ay kadar. Ve şimdi, kendi kafamdakilerle paylaştıklarımı birleştirdiğimde, bir günde değişen hayatımın 2.5 aydır nasıl da toparlanıyor ve daha da anlam kazanıyor olduğunu görüyorum.

Gerçekten de, hiçbirimiz aynı kalmıyoruz.

Hem çok güçsüzüz, ama aynı zamanda çok da güçlüyüz. Hem fiziksel olarak, hem de zihinsel olarak.

Allah'ın bize verdiği vücut öylesine güzel bir mekanizma ki... Beni kendisine hayran bırakıyor.

Milyonlarca hücrede çalışan organeller, onların ürettikleri, kopyalananlar, ayrılanlar, birleşenler... O kadar güzel programlanmışlar ki, dış etkenlere karşı yapmaları gereken şeyi "en başından beri" biliyorlardı. Ve yaptılar da. O gözle görülmez, "mikroskop altı" hücreler; hasar gören yeri yeniden sabırla ördüler.

Yaradılışımızda kendi kendimizi tamir edebilmek var.

10 Mart 2010 Çarşamba

e-i-w-y-g-w-y-d-g-w-y-w.

"Experience is what you get when you don't get what you want."
Dan Stanford.

1 Mart 2010 Pazartesi

takılmalar. riiiivaynd.

Bir şarkıyı dinlediğim anda geçmişte o şarkıya takıldığım belirli zamana gidiyorum.

Hayır, gerçekten gidiyorum; o ana dönüyorum, yine o zamanki gibi hissediyorum. Baharsa eğer baharmış gibi hissediyorum, üstüme fermuarlı mavi sweatshirt'ümü giymişsem ve ayaklarımda beyaz converse'ler varsa yine onları giyiyorum, ve MATH112 dersini aldığımız FC binasının önlerinde geziniyorum. Yanımda o zaman yanımda olan arkadaşlarım var, elimde o matematik defterini tutuyorum... O sınavlara çalışmam gerek... Yine aynı şeyle boğuşuyorum... Bir de koku var ama onu anlatamayacağım sanırsam şimdi. Temiz bir koku, taze bir şey, güneşli, canlı. Gelişmeye, güzelleşmeye açık şeylerin habercisi.

Bütün ayrıntılar böyle böyle, anlar halinde, bir an içinde gelip gidiyor. Sonra şarkı yine eski bildik "şarkı" oluyor.

İstediğim zaman da yeniden çağırabiliyorum bu şeyler her neyse. Bunu dedim ya, yine geldi mesela.

Örnek de veriyim bir iki tane, madem.

  • Üçnoktabir - Dediler Ki: Demin anlattığım buydu işte, üniversitenin ilk yılının baharı, FC binası, matematik dersleri, serin esen temiz kokulu rüzgâr, güzel şeylerin habercisi şeyler.
  • Tony Gatlif - Naci en Alamo (Vengo Soundtrack), Cake - Short Skirt, Long Jacket: Vengo'yu hayatımda seyretmedim, bir arkadaşım yollamıştı şarkıyı geçen yaz. Staj yapıyordum o sıralar Doğadan'da. Akşamüstü saat 5'te hava hafiften hafiften kızıllaşmaya başlamışken servise binip çayırların çimenlerin içinden eve doğru yol aldığım zamanlarda bu şarkı oluyordu kulağımda hep. İçli de bir şey ya. Öyle kazındı kaldı işte. Stajda gün içinde bile kafamın içinde bu şarkı dönüp duruyordu bazı zamanlarda. Short Skirt, Long Jacket de keza öyle; konsept bakımından beni iş hayatı konusunda baya gaza getirmişti o zamanlar.
  • Sakin - Hayat albümünün çoğu; özellikle Denek Hayatım, Edepsiz Komedya ve Kırmızı Oda şarkıları: Ne zaman Sıhhiye'deki servis durağının yanından geçen rayları görsem veya o sırada oradan geçen bir trenin sesini duysam direk bu albüm geliyor aklıma; açıp dinlemediğim sürece kendimi tamamlanmış hissetmiyorum.
  • Eddie Vedder - Into the Wild Soundtrack albümü: İki sene önceki Çeşme tatilim. Akşam yemeğinden sonra terasa çıkıp yıldızları seyretme ve düşünme seansları.
  • Alice in Chains - Down in a Hole, Rain When I Die, Nutshell, Rotten Apple, Man in the Box ve daha tonlarcası: Lisede ve üniversitenin ilk yılında çılgınlar gibi dinliyordum bu grubu. O yüzden genelde kendimi ya otobüslerde uyurken, ya da sınıfın en arka ortasındaki sırada test çözerken buluyorum. Karlı, kömür kokulu, ıslak, soğuk bir hava var. Kendi içinde melankolik, hatta biraz da depresif ama kötü değil. İhtiyaç olacak kadar.

Acaba müzik dinleye dinleye kafayı yiyor olabilir miyim?

ıslak toprak kokusu.

Bir önceki kaydı yazdığım dakikalarda biliyordum.

Bilinçli bir bilme hali değildi ama havada iyi bir şeyler olduğu bilinçaltımda yatıyordu. Orada biliyordum. Nitekim güzel şeyler oldu.

Yine Debussy'nin Clair de Lune'ünü dinliyorum, yine aynı ıslak toprak kokusu burnumda.

Bir an için plân yapmaktan vazgeçmeyi gerçekten istiyorum, sadece bodoslama dalış yapmak. Bu gerçekten harika olurdu. Hayatın bilinmezliğine ve insan isteyince o kişiye yol açmasına bir kere daha güvenmek istiyorum.

Şimdi yeniden derin bir nefes alıyoruz ve notaların beynimizin içinde yağmur tanesi gibi düşmesine izin veriyoruz.

Bu aralar kafayı yağmurla nasıl da bozdum, değil mi...

Belki de huzurlu yağan bir yağmuru ya da yağan yağmuru bir yere yetişme kaygısı gütmeden huzurla seyretmeyi özlediğimdendir.

Düm Pınar'la Bilkent'te squash'tan dönerken spor salonundan servis duraklarına doğru yürüyorduk. Harika bir hava vardı; asfalt, yağmur suyuna çarpan güneş ışığıyla parlıyordu, bir yandan sessizlik ve tanelerin sesini duyabilmek... Yolun kenarından akan yağmur suyunun berraklığı bile dikkatimi çekti orada. Arada böyle güzellikler oluyor işte. Bilkent'in en sevdiğim yanlarından biri bu sanırım, haftasonları oldukça huzurlu ve çekilebilir bir yer olabiliyor.

Yolun kenarındaki o berrak su gibi sessizce ama içten içe hareketli bir şekilde akmak istesem...

Akarım.

İstiyorum o zaman.